Hamile olduğumu öğrendiğimde 26 yaşındaydım. Mutluluktan delirecek gibiydim. Bir tanecik olsun hareket hissetmek istiyordum rahmimde. Yaşamın başlangıç noktasıydı orası. Ve içinde yaşam olduğuna göre, hareket de olmalıydı. Oysa henüz mercimek büyüklüğünde ya var ya yoktu oradaki yaşam. Bebeğin babası ne benim kadar heyecanlı ne de benim kadar mutluydu. “Aldıralım bu bebeği” desem herhalde bu sefer de o mutluluktan delirecek gibi olurdu. Ama ben tam aksine, “Yaşam hakkı var bu bebeğin” dedim. Mutluluğumu değil ama doğurma kararımı açıklıyordu bu cümle.

Oğlum doğdu. Hakkı olan yaşamı aldı. Büyümeye başladı. Şimdi 13 yaşında. Ben ise altı ay kadar önce bir ameliyat geçirdim. Yaşamın başlangıç noktasını kopardılar bedenimden. Sanki bir ağaçtım ben ve kökleyip çıkardılar topraktan ama sonra başka bir yere dikmeyi unuttular. Öylece kalakaldım. Benim için bu ameliyatın neden bu kadar önemli olduğunu çok düşündüm. Hep kendimle ilgili sonuçlara vardım. Bir bebek daha istiyordum mesela. Neden? Yıllar önce söylediğim “yaşam hakkı” iddiasında değildim. İstiyordum işte. Kendim için. Oğlumu neden istemiştim? Bir proje gibi mi görmüştüm onu? Oyun hamuru gibi yoğurup şekillendireceğim bir varlık gibi mi? Kendi egomu mu tatmin ediyordum bu şekilde?

O günlere dönüp bunlara cevap vermem imkânsız. Ama başka sorular var aklımda şimdi. İnsan çocuğu için neler yapabilir? Gözünü kırpmadan ölebilir mi mesela? Evet. Peki öldürebilir mi? Büyük olasılıkla. Çocuğunu öldürebilir mi? İyileşmeyen ve çok acı verici bir hastalığı olsa çocuğunun, ötenazi isteyebilir mi?

Hayat hikâyemi anlatma ya da sorularıma cevap bulma niyetiyle yazmıyorum elbette bunları. Bir roman okudum. Hayatım değişmedi. Ama az önce bahsettiğim, topraktan sökülmüş, ölüme terk edilmiş köklerim titredi, kıpırdadı. Irmak Zileli’nin yeni romanı “Gözlerini Kaçırma” beni 13 yıl öncesinden bu zamana uzanan bir yolculuğa çıkardı.

Her şeyden önce şunu söyleyeyim: “Gözlerini Kaçırma” bir kadın romanı. Kahramanının kadın olmasından dolayı değil, baştan sona kadın kokmasından dolayı bir kadın romanı. Kadın romanı derken de bir tür feminist manifestodan, plajda okunacak bir “chick-lit”ten, farklı nesillerden kadınları hülyalara sürükleyecek bir romantizmden bahsetmiyorum. Basbayağı kanlı canlı bir kadın bu roman. İsterseniz isim bile verebilirsiniz. Duygu, Zeynep, Duru, Eylem…

Anne olanları farklı, olmayanları daha da farklı etkileyecek türden bir roman. Irmak Zileli’nin iç hesaplaşması mı bilinmez ama okur için hesap vakti bu roman. Geçmişin kâr-zarar hesabı ya da henüz yazılmamış geleceğin olasılık hesabı.

Romanın kahramanı Didem isimli bir genç kadın. Müthiş bir gözlemci, şahane bir vazgeçen, dik başlı bir kırılgan. Adeta lanetli gibi görünen ama lanetini kendi üreten ve nesiller boyu türeten bir ailenin çocuğu. Akademisyen. Genel geçer “ahlak kuralları”nın ne içinde ne dışında, çoğu zaman tam üzerinde dolaşan bir genç kadın. Çünkü bu kuralları ne kutsuyor ne de kendinden uzaklaştırabiliyor. Vicdanının yol göstericiliğine güveniyor. Ve vicdan, kimsenin onayını ya da dürtüklemesini beklemiyor.

