Kısa öyküler yazan, hem öykülerini, hem kendisini çok sevdiğim bir arkadaşım uzun yıllardır bu öykülerini çekmecesinde saklı tutuyor. Yazıyor ve oraya atıyor; yazıyor, atıyor; yazıyor, atıyor. Ne şanslıyım ki, bir kısmını okuma ayrıcalığına sahip oldum. Her biri özgün ve gerçekten güçlü metinler. Fakat yazarı bir türlü “iyi”yi –belki de “en iyiyi” demeli– yakaladığına inanıp o metinleri okurla buluşturma adımını atmıyor. Herkesin kaleminden ve ağzından çıkan her cümleyi rahatlıkla ortaya dökebildiği çağımızda, “ben oldum” hamlığına kapılmayan bu davranışı olgun bir tutum olarak değerlendirebiliriz. Bir yanıyla öyle gerçekten de. Peki öteki yanıyla?

Geçenlerde şair bir başka arkadaşımdan öğrendim. Cemal Süreya’nın bir sözü varmış, şair ilk kitabını 25’inden önce mutlaka yayınlamalı dermiş. Nedeni üzerine konuştuğumuzda arkadaşım, şairin gençliğin cesaretine ihtiyacı olduğunu söyledi. Özellikle yenilikler yapma cesareti, farklı bir ses olma iddiası için genç olmak gerekiyor.

Sonra bu iki arkadaşımla sohbetimiz üzerine biraz daha düşündüm. Kesişen noktaları olduğunu fark ettim. Biri şairin sözünü tutup yayınlamıştı ilk şiir kitabını, öteki Süreya’nın dediği yaşı çoktan geride bırakmıştı. Yazdıkları üzerinde daha çok çalışması gerekip gerekmediğini sorguluyordu ama o arada çekmeceler dolup taşıyor, zaman içinde kimileri eleniyor, yerini yenileri alıyordu. Bir kaç özel okur dışında kimseyle buluşamadan kaybolup gidenler de oluyordu elbette…

İki konuşma zihnimde birleşince, şunu sordum kendime, yazar metniyle vedalaşmadan ve ondan kopmadan “yeni bir şey” ya da “daha iyi yeni bir şey” yaratabilir mi? Soruyu bir değişiklikle yinelersem; yazarın, metni okurla buluşturma adımını atması, tek başına bu eylemin kendisi; onun kalemini, edebiyatını, entelektüel varlığını ve aslında tüm benliğini nasıl etkiler? Yeni ve daha iyi metinler ortaya çıkması için o etkiye ihtiyacımız yok mu? Buradaki “etki”nin iki boyutu var. Metnin okurla kurduğu ilişkinin yazara yansımaları üzerinden oluşan bir etki ve bu yansımalardan tümüyle bağımsız olarak, sadece ve sadece yazdığını “başkasına” gösterme eyleminin kendisi. O eylem olmadan yazarın yenilenmesinin, dönüşmesinin ve kendini aşmasının imkânı ne kadar var?

Yazarı besleyen tek şey okudukları olmasa gerek. Yazarın entelektüel olarak beslendiği her bir kaynak son derece kıymetli elbette. Ama teorinin yanında başka türlü bir pratiğe de ihtiyaç var: Yapma pratiği. Ama bu pratiğin tamamlanması için, yapılan şeyin çekmecelerden dışarı çıkması gerekiyor, metinlerin yazılmış olması yetmiyor. Bir başka özneye çarpmasına ihtiyaç var. Oradan gelecek “yorumları” duymak, “eleştirileri” dinlemek için değil, o da var ama benim sorduğum başka bir soru: Yapılan “şey”, başkasıyla buluşmadığı sürece gerçekleşmiş sayılabilir mi? Tıpkı bir insanın var olduğunun farkına varması için ötekiyle karşılaşmaya ihtiyaç duyması gibi, metnin ve onun yazarının da bu farkındalığı yaşaması için bu türden bir eyleme ihtiyacı var. Bana öyle geliyor ki, metnin yaratıcısının kendi metinlerini yeniden görebilmesi ve eksiklerini, fazlalıklarını fark edebilmesi için bile bu eylemi gerçekleştirmesi gerekiyor. Benim bu yazıyı bitirdikten sonra, fikrine güvendiğim bir arkadaşıma okuması için gönderdiğim anda, daha o okumadan kusurlarının farkına varacak olmam bunun küçücük bir örneği.

Cemal Süreya’nın sözlerini düşünüyorum yeniden, belki de o eylemi gerçekleştirme cesaretine sahip olduğumuz gençlik yaşları bu yüzden de kıymetli. Bir kez o adım atıldı mı arkası gelecek, çünkü yazar bunun nasıl bir etki olduğunu bizzat yaşayacak. Metinleri okurla buluşturmanın, “çalışmanın”, yazma pratiğinin bir parçası olduğunu yaşayarak fark edecek. Böylece okur da her kitabında daha çok büyüyen, derinleşen, farklılaşan yazarın serüvenine tanık olma şansından mahrum kalmayacak.

Devrik Cümle, Remzi Kitap Gazetesi, Mayıs 2014

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.