Berkin Elvan’ı kaybettiğimiz haberini aldığımda yazmakta olduğum yeni romanın son sayfalarındaydım. Her şey bir anda anlamını yitirmiş gibi geldi. Dünya üzerinde varlığından her zaman haberdar olduğum zalimlik bir anda katbekat artmıştı ve ben bu zalimliğe karşı bir şey yapmak yerine boş bir işle uğraşıyordum. Bu duygunun biraz olsun dinmesi için bir süre bekledim. Sonra tümüyle geçmemiş olmasına rağmen o günkü sayfaları yazdım ve cenazeye gittim.

Esas olarak bu ikinci romanı yazarken farkına vardığım bir durum var. İnsan roman yazarken dış dünyanın “güncel gerçeklerinden” elini eteğini çekme gereksinimi duyabiliyormuş. Kendini yapıtın evrenine hapsediyormuş ve dışarıdan yer yer günışığı sızsa bile yaşanan yoğun bir kapanma oluyormuş. Kuşkusuz kişisel yaşamın zorunluluklarını yerine getiriyor insan; çocuğuyla ilgileniyor, yemek yapıyor, arkadaşıyla kahve içiyor. Fakat günlük hayatı idame ettirme düzeyindeki bu eylemler arasında, güncel siyasete pek yer açamayabiliyor. Uzaktan, çok uzaktan bakan bir izleyici konumunda oluyor. Bazen herkesin konuştuğu bir konudan bile bihaber, ne olmuş diye sorarken yakalayabiliyor kendini. Fakat bir gün 15 yaşında bir çocuğun öldüğü haberi her şeyin ortasına bomba gibi düşebiliyor. İşte o zaman insan aylardır yoğunlaştığı şeyin ne kadar beyhude ve anlamsız olduğu duygusuna kapılıp, öylece kalakalıyor.

Berkin’i uğurladığımız günden birkaç gün sonra bitti roman. Bittikten sonra, ölüm günü hissettiğim o yabancılık geri gelmişti. Bir arkadaşıma, çok kötü bir roman yazmışım gibi hissediyorum, berbat oldu bence dedim. Bu hissinin romanla ilgili olduğunu sanmıyorum, diye yanıtladı. Ülke öyle günler yaşıyordu ki, böyle bir gündemin içinde yazdığım metinden soğumuş ve ben napıyorum demiş olabilirdim.

Haklı olabilirdi. Gerçekten de insan yazdığı roman, özellikle de siyaset gündemiyle ilişkili değilse, ben napıyorum diye kendi kendini sorgulayabilir. Kimileri çareyi yaşananları sıcağı sıcağına edebiyatın konusu haline getirmekte buluyor da olabilir. Mesele edebiyatla sınırlı değil aslında. Sinema yönetmeni rejisör koltuğunda, oyuncu provalarda, ressam tuvalin başında benzer şeyler düşünmüş olabilir ve benzer çarelerin peşine düşebilir.

Bunları düşünürken meseleyi yalınlaştırarak sorma gereği duydum: İnsan nasıl direnir? Bazen sokaklara çıkarız ve protesto hakkımızı kullanırız, bazen bir makale yazarız, bazen ve son yıllarda iyice önem kazandığı üzere, tivit atarız… Bunların hepsi günlük olarak sıcak siyasetin içinde üretilen direnme biçimleri. Güncel siyaseti hayatının daha çok parçası yapmak isteyenler ve bunu tek başına gerçekleştirmenin bir işe yaramayacağını düşünenler örgütlenirler. Böylece bireysel çabalarla sınırlı kalmaz direnmek.

Peki bu direnme biçimleri arasında edebiyatın yeri neresi? Direniş günlerinde yazılan roman ilk bakışta o günlerin sıcağını üzerinde taşımıyor gibi görünebilir. Taşımıyor da olabilir. “Berkin ekmek alırken öldürüldü” cümlesini o kitapta okuyamayabilirsiniz. Yaşanan sıcak gelişmelerin çağrıştırdığı türden zalimliklere karşı direnme çağrısı yapan cümleler de olmayabilir kitabın içinde.

Bunları düşündüm ve şöyle dedim kendi kendime, ama yazmanın kendisi bir direnme biçimi olabilir bazen. Edebiyatın (aslında genel olarak sanatın) rolü de belki güncelin rüzgârına kapılmadan okurunu direnmeye çağırmaktır. Çünkü okumak da bir direnme biçimidir. Bazen kitlesel eylemlerin içinden çıkıp oturursunuz yazı masasına, bazen de bir süreliğine uzaktan bakmak zorunda kalırsınız ama üretmeye devam edersiniz. Yazının başında sözünü ettiğim o anlamsızlık/boşunalık hissi geçici değil de kalıcı olsa ne olurdu diye düşündüm. Anlamsızlık düşüncesinin varacağı tek bir yer olduğunu fark ettim. Her tür direnme eyleminin, ölüm karşısında çaresiz kalacağıydı o da.

Devrik Cümle, Remzi Kitap Gazetesi, Nisan 2014

Tagged with →  
Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.