“Osmanlı’ya Hem Sevgiyle Hem Eleştirel Baktım”

 

Elif Şafak, “Ustam ve Ben” ismini taşıyan romanında Mimar Sinan, çırağı Cihan ve beyaz fil Çota etrafında gelişen olaylar ekseninde bir Osmanlı panoraması çiziyor. Kitapta Osmanlı kültürü, günlük yaşamı, siyasi atmosfer, mimari gelişmeler anlatılırken, eski ile yeninin, ileri ile gerinin çatışmasını ve bu çatışmada yönetimlerin aldığı tutumları görmek mümkün. Bunun yanında yazar, Mimar Sinan’ın kişiliği üzerinden öğrenme aşkını ve usta-çırak ilişkisinin önemini de anlatıyor. Roman 16. yüzyılda geçiyor ancak Elif Şafak, roman kurgusu gereği kimi olayların tarihlerinde oynamalar yapmış. Bunu hem söyleşilerinde, hem de kitabın sonunda belirten yazar, romanını tarihi bilgi vermek için yazmadığını, romanın roman olarak okunması gerektiğini söylüyor. Elif Şafak, romanını oryantalist olmakla eleştirenlere ise, “kendi tarihimizi yazmayacaksak neyi yazacağız” diyerek karşı çıkıyor.

“‘Ustam ve Ben’, Osmanlı’ya ve 16. yüzyıla esas olarak üç karakterin ilişkileri ekseninde bakan bir roman. Ancak romanın tek bir izleği takip etmekten çok, bir dönemin ve atmosferin panoramasını çizdiğini söylemek gerekir. Bu da meseleyi daraltmaktan çok, genişletiyor. Romanın ‘ana meselesi’ne illaki bağlanmayan ayrıntılar, sahneler, küçük olaylar da anlatıma dahil oluyor. Bu kimi zaman roman sanatı açısından kusur olarak da algılanabilir, postmodern pek çok romanda gördüğümüz örnekte de olduğu gibi özellikle yapılmış da olabilir. Sizin hikâyeye bu tür ayrıntılar katarak kurguyu daraltmak yerine genişletmekteki niyetiniz neydi?”

“Roman sanatının en sevdiğim özelliklerinden biri, hem bireye odaklı hem geniş açılı olabilmesi.  Romanda her şey her şeyle ilintilidir. Hayatta da böyledir ama biz görmeyiz.

Romanda bu bağlar görünürlük kazanır. Kitaplarımda genellikle çok sesli, çok katmanlı dünyalar inşa etmeyi seviyorum. Bu biraz şuna benziyor; ben bir ev kuruyorum, içinde koridorlar, odalar, kocaman bir bahçe… Sonrasını okura bırakıyorum. Okur o ortamda dilediğince gezinir, istediği odalarda daha uzun kalır. O yüzden, bir kitabı bir milyon kişi de okusa, herkesin okuması biriciktir.”

“‘Ustam ve Ben’i okuduktan sonra şunu düşündüm, Osmanlı’nın bir dönem kültürel, siyasal atmosferini anlatan bir roman yazmış Elif Şafak. Ama bir romanın yüzeydeki konusu, genellikle derinlerdeki meseleyi işlemek için bir araçtır gibi geliyor bana. Hatta o romanın meselesi ne kadar derinleşirse ve konu ne kadar önemsizleşirse roman da o kadar evrenselleşir diye düşünüyorum. Buna katılıyor musunuz? Bir de Osmanlı’yı anlatırken hangi temel kavramlarla uğraştığınızı sorsam?”

“Milan Kundera’nın bir sözü var çok sevdiğim. ‘İyi bir roman, yazarından daha akıllıdır her zaman’ diyor. Başlarken ufacık bir fikirle ya da sezgiyle yola çıkarım. Ama tam olarak bilemem nereye uzanacak o hikâye, ne yapacak o karakterler. Ben kendimi yazının akışına bırakarak yazmayı seviyorum. Öte yandan tabii ki temel meseleler var üzerinde durduğum. Mesela bağnazlık ile öğrenme aşkı arasındaki fark çok belirgin kitapta. Egemen tarih anlayışının unuttuğu, dışladığı, ezdiği konuları ve insanları hatırlama gayesi var. Biz genellikle Osmanlıyı ‘insansız’ anlatırız. Sultanlar vezirler dışında bireylerin esamisi okunmaz. Bu romanda bambaşka bir Osmanlı yorumu var.”

“Romanlarda uğraştığınız kavramların iç dünyanızda, kendinizle konuşurken, kafanızı meşgul eden boyutu var mıdır? Yoksa o anda yazılan roman için kafa yorulan, düşünülen, yazdıktan sonra da geride bırakılan bir şey midir romanın meselesi?”

