Marion Milner “Kendine Ait Bir Hayat” isimli kitabında birbirine zıt görünen iki sözcüğü birleştirerek yeni bir kavram yaratmıştı: “Hamarat Tembellik.” Milner, kitabın sonlarına geldiğinde bu kavramla tanıştırıyordu okuru. İnsanların hayatlarında bazı hedeflere ulaşmasının tek yolunun “sürekli çabalamak mı olduğunu” sorguluyordu önce. Eylem dediğimiz etkinliğin yalnızca dışarıdan görülebilen ve sahibinin her an hareket halinde olmasını gerektiren bir fiil olup olmadığı da başka bir soru olarak beliriyordu kitapta.
Çağımızın vahşi rekabet ortamında işimizi kaybetmemek için büyük ve görünür hareketler sergilemeyi bir zorunluluk olarak algılıyoruz. Sevdiğimiz birini yitirmemek için ona dört elle sarılıyor, onun gözünde vazgeçilmez olmaya çalışıyoruz. “Bir şey yapmak”tan anladığımız, çoğunlukla her an eylem halinde olmak ve hayatın akışına irademizle “yön vermek”. Aksi halde hayat üzerindeki kontrolümüzü kaybettiğimiz duygusuna kapılıyoruz. Kendi dışımızdaki süreçleri kontrol edememek ise, -ki çoğunlukla sonuç bu oluyor- bizi hasta, mutsuz, agresif yapıyor. Fakat ne hikmetse bu sürecin sonunda çoğunlukla kişi istediklerini elde edemiyor. Bazen kovalamadığımız şeyler çok daha kolay düşüyor avuçlarımıza.
Metafizik bir şeyden söz etmiyor yazar. Bu aşırı kovalama halinin, bu hayatı kendi bildiği yola sokma çabasının, insanları hedefleri için yönlendirme arzusunun kişiyi, içsel bir dönüşümden alıkoyduğunu vurguluyor. Son yılların moda deyimiyle “sonuç odaklılık” bizi sandığımız kadar da sonuca yaklaştırmayabiliyor.
Varış çizgisine odaklanarak, daimi bir “gelecek” fikriyle koşup duruyoruz. Bu koşu esnasında nerede ne hata yaptığımızı fark etmenin imkânsızlığıyla da yüzleşemiyoruz.
Milner ise “hamarat tembellik” kavramıyla açıkladığı başka bir seçenek olabileceğini söylüyor okuruna. Eylemsiz bir eylemlilik içinde “şimdi ve burada” olmak. Parkurun dışına çıkmak. Şimdi ve burada ne yaptığınla, ne düşündüğünle ve ne hissettiğinle ilgilenerek “oyalanmak”. Amaçsız ve eylemsiz gibi görünen bu oyalanma halinin içinde gerçek bir çalışkanlık olduğunu vurguluyor yazar.
Milner’ın genel olarak hayatla ilgili yaptığı bu önerisinin yazma eylemi için de büyük bir olanak barındırdığını düşünüyorum. Ursula K. Le Guin’in “Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar” isimli deneme kitabında karşıma çıkan satırları bu düşüncemi kuvvetlendirdi. Şöyle diyor Le Guin: “Ben de defter tutarım; bu defterlere öykü fikirleri yazar, tıpkı kemikmişler gibi onlara homurdanırım, çiğnerim, çoğu kez gömer, sonra kazıp yeniden çıkarırım.”
Tıpkı bir kurt gibi, sezgilerine güvenen bir yazara yakışır şekilde malzemesiyle hamarat bir ilişki içine giriyor Le Guin. Malzemesi ne mi? Düşünceleri. Hayal dünyası. O dünyanın içinde kalıp, tembelce homurdanıyor, kokluyor, çiğniyor malzemesini. Bir kısmını da tükürüyor. Belki daha sonra dönüp bir daha bakacak. Hemen yazmaya kalkışmıyor. “Bir konu bulup o konuda bir roman yazmalıyım, çünkü hayatta bazı hedeflerim var, zaman kaybetmeden işe koyulmalıyım” demiyor. Çünkü o defterin sayfaları içinde kalmayı, onunla haşır neşir olmayı da işten sayıyor. İşi sadece “kitap yazmak” olarak görmüyor. O noktaya gelmeden önce gözle fark edilemeyen bazı hareketlerde bulunmak gerektiğini biliyor. Dahası buna ihtiyaç duyuyor.
Jung’un “hepimizin temelde benzer olduğumuz” tezinden hareketle, sanatçının bu “kolektif bilinç”i keşfedebilmesi için önce içe dönmesi gerektiğini vurguluyor Le Guin ve diyor ki: “yüzünü kalabalıktan kaynağa çevirmelidir: kendi derinlikleriyle, Benlik’in büyük keşfedilmemiş alanlarıyla özdeşleşmelidir.”
İşte kalabalıktan uzakta o derinlemesine dalış esnasında hamarat bir tembellik içinde oluyor sanatçı. Ödülü ise derinlerde bulacağı kemikten başka bir şey değil.

Devrik Cümle, Remzi Kitap Gazetesi, Nisan 2015

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.