Romanlar üzerine konuşulurken sık sık karşımıza çıkan bir soru, “özkurgu” kavramı etrafında süren bir tartışma vesilesiyle yeniden gündemde: Yazar kurgunun içinde ne kadar var?
Ben pek çok kez muhatap oldum bu soruyla. Anlaşılır bir durum. Hele ilk romanını otobiyografik öğelerden beslenerek yazdığını gizlemeyen birine mutlaka sorarlar: “Ne kadarı gerçek, ne kadarı kurgu?” Bu sorulara verdiğim standart bir yanıt oldu hep. Söyleyip konuyu kendi açımdan kapatıyordum: “Her roman otobiyografiktir.” Tabii bir açıklamada da bulunuyor ve diyordum ki; “Olaylar ve kişiler gerçek hayattan olsun ya da olmasın, hikâye, romanı yazan kişinin bilincinden çıkmıştır. Yazar metne eğildiğinde gölgesi de üzerine eğilir.”
Hatta bir süre önce Ursula Le Guin’in “Kadınlar Rüyalar Ejderhalar” kitabında düşüncelerime yakın cümlelerle karşılaşmış ve epey de gururlanmıştım. Le Guin kitabın başlarında, kendisiyle röportaj yapmak isteyen gazetecilerin “Bana kendini anlat!” talebini şöyle yanıtladığını söylüyordu: “Anlattım ya işte. Hepsi orada, kitabın içinde. Önemli olan her şey orada. Peki ama sen onları uydurmuştun hani! Evet, ama nereden?”
Bilimkurgu yazarı Le Guin’in, eğer başka bir gezegenden geldiğini iddia etmiyorsa, burada kast ettiği şey açık. Yazarın tümüyle “uydurma” bir hikâye anlatırken de o hikâyenin içinde olduğunu, çünkü hikâyenin yazarın içinden çıktığını söylüyor Le Guin.
Öte yandan Le Guin’in ve benim önermelerimiz “ben bir özkurguyum” diye göğsünü gere gere ortalarda dolaşan metinleri bağlayacak değil. Onlar yazarın dairesinden romanın dairesine ulaşan bir sızıntıdan söz etmiyorlar. Basbayağı diyorlar ki, yazar romanla aynı dairede yaşıyor. Camın kenarındaki berjer onun, köşede gördüğünüz çocukluğundan kalma oyuncak at da öyle. Kitaplarını da şu baba yadigârı çalışma masasında yazıyor zaten, aile fotoğraflarına bakmak isterseniz yandaki dolabın içinde.
Bazılarında isimler bile gerçek halleriyle bırakılıyor. Anılarını, ailesini, çocukluğunu, iç dünyasını anlatıyor yazar. Ama bunu kurmaca bir dünya oluşturarak yapıyor. Yani Le Guin’in kast ettiğinden farklı olarak, yazar, romanın baş kahraman olarak orada; gölgesini değil tüm varlığını koyuyor romanın içine. Kendini anlatmak için yapıyor bunu.
Her ne kadar ilk romanım “Eşik”i kendimi anlatmak amacıyla yazmamış olsam da onu yazarken kendimi “anladığımı” düşünmüştüm. Yazmanın yazarın kendisini anlamasının araçlarından biri olabileceğini de öyle fark etmiştim… Fakat sonra kitap baskıdan çıkıp masama geldiğinde burada anlatılanın benimle hiç ilgisi olmayan biri olduğu duygusuna kapılmıştım. Bence gerçekten de değildi. Yine de “her roman otobiyografiktir”den şaşmayı gerektirecek bir durum yoktu bana göre.
“Gözlerini Kaçırma”yı yazarken ise içeriye doğru bir kazı yapıyordum. Romanı bitirdiğimde pek çok meseleyi de “bitirdiğimden” emindim. Demek ki “ilerlemeyi” sürdürecek, yeni meseleleri yeni romanlarda çözecektim.
Bir süre sonra yeni roman üzerinde çalışırken, önceki kazıda elde ettiğim ganimetleri hazine sandığından çıkarıp okşamak istedim. Fakat bir de ne göreyim, hepsi eskimiş, parlaklığını yitirmişti. Suyun içindeyken rengârenk göründüğü halde dışarı çıkarınca grileşen taşlar gibiydiler.
Avucumdaki gri taşlarla yaşadığım hayal kırıklığı beni epey düşündürdü. O gün bugündür özkurgu diye nitelenen romanların yazarın kendisini anlattığı iddiasına kuşkuyla yaklaşıyorum.
Çünkü Orhan Pamuk’un “Kara Kitap”ında Galip’in “Hiçbirimiz kendimiz olamayız” dedikten sonra sorduğu soruları ben de soruyorum artık: “Herkesin seni bir başkası olarak görebileceğinden hiç kuşkun yok mu senin? Kendin olduğundan o kadar emin misin sen? Eminsen, kendin olduğuna emin olduğun kişinin kim olduğundan emin misin?”

Devrik Cümle, Remzi Kitap Gazetesi, Temmuz 2015

Tagged with →  
Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.