“Ruhumda taşımadığım hiçbir çelişkiyi romana yansıtamam. Anlattığım, ele aldığım her konu, açtığım her tartışma muhakkak ki kendi içimde düşündüğüm, yaşadığım ve önemsediğim konulardır.”

“‘Ustam ve Ben’e oryantalist eleştirisi yapanlar oldu ve siz buna itiraz ettiniz. Osmanlı hakkında yazınca hemen oryantalist diye damgalanıyor diyorsunuz. Peki, sizin bakış açınıza göre, bir romanın oryantalist diye değerlendirilebilmesi için hangi özelliklere sahip olması gerekir?”

“‘Oryantalist’ kelimesini bir süre yedek kulübesine almayı öneriyorum. Zira o kadar çok kullanıldı, o kadar yanlış kullanıldı ki kelime yıprandı, yoruldu. Edward Said’in tek bir kitabını okumadan, Said’e yöneltilen kimi haklı kimi haksız eleştirilerden birini bile takip etmeden, pek çok insan, ‘içinde Doğu geçen her hikâye oryantalisttir’ tutumunu benimsedi. Bu çok saçma bir duruş. Ben bu toprakların evladıyım. Tabii ki bu toprakların tarihini, kültürünü, hikâyelerini yazacağım. Bence oryantalist kelimesi biraz dinlensin. Artık yeni şeyler söylemek lazım.”

“Tarihsel romanların eleştiriye açık bir durumu oluyor. Kavramların doğru kullanımı ya da tarihi gerçekliklere uygunluk gibi ölçütler üzerinden bu romanlar irdelenebiliyor. Siz kendi romanınızda bunlara ne ölçüde dikkat ettiniz, sizin için başat mıydı? Romancının böyle bir sorumluluğu olduğunu düşünüyor musunuz?”

“Türkiye’de romana roman olarak bakmıyoruz bir türlü. Böyle bir pratiğimiz yok. İki sebepten ötürü, birincisi çok fazla roman okuyan bir millet değiliz. İkincisi, Osmanlı’nın son döneminden itibaren pek çok romancı topluma bir şeyler öğretmek için yazmış, yani romanı bir araç olarak kullanmış. Kısacası yazarların da payı var bu durumda. Hal böyle olunca romanların bir hayal ürünü olduğunu unutuyor pek çok insan. Tarihsel bir roman bir tarih kitabı değildir. Yahut belgesel değildir. Hakikatlerden beslenerek kurulmuş bir rüyadır. Amin Maalouf ‘Semarkand’da yarısı hayal yarısı hakikat harika bir roman yazdı. Fransa’da roman geleneği çok güçlü, romanın özerkliği var. Tarihsel roman eleştirilmez mi, tabii eleştirilir. Ama detaylar üzerinden bütünü karalamak, küçümsemek bize özgü haller maalesef. Bir de bazı tarihçiler bu konuda çok tutucu. Tarihi anlatmak yazara mı düştü, diye bakıyorlar. Halbuki Resat Ekrem Koçu’ları çıkarmış bu topraklar. Kemal Tahir’leri çıkarmış. İnsansız bir tarih mümkün değil, ezbercilik ancak. Bizim işimiz insanı anlamak.”

“‘Osmanlı’ya Doğu’dan bakmak istedim, fil Doğu’dan geliyordu’ diyorsunuz bir yerde. Filin Doğu’dan gelmesi dışında, Osmanlı’ya bu bakışınızın romandaki izlekleri nelerdir? Doğu’dan bakınca nasıl bir Osmanlı görünüyor?”

“Osmanlı ile Avrupa’yı karşılaştıran o kadar çok kitap var ki. Peki, Hint diyarından gelince neydi görünen? İki Müslüman imparatorluk arasındaki ilişkiler neydi? Bunları soran çok az eser var. Osmanlı yalıtılmış bir sistem değildi. Çevresiyle ilişki içindeydi. Ticari, diplomatik, siyasi, bilimsel ilişkiler ağı vardı. Bu çoğul ilişkileri görmek lazım. Ben Osmanlı’ya son derece eleştirel bakıyorum. Ama aynı zamanda sevgiyle. Türkiye’de bu ikisi pek yan yana gelmez. Eleştiriyorsanız nefret ediyorsunuz zannedilir. Seviyorsanız eleştiremezsiniz zannedilir. Ne o, ne bu. Sevdiğim şeyler de var, hiç sevmediğim yanları da var. O yüzden söyleyebilirm ki, Osmanlı’ya hem sevgiyle, hem eleştirel baktım. Bu romanda hepsi o kadar aşikâr ki…”

“Romanın ana karakterlerinden biri Mimar Sinan. Ama onu çırağı Cihan’ın gözünden veriyorsunuz. Bir röportajınızda da usta-çırak ilişkilerinin kaybolmasından duyduğunuz endişeyi dile getiriyorsunuz. Kendi kişisel tarihinizde bu ilişkiyi sizin kurabildiğiniz oldu mu? Usta olarak gördükleriniz var mı?”

