HATIRLADIKÇA İNSANA YAKLAŞIYOR

Dönüş yolculuklarının kokusu dahi farklı oluyor. Dolu dolu geçen, on günde beş ayrı şehri kapsayan seyahatlerin sonunda, Gökçeada’dan İstanbul’a doğru tam gaz ilerleyen bir otobüsteyim (6 Mayıs). Şehirlerin içinden geçen bir insan kapsülünde…
Şansıma, otobüsün internet bağlantısı var. Üstelik on gün boyunca dolaştığım mekânlardan daha iyi çekiyor. İmeyllerimi kontrol ettim: Murat, yazını yetiştirebilecek misin, diyor. Bu ayki yazımda, Irmak’ın (Zileli) yayımlanan yeni romanını selamlayacağımı önceden söylemiştim.
Ama seyahatler sırasında yazım için bu kadar az çalışabileceğimi hiç tahmin etmemiştim. Ancak şimdi, otobüsün kaptanının dinlediği arabesk-fantazi-pop sularındaki radyonun sesi ve kızıl topraklardan yemyeşil yükselen ağaçların eşliğinde yazmaya çalışıyorum.

YAZMAMAK İÇİN KENDİSİNİ TUTAN YAZAR
İlk romanı Eşik yayımlandığında, üzerine yazılan yazılardan çok, Irmak’ın verdiği söyleşiler, oralarda söyledikleri, edebiyatla kurduğunu düşündüğüm ilişki hayli ilgimi çekmişti. Eşik’i edinip okumaya başladım.
Bu kadarını hiç beklemiyordum. Bir “ilk roman” olduğunu bilmesem, önceki romanlarını da okumak isterdim. Ne ki, şimdiye kadar Irmak Zileli’den sadece bir roman okuyabildik.
Eşik bittiğinde, Açık Radyo’da o dönem hazırladığım “Matbuat Dünyası” programıma konuk almak istedim, kabul etti. Sonrasında romana dair söylemek istediklerimi kaleme aldım ama bunu romanın esprisine uyarak, yazarına mektup yazarak yaptım. Bir süre böyle mektuplaştık. (Son mektubumu da yanılmıyorsam yine bir otobüs yolculuğunda yazmıştım ona.) Sonra —tabii— bu mektuplaşmalar hızla elektronikleşti. Görüşmelerimiz, ortak dostlarımızla buluşmalar…
Bir gün, Irmak’la buluşmak için tam evden çıkmak üzereyken bir mesaj geldi. Randevuya gelemeyeceğini söylüyor; çünkü uzun zamandır hazırlandığı romanının ilk cümlelerini nihayet yazmaya başlamış. O mod’u kaybetmekten korkuyor. Buluşmamızın iptaline elbette çok sevindim.
Eşik’ten sonra, yazmamak için neredeyse inatla kendisini tutmuştu çünkü Irmak. İlk romanın rüzgârına kapılmamak, aldanmamak için. Yazısıyla kendisi tutarlı, sayılı kalemlerden biri Irmak Zileli.

İKİ BÜYÜK RİSK
Aylar sonra, romanını bitirdiğini söylediğinde onun adına hem içim rahatlamıştı, hem de bir endişe: Acaba bu sefer nasıl?
Daha ikinci romanında, iki büyük riski birden almış: Hem ikinci tekil şahısla yazmış, hem de bölümlere ayrılmayan, yekpare bir metin kaleme almış. Bir metnin akıcılığına darbe indiren iki büyük risk. Böyle olunca, romanın ortalarına doğru huninin ağzı iyice daralıyor elbette. Gecenin ortasında yüreğin daralması gibi. Ama sonrasında yeniden ferahlayıp akmaya devam ediyor.
Gözlerini Kaçırma, korkarım yıllarca dönüp dolaşıp karşısına çıkacak Irmak’ın. Neden “korkarım”? Çünkü öyle bir “hatırlama” dili kurmuş ki, hakkında kolaylıkla “anılarını yazmış belli ki” diyen yazılar çıkabilir. (Belki bu konuda Sibel K. Türker’e danışmak gerekir.)
Üzerine söyleşi yapalım, diye teklif ettiğimde, bu kitap için hiç söyleşi vermemeye kararlı olduğunu söyledi. Romanı okuyan herkesin, yazarın bu kararına hak vereceğini tahmin ediyorum. Ne derece abuk sabuk soruya maruz kalabileceğini tahmin etmek güç sayılmaz…