Vicdan demişken, Hicran’dan da söz edelim biraz. Didem’in annesi. Pragmatik bir ahlak-bükücü. Bir başöğretmen. Bir duymazdan gelici. Ama derinlerde, bir intikamcı. İntikamı soğuk yiyici. Öte yandan da pişmanlıktan taşlaşmış bir heykel. Annesi Kamile Hanım’ın hem mirasçısı hem baş düşmanı.

Ve Rüya. “Güzellik”ten başka bir sözcükle anlatamayacağım Rüya.

Romanda erkekler de var elbette. Kimileri karar verici, kimileri uçucu-kaçıcı, kimileri şehvet düşkünü, kimileri temiz aile çocuğu. Ama bu roman onların değil. Bu roman Didem’in.

Didem kim? Didem benim.

Romanlarda başrol her zaman anlatıcıya aittir. Bu anlatıcı kimi zaman olaylara uzaktan bakar, bir gözlemci olarak katılır ve bizi romanın içine taşır ya da taşıyamaz. Kimi zaman da kahramanın ta kendisi anlatıcı olur. O zaman anlatıcı bize kendini tanıtmaya çalışır. Ne hissetti, nasıl tepkiler verdi, ne umdu, ne buldu, neler yaşadı… Bu anlatıcı, dozu iyi ayarlamak zorundadır. Çünkü okurun kendinden kopması o kadar da kolay değildir. Ama bence en zoru, anlatıcının bütün hikâyeyi romanın kahramanına anlatması. Sanki hafızasını kaybetmiş birine, onun geçmişini anlatır gibi… “Sen,” demesi, “şöyle yaptın, bunu düşündün, şuraya gittin.” Ve bu “sen” hitabını her okuduğunuzda şöyle bir titrersiniz: “Acaba bana mı dedi?” Okuru romanın içine çekmek, daha doğrusu okuru kendi romanını yaşamaya yönlendirmek işte bu anlatıcının işi.

Irmak Zileli bu zor anlatım yönetimini bana göre kusursuz bir biçimde uygulamış. Roman boyunca sistem bir kez olsun kırılmıyor. Geçmişe dönüşlerde, içe bakışlarda, gelecek varsayımlarında bile “sen” sözcüğü gücünü ve okurla bağını koruyor. Ve bu bağ her sayfada güçleniyor. Bazı noktalarda anlatıcıya, sanki tam da kendisini anlatmış gibi hak veriyor okur: “Evet, gerçekten de hayat benim belirlediğim koşullarda geçirilen vakitlerin toplamı değil.” Ya da: “Haklısın, mayınlı araziyi arkamda bırakmış bir eşek kadar mutluydum. Bir daha hiçbir mayınla karşılaşmayacağımı düşünecek kadar da aptal. Nereden bildin?”

Kitabı bitirdiğimde biri bana “Didem” diye seslense yadırgamazdım. O kadar Didem olmuştum. Kitaptaki Didem’den daha bile fazla Didem’dim hatta. Çünkü yazarın başlattığı hikâyeyi kendimle tamamlamıştım.

Şimdi buradayım. “Gözlerini Kaçırma”yı anlatmaya çalışıyorum. Artık Didem değilim. Bu yüzden yazının girişinde, kitabı okurken üzerinde durduğum zemini anlatmaya çalıştım. Herkes kendi Didem’ini okuyacak bu kitapta. Ve herkes kendi adına döndüğünde, bir parça değişmiş olacak. Bu değişim iyi midir, kötü mü bilemem. O sizin durduğunuz zemine bağlı. Ama bildiğim bir şey var: Irmak Zileli çok iyi bir romancı. “Eşik”ten geçmiş, tam da gözlerinizin içine bakıyor. Gözlerinizi kaçırmayın.

Elif Tozar, Varlık Dergisi, Mayıs 2014

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.