“Romancılık biraz daha farklı, çünkü tamamen yalnızlıktan beslenen bir sanat. O yüzden bizim ustalarımız bugün hayatta olan ya da olmayan yazarlar ve şairler olabilir. Yani şahsen tanımamız gerekmiyor. Benim için Hüseyin Rahmi Gürpınar, A. H. Tanpınar, Oğuz Atay, Sevgi Soysal, Neyzen Tevfik, Nâzım Hikmet ve Mevlânâ, Halil Cibran, Feridüddin Attar ve Virginia Woolf, Charles Dickens yahut Rabelais…. Her biri ustadır, ustamdır.”

“Bir yerde sanırım Mimar Sinan söylüyor, ‘Zanaatında ustalaşmak isteyen yaptıklarını geride bırakmayı bilmeli. Eserinden ziyadesiyle memnun olursan öğrenmeyi kesersin.’ Sizin memnun olmadığınız bir eseriniz var mı? Ya da memnun olana kadar silbaştan yazdığınız oldu mu? Hatta, yazdığınız ama okurla buluşturmadığınız metinler var mı diye sormak isterim… Mimar Sinan’ın kendi elleriyle yıktığı eserleri gibi…”

“Tabii var. İlk kitabım bir öykü kitabıdır. Ben 23 yaşındayken yayımlandı. Bugün soruyorlar piyasada yok bulamıyoruz, neden yeni baskısı yapılsın istemiyorsunuz, diye. Ama ben kendi edebi miladımı ‘Pinhan’la başlatıyorum. Sesimin olgunlaşması ‘Pinhan’la oldu. O yüzden ilk kitabımı ilk kitabım saymıyorum.”

“Cihan, romanın başında çocuk yaşta. Hayatın tüm evrelerine tanık oluyoruz. Fakat yer yer, yaşını ya da Cihan’ın bilincini aşacak tespitler yaptığını düşündüm okurken. Cihan’a ait olamayacak akıl yürütmeler gibi geldi. Bu benim Cihan’a karşı önyargım mıdır sizce, yoksa bu eleştiriye katılır mısınız?”

“Cihan hızlı büyümek zorunda kalan bir çocuk. O yüzden ben katılmıyorum eleştirinize. Bir yanıyla son derece naif, hatta kırılgan, bir yanıyla kurnazlıkları olan, hatalar yapan, hayatta kalmaya çalışan bir genç adam. En önemlisi hem ‘içeriden’ hem ‘dışarıdan’ bakıyor Osmanlı’ya. İncecik bir ara eşik var. O konum bir sanatçı için çok kıymetli. Ne tam içinde ne tam dışında.”

“Hem masalsı hem gerçekçi bir roman diyorsunuz ‘Ustam ve Ben’ için. Ama tahminim büyülü gerçekçiliği kastetmediğiniz. Burada masal ile gerçeği iç içe hale getiren nedir?”

“Her şeyden evvel dil. Üslup. Anlatım biçimi. Öteden beri Osmanlıca kelimelere sevdalıyım. Benim kitaplarımda eski ile yeni kelimeler buluşur, sırdaştır. Modernlikten yanaysa yeni kelime kullan, muhafazakârsan eski kelime kullan; ben bu tür ayrımları yapay ve zoraki buluyorum. Hem eski hem yeni kelimeleri seveceğiz. Cemil Meriç’in dediği gibi ‘Öyle seveceğiz ki kelimeleri, bize yetecekler.’ Masalsı ve fantastik anlatım ama aynı zamanda eleştirel, gerçekçi, sözünü sakınmayan bir yaklaşım, ikisi de var bu romanda.”

“Kitapta Mimar Sinan, ‘Unutmayın’ diyor, ‘şehirlerin de insanlar gibi bir canı, bir bedeni var. Bu anlamda usulsüzce çakılan her çivi şehrin etine çakılmış gibidir.’ Bu cümleler özellikle Gezi Parkı’ndaki direnişle birlikte daha da çok tartışılmaya başlanan meseleleri aklıma getirdi. Kent ile rant arasındaki savaş da diyebiliriz buna. Mimar Sinan bugün yaşananlara tanık olsa, ne derdi sizce?”

“Evet romanda bugünün dünyasına göndermeler var, haklısınız. Çünkü o dönemde yaşanan tartışmaların pek çoğu aslında bugün de devam ediyor. Aynı çelişkiler, aynı gerilimler. Mimar Sinan bugünün İstanbulu’nu görseydi bence çok üzülürdü. Sinan sadece harika eserler inşa etmekle kalmamış, şehrin güzelliğini ve devamlılığını da hep düşünmüş, gözetmiş. Bir bina kondurmak değil, aynı zamanda o binanın çevreyle, dokuyla, şehirle, tarihle uyum içinde olması… Biz bunları kaybettik.”

