Geçenlerde birkaç dertli arkadaş son moda bir pazar kahvaltısında buluştuk. Şurdan burdan, klasiklerden, modern edebiyattan, işte yeni okumalarımızdan çene çalarken “entelektüel hava”mızı silip süpüren bir soru atıldı ortaya;
“Ya biz edebiyat metinlerini çözümlüyoruz, yazarların her bir cümlesini didikliyoruz, tartışıyoruz ya. Bu irdeleyici tutumumuz otantik okurluğumuzu zedeliyor olabilir mi?”
Masaya bir sessizlik çöktü. Ne yalan söyleyeyim ben de o ilk okumalarımdaki safiyane düşünceleri hatırlayıp duygulandım. Biri sessizliği bozdu; “Aslında haklısın” dedi. “Ben bu soruyu kurmaca yazarlık için de soruyorum. Sonuçta yazarlıkta esas sezgidir. Onca bilgiyi yüklenmek yaratıcılığı da baskılar diye düşünüyorum.”
“Otantik okurluk sendromu” meselesini ortaya atan arkadaşımız devam etti: “Nasıl bu kadar emin olabiliriz, yazarın metnini tam da bizim çözümlediğimiz doğrultuda düşünerek oluşturduğuna…” Sezgici arkadaş katkıda bulundu: “Bence yazarın kendisi de bilemez ki zaten.”
90’lı yıllarda her tartışmada en az bir kere zikredilen bir cümle vardı: “Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmaz!” Tabii içinde tehditkâr bir tavır da barındıran bu sözü dile getiren kişi, “o an itibarıyla” bilgi sahibi olanlar locasındaki yerini garantilemiş oluyordu.
70’lerin sonu 80’lerin başında doğanların anne babaları çocuklarını “Bilgiye saygıda kusur etme!” düsturuyla büyütmüştü. Bu kuşak “ben” demenin ayıp olduğu anlayışıyla yetiştirildiği için, özgüven konusunda da hayli sıkıntılıydı. Öte yandan, benim de dahil olduğum bu kuşağın ilkgençlik yıllarında, bilginin hegamonyası alttan alta sarsılmaya başlamıştı. Seçkinciliğe tepki olarak oluşan bir yeni iktidarın ayak sesleri duyuluyordu.
Bizim kuşak tam bu ara kuşaktı. Yetiştirilirken kulağımıza üflenen ile yaklaşmakta olan iktidarın ayak sesleri birbirine karışıyordu. Hangisini dikkate alacağımızı bilemeden yaşadık ilkgençliğimizi. İlkgençlik demek; edebiyatla, sanatla, siyasetle ilk karşılaşma demek. O kafa karışıklığı içinde gerçekleşen karşılaşmalarımız biraz ikircikli oldu. Bir şey yapmak ile onu bilmek arasındaki ilişkiyi tam ve doğru kuramadık.
2000’lerle birlikte bilginin kibirli iktidarı devrildi. Tüm o alanlarda, bu işlerin “bilgisiz de yapılabileceği” bilgisi pratiğe geçti. O sırada 90’lılar ilkgençliklerini yaşıyordu ve onlar da bizim kuşağın tam aksine yüksek özgüvenle büyütülmüşlerdi. “Ben”de utanılacak bir şey olmadığını ilan ediyorlardı.
He-Man’in göğe doğru kollarını açıp şimşekler çaktırırken söylediği gibi; “Güç onlardaydı artık!” Bu çizgi film 90’larda pek revaçtaydı lakin bizim kuşak için tren kaçmıştı. Biz Clementine’le büyümüştük. Clementine’e karşı He-Man. Hazin bir karşılaşma değil mi?
Onların özgüven ve cesaretlerinin meyvesini Gezi’de sevinerek topladık. Hatta “kimi uzmanlar” sevinçlerine hâkim olamayıp bu kuşağa bir de isim buldular: “Y Kuşağı.” O gün bugündür içimde bir Z Kuşağı beklentisi. Alfabenin de sonuna geldiğimize göre bu son şansımız olabilir. Tarihi kendiyle başlatmadığı gibi bilgiyi de kutsallaştırmayan bir yeni kuşak gelir mi dersiniz?
Kuşaklar üzerine genellemelerle “genellemeci yazarlar kervanı”na katılmamak için konuyu bizim kahvaltıya bağlamak en iyisi.
O tartışma bir sonuca varmadı. Aramızdaki en bilgili arkadaş da topa girmeyince soru ortada kaldı. Oysa bilginin, kuramın, “düşünceli” okurluğun yaratıcılığa katkısı hakkında konferans verecek kadar yetkindi. Hiç değilse edebiyat tarihinden karşılaştırmalı örnekleri sıralayabilirdi; ama yapmadı işte. Döndü; “Şu öve öve bitiremediğiniz otantik köy peynirini uzatır mısın?” dedi.
Uzatmadım. Yani peyniri uzattım da tartışmayı uzatmadım.

Devrik Cümle, Remzi Kitap Gazetesi, Haziran 2015

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.