Bir okurum, yazılarımda “yeni bir şey söylememekle” eleştirmiş beni. “Yeni bir şey söylemek gibi bir kaygım var mı ya da olmalı mı?” diye sordum önce kendime. Ayda en az bir kere “yeni bir fikir” bulabilmek için özel gayret sarf etmek gerekirdi. Diyelim o gayreti gösterdim, bir insan her yeni yazıda yeni bir fikir sunabilir miydi okuruna?

Tabii böyle bir şeye soyunabilmen için oldukça yüksek bir özgüvene sahip olman gerekir. Ne iddia ama! Yani diyorsun ki; “Buraya yazdığım o fikir dünya üzerinde benden önce dile getirilmedi.”

Bu sözün arkasında duracaksan eğer, kendini gün yüzü görmemiş bilgilerle donatman, yeryüzünde ve tarih boyunca o konuda fikir üreten herkesin eserlerini hatmetmiş olman gerekir. Bunu da koy cebe.

Bu denli büyük bir iddiayla başa çıkamayacağımı anlayınca bir daha eleştiriye döndüm. “Belki de” dedim, “ben yanlış anladım, benden her ay yeni bir fikirle gelmemi beklemiyordur da, üslubumdaki bir soruna işaret ediyordur.” Belki okurum, yazılarda öne sürdüğüm tespitleri ilk kez ben dile getiriyormuşum gibi bir eda takındığımı söylemek istemiştir. Yok hayır, zaten kısa olan mektupta şu cümleden fazlası yoktu: “Yazdıklarınız yeni bir şey değil.” Hepsi bu.

Tekrar kendi soruma döndüm: “Bir köşe yazısının ‘yeni şeyler’ söylemek gibi bir kaygısı olmalı mıdır?” Ardından hemen ikinci soru geldi tabii: “Edebiyatın ilgilendiği şey öncelikle metnin ‘ne’ söylediği midir, onu ‘nasıl’ söylediği midir?”

Aklıma dönüp dönüp başvurduğum Adorno’nun “Biçim Olarak Deneme” başlıklı yazısı geldi. Bir kez daha. “Deneme,” der Adorno, “kendi sorumluluk alanının dışarıdan dayatılmasına izin vermez. Bilimsel bir şey üretmek ya da sanatsal bir şey yaratmak yerine, çocuksuluğun esinini yansıtır onun çabası, hiç sıkılmadan, başkalarının çoktan yapmış olduğu şeye tutulur.”

Bak yine “Başkalarının çoktan yapmış olduğu şeye tutulur” cümlesine tutuldum. Yazar milletini buluşturan o hissi hatırladım: Kimselerin anlatmadığı o konuyu bulma arzusu. Bir de tersinden söyleyeyim: Yazacağın temanın daha önce sayısız defa ustalar tarafından işlenmiş olmasından doğan kaygı; “Yahu ben bunu neden yazayım ki? Bu zaten yazıldı!”

Şimdi adını ve yazarını hatırlamadığım ­-bak işte bunun için özür dilerim­- bir roman okumuştum. Kahramanı yaşlı bir yazardı. Ölmeden yazacağı son roman için bir konu arıyordu. Lakin hangisine el atsa hayran olduğu bir usta tarafından o konunun çoktan ezilmiş olduğunu öğrenip bir yenisine saldırıyordu. Sonra bir yenisine. Sonra diğerine…

“Bu romancının yolu yordamı” başlıklı atölyemde katılımcılardan biri “Bu yazdıklarım çok sıradan, sıradan olmayanları da başkaları çoktan yazdı duygusu yaşıyor musunuz hiç?” diye sormuştu.

“Her zaman!” demiştim.

Gerçekten de yazma sürecinde yazar kendi metnine karşı katı bir memnuniyetsizlik hissiyle dolu oluyor. Bu yüzden de yazarların kendilerine sık sık çıkıştıkları görülür. Mesela bunlardan birinde kendisini şöyle azarlıyordur: “Binlerce kez ezilmiş bir konuyu bir kere daha sakız etmeyeydin edebiyat dünyası büyük bir kayıp yaşardı. Aferin sana!”

Kendi kendime ayar verdiğim böyle zamanları da hatırlayınca, okurun eleştirisi karşısında efsunlu olduğumu fark ettim. Bu yüzden daha önce pek çok kez söylenmiş bir sözü yinelemekte sakınca görmüyorum: “Dünya üzerinde söylenmemiş bir söz mü kaldı ki onu ben söyleyeyim?”

Şimdi bakın; konuyu bir yere bağlamadan bitirmekte olduğumun farkındayım. Ama ne de olsa sırtımı Adorno Usta’ya yasladım bari ordan bağlayayım:

“Deneme kendini sona gelmiş hissettiği yerde durur, söyleyecek bir şey kalmadığı yerde değil.”

“Yeni bir şey söylememiş olsam” da bana bu yazıyı yazdıran okuruma ve eleştirisine teşekkür ederim.

Devrik Cümle, Remzi Kitap Gazetesi, Mayıs 2015

Tagged with →  
Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.