Kitabı piyasaya çıktıktan sonra yazarın “fazla konuşma”sının yaratabileceği sorunları daha önce de pek çok kez tartışmıştık. Edebiyatçının, piyasa koşulları içerisinde okur ile metin ilişkisine gölge eden unsurlardan birine dönüşmemesi için elinden geleni yapması gerektiğine inandığımı dile getirmiştim. Yazarın metniyle vedalaşması, kitabın temas ettiği her okurun algısıyla özgürce birleşebilmesi için gerekli. Eserin yaratıcısı olarak söylediği her sözcüğün hem metin hem de okur üzerinde bir tür tahakküm oluşturabileceğini bilerek hareket etmeli belki de yazar. Bir annenin çocuğunun bağımsızlaşmasına izin vermesi gibi, o da metnini özgürleştirmek için bir noktadan sonra geri çekilmeyi bilmeli.

Söyleşilerde metne ilişkin açıklamalarda bulunurken bunun dozunu ayarlamak, ayarlayamamak gibi pratik soruların bu tartışma için bir çıkış noktası olduğunu biliyoruz. Peki yazarın, okurun okuma serüvenine müdahil olmasına yol açan tek şey söyleşilerdeki tutumu mu?

Piyasanın pazarlama stratejileri arasında yazarın da kimi zaman çaresiz bırakıldığı oluyor. Kitabınız çıktığında yayınevinin ya da sizin çalıştığınız pr şirketleri, eserin özelliklerine uygun bir pazarlama planı yapıyor. Fakat, özellikle kitabın “işlediği konu” ve meselesi üzerinden şekillenen stratejinin tehlikeli bir boyutu var. Bu boyut da piyasanın ellerinin yazarın saçına, makyajina, giyimine uzandığı anda başlıyor. Belki pazarlamacılar, belki röportajı yapan medya organı yazara da bir şekil vermek istiyor.

Bir önceki romanında farklı bir imajla okur karşısına çıkmış olan yazar, yeni kitabıyla birlikte bir bakıyorsunuz saçlarını boyatmış, gözlüklerini yenilemiş, giyim tarzını değiştirmiş. Yalnızca bu kadarla kalsa bunun kişisel bir tercih olduğunu düşünüp üzerinde durmayabiliriz. Öyle ya insan hep aynı kalmaz bazen sıkılır ve değişiklik yapar. Ama bu tür bir değişimden daha fazlası olduğunu düşündüren şey, bu imajın metnin içeriğiyle uyumlu olması ve fotoğraf karelerinin “konsepti”. Söz konusu strateji yalnızca dış görünüşünüzü değil, kitabınız çıktığında gazetelere vereceğiniz pozları da şekillendirmeyi gerektiriyor. Romanınız kederli bir hikâye mi anlatıyor, poz verirken buna uygun bir yüz ifadesi takınmanız isteniyor. Toplumsal bir trajediyi mi “konu edindiniz”, duruşunuzda matem havası olması öneriliyor.

Bu, her zaman bir şirketin, yayınevinizin ya da medyanın yönlendirmesiyle olacak diye bir şey yok. Yazar da bu atmosferin içinde soluk alıp verdiğine göre artık “normalleşmiş” bu anlayış karşısında gardını düşürebiliyor. İnsanız ve etkileniyoruz, bir sonraki romanda saç rengimi ne yapsam diye düşünürken yakalayabiliriz kendimizi.

Yazarın eserini tanıtan bir reklamcı gibi orda burda durmaksızın konuşmasını eleştirdiğimiz noktada, bırakın entelektüel varlığını, fiziksel varlığıyla metin ile okur arasına girmesinin, onun metnin mankenine dönüşmesi anlamına geldiğini reddedebilir misiniz? Bu imaj çalışması yazarı da nesneleştirdiği gibi, kim kimin promosyonunu yapıyor, metin mi yazarın, yazar mı metnin, sorusuyla kafalar iyice karışıyor.

Bilinçli bir tercihle bu stratejiyi benimseyen yazarlar bir yana, farkında olmadan bunun nesnesi haline gelen edebiyatçılara hatırlatmak gerek belki de, yazarken başka metinlerden etkilenme endişesi duymak yetmiyor. Piyasanın insanı ahtapot gibi saran kolları karşısında onca emek verilen eserin “can güvenliği” için de uyanık olmakta yarar var.

Bu konuda kendi hesabıma beni uyandıranın ilk romanımda yaşadığım kötü deneyim olduğunu da yeri gelmişken belirteyim. “Küçük kız çocuğunun hikâyesini anlatıyorsunuz madem, hadi bir mizansen yapalım,” diyerek, elime tutuşturulan oyuncak ayıyla verdiğim o pozlar ortaokul yıllarında çekilmiş fotoğraflarımdan da daha çok utandırıyor bugün beni.

Devrik Cümle, Remzi Kitap Gazetesi, Mart 2014

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.