TÜRKİYE’DE “YAZAR KADIN”
Türkiye’de yazarın cinsiyeti hâlâ bir mesele, bir ayrım malzemesi. Mesela Yaşar Kemal için “en önemli erkek yazarlarımızdan” gibi bir laf edilmezken, Adalet Ağaoğlu için “en önemli kadın yazarlarımızdan” deniyor ve bunu yazan da okuyan da garipsemiyor. Koca koca edebiyat dergilerinde, koca koca edebiyat eleştirmenlerinin yazılarında sıradan bir ifade gibi okunup geçiliyor. (Yeri gelmişken; şairler arasında, “kadın şair” nitelemesini “şair kadın”a dönüştürmek için Betül Dünder’in uzun yıllardır sürdürdüğü mücadeleyi anmadan geçmek olmaz.)
Yazarlığının önünde/öncesinde “kadın”lığının altı çizilen “yazar kadın”larımızın eserlerinde, belki bu nedenle, cinsel sahnelere yer vermesi oldukça nadir. Çünkü böyle bir şey olduğunda, hemen o sahnenin yazarın kendi hayatından bir kesit olduğu önkabulü yerleşiyor. Oysa yazarı erkekse, böyle bir şeyin lafı edilmiyor.
Gözlerini Kaçırma, edebiyatımızdaki bu eksiğin ve ikiyüzlülüğün konuşulması için de bir gündem yaratabilir, umarım. Irmak Zileli’yi, öncelikle cesaretinden ötürü tebrik etmek gerekir. Sonra da bunu Ahmet Altanvari “kullanışlı seks sahneleri”ne gönül düşürmeksizin yaptığı için. Cinselliğin insanın gündelik yaşamındaki imzasına dair fırça darbeleri, romanın önemli akslarından birini oluşturuyor. Çünkü Aile’den bahsedebilmek için cinsellikten bahsetmek gerekir. Ne yazık ki zihinlerimizdeki duvarlar nedeniyle edebiyatımız da Aile’yi leyleklerin getirdiğini zannediyor.

HATALARINDAN ÇEKİNMEYEN BİR METİN
Aldığı riskler ve yazarının cesaretinin yanı sıra, Gözlerini Kaçırma’nın belki de en önemli özelliklerinden biri; genç bir yazarın, daha ikinci romanında kendisine yeniden bir dil kurmayı başarmış ve tehlikelerinden çekinmeksizin metnin kendi sesine teslim olup, peşine düşmüş olmasıdır.
Bütün roman, bilinçakışı tekniğinden çok adeta “hatırlama dili”nde yazılmış. Böylece kurgu içerisinde hataların varlığından çekinmeyen bir metin çıkmış ortaya. Hatalarını da kendi içine dâhil edebilmiş olması, Gözlerini Kaçırma’nın erdemlerinden biri sayılabilir.
Mühendis, hatta bazan müteahhit zihniyetiyle “ayakları yere basan”, “ölçülü”, “reçetesine uygun” metinlerin ortalığı sarmaya başladığı bu dönemde Gözlerini Kaçırma, “topallamak”tan çekinmeyen bir metin olduğu için insana daha çok yaklaşıyor, yakışıyor…
(Otobüs İstanbul’a giriş yaptı. Buralar yine ve hâlâ kürkçü dükkânı kokuyor…)

Mesut Varlık, Taraf Kitap, 9 Mayıs 2014

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.