“Bir röportajınızda Gezi direnişinde ortaya çıkan mizaha hayran olduğunuzu ve böyle bir mizaha ihtiyacımız olduğunu söylüyorsunuz. Yanlış anlamadıysam edebiyatta ve sanatın her alanında bu ihtiyacı vurguluyorsunuz. Mizah ve ironi Elif Şafak’ın edebiyatında ne kadar yer ediniyor?”

“Mizah ve ironi benim çok kıymet verdiğim hususlar. Romanlarımda, ‘Bit Palas’tan ‘Araf’a, hatta ‘Siyah Süt’e, mizah belirgindir. Ama tepeden bakan, insanlarla alay eden bir mizah değil. İnsanlık durumlarını deşen, yer gelince kendine de gülebilen bir mizah. Ben bunu çok önemsiyorum. Kendine gülemeyen insan, kendine gülemeyen toplumlardan aşırı otoriterlik ve tahakküm çıkar. Faşizmin mizah anlayışı yoktur.”

“Kadın yazarların otosansürü aşamadığını ve cinselliği yazamadığını söylüyorsunuz. Cinselliği yazarken siz kendinizi nasıl hissediyorsunuz? Bu otosansürü tespit ettiğinize göre, kendinizden yola çıktığınızı tahmin ediyorum…”

“Türkiye erkek egemen bir toplum. Her ne kadar edebiyat dünyası farklı gibi görünse de aslında değil. Sanat ve edebiyat ortamları da aynı derece ataerkil, seksist. Genç kadın yazarların, şairlerin, gazetecilerin işi daha zor. Her zaman daha zor. Yaşlandıkça biraz biraz rahatlıyorsunuz. Ben eskisine göre çok daha rahat yazıyorum cinselliği. Benim için kırılma noktası ‘Mahrem’dir aslında. ‘Mahrem’i yazdıktan sonra kendi tabularımı aştım.”

“‘Benim okurlarım her kesimden. Muhafazakâr­lar, Kemalistler, solcular, liberaller, feministler, gençler, orta yaşlılar ve yaşlı kuşaklar… Aleviler, azınlıklar, öğrenciler… Bu çoğulculuk benim çok kıymet verdiğim bir hal’ diyorsunuz. Son zamanlarda okuduğum bir kitapta karşıma çıkan bir alıntıyla bu cümleler tesadüf etti. Ernst Kris diyor ki, ‘Sanatçıların peşinde olduğu şey, çoğunluk tarafından kabul görmek değildir; bazıları tarafından karşılık görmektir.’ Farklı iki yaklaşım çıkıyor ortaya. Kris’in sözleri için ne söylersiniz?”

“İki kelime arasındaki farkı vurgulamak lazım o halde. ‘Çoğulculuk’ ile ‘çoğunluk’ aynı şey değiller. Ben hiçbir yerde ‘kitaplarımın çok okunmasını amaçlıyorum’ gibi bir cümle etmedim. ‘Kitaplarımın toplumun farklı kesimlerinden insanların kalbine ulaşmasını önemsiyorum’ dedim. Bu ikisi tamamen farklı şeyler. Mesele sayılar değil. Mesele hudutları aşmak. Gettoları kırmak. Bizim gibi aşırı kutuplaşmış, camdan gettolara bölünmüş, öfke adalarına ayrılmış bir toplumda çoğulculuk kıymetlidir. Kaybolan bir değerdir. Benim romanlarımın kapısı insan ayrımı yapmaksızın herkese, yani ‘birey’e açık. Kolektif kimliklerin bu kadar ağır bastığı bu ülkede zaten en zoru birey olmak, birey kalmak.”

“Bir roman yazıyorsunuz ve oradaki her göndermenin, imgenin belli bir oranda yer almasına karar veriyorsunuz. Eminim ki her şeyi tartarak bir denge kuruyorsunuz. Ama sonra röportajlar yapılıyor sizinle ve mesela bir yerde diyorsunuz ki, Fil hafızasız bir topluma gönderme. Bu göndermeleri açıklamaktan ya da açıklamak zorunda kalmaktan rahatsız olduğunuz oluyor mu?”

“Doğru, çok haklısınız. Zaten yazar bir yere kadar kendi göndermelerini yorumlayabilir. İyi bir okur, inanıyorum ki bir romanı onun yazarından çok daha iyi kavrayabilir. Öyle okurlar var ki çok daha iyi biliyorlar kitaplarımı. Hatta kitaplar arasındaki geçişlilikleri ve kopmaları. Böyle okurlara edebiyat dünyasının ihtiyacı var.”

 

Remzi Kitap Gazetesi, Şubat 2014

 

Tagged with →  
Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.