İçinde karşıtlık barındırmayan, paradoks içermeyen her önerme içini rahatlatır insanın. Öyle ya, kafa karıştıran sorulardan, sorgulamalardan uzak durmak, huzur getirir. Bir fikrin doğruluğundan emin olunca ferahlar insan. Genellemeler de o yüzden kurtarıcıdır. Nasılsa istisnalar kaideyi bozmaz. Yeter ki, sırtımızı yaslayıp derin soluk alacağımız kaidelerimiz olsun.

Bu kaidelerden biri de “ideolojinin her şeyi belirlediği” cümlesinde inşa olur. İdeoloji öyle bir şeydir ki, yaşamımızın her alanı üzerinde belirleyici bir hüküm gibidir. Bu hüküm sayesinde, bir ressamın resmini, bir romancının romanını, bir şairin şiirini yorumlayabiliriz. Çünkü ressam, romancı ya da şair, sahip olduğu ideolojiye koşut bir eser çıkarır ortaya. Sanatçı sosyalist ise yapıt da biçim ve içeriğiyle sosyalist özellikler taşır. Liberal birinin kaleminden çıkan dizeler de liberal olacaktır mutlaka. Haliyle, eleştirmen de kendi ideolojik tarafına göre yorumlar eseri. İyi/kötü değerlendirmeleri, sanatçının ideolojisi ile eleştirmenin ideolojisi arasındaki uzlaşma ya da çatışmaya bakar. Şu durumda dünya üzerinde bugüne dek üretilmiş yapıtları sanat akımlarına göre değil de, ideolojilere göre sınıflandırmak daha yerinde olur. Hem işimiz kolaylaşır, ayrı bir sanat eleştirisine, sanat tarihçiliğine de gerek kalmaz. Kabaca bir sınıflandırmayla sosyalist, liberal, faşist edebiyat akımlarından söz edebiliriz rahatlıkla.

Sanatçının yapıtları ile ideolojisi arasında hiçbir ilişki olmadığını öne sürenleri bir yana koyalım. Bu yazıda tartışılan ayrışma şu: Demin sözünü ettiklerim, ideolojiyi “belirleyici” konuma yerleştirirken, itiraz edenler sanatçının ideolojisinin eseri belirleyen değil, “etkileyen” olduğunu söylüyor. Burada bir noktaya dikkat: Eserin ideolojisi değil, sanatçının ideolojisi. Bu ikisi her zaman aynı şey olmayabiliyor.

Sanatçının bir aklı ve ideolojisi olduğu gibi, eserinin de kendine ait bir aklı ve ideolojisi olabilir. Yapıtı yaratan akıl, entelektüel faaliyet yürüten, araştırmalar yapan, günlük hayatı idame ettiren akıldan farklıdır çoğu zaman. Sanatçının da henüz farkında olmadıklarını, yüzeye çıkartmadıklarını içinde taşır. Tümüyle sanatçının yaratma sürecinde ortaya çıkan, bilinçdışı bir akıldır o. Bu sayede yapıt, sanatçının da bilmediği koridorlardan geçer, henüz açmadığı kapıların ardına bakar. O kapıların arkasında o ana dek keşfedilmemiş dünyalara, fikirlere, bakış açılarına rastlayabilir. Rastlanılan bu yeni fikirler yapıtın ideolojisini kurarak, sanatçının yüzeydeki ideolojisini pekâlâ aşabilir.

Pek çoğumuzun aklını kurcalayan şu soru da böylece yanıtını bulur: “Salvador Dali faşist olmasına rağmen o şahaserleri nasıl yaratmıştır?” Dali’nin sanatçı görüsü, onun ideolojisini belirleyen entelektüel aklından daha sağduyuludur ve insanlığın dertlerini, yıkımlarını, meselelerini sezmesini sağlamıştır. Eserlerini yaratan işte o sezgidir. Çünkü yapıt “dünya görüşüyle” değil, içgörüyle yaratılır. Eserin ideolojisi de o içgörünün dehlizlerinde yatar. Yaratıcısı asla fark etmeyebilir; günlük hayatın ve siyasetin içinde kendince tutumlar alsa bile, eseri ayrı bir kanalda yolculuğunu sürdürebilir. Bu ikisi bazen örtüşür, bazen örtüşmez.

Soruyu tersinden yeniden kuralım. Nasıl oluyor da insanlığın yararına olduğu için en “ileri” ideoloji sayılan sosyalizmi benimsemiş sanatçıların bazıları hiç de öyle ahım şahım eserler çıkartamıyor ortaya? Resmin, romanın ya da şiirin şaheser niteliğine kavuşması, onu yaratanın iyi niyetli ideolojisine bağlı değil de ondan.

Uzatmaya gerek yok, Balzac’ın, Dostoyevski’nin, Ezra Pound’un ideolojilerini aşan eserler ortaya çıkartmış olmaları, “ideoloji her şeyi belirler” kaidesini zaten bozuyor.

Balzac, Dostoyevski, Ezra Pound ya da Dali istisna sayılacaksa, o başka tabii.

Devrik Cümle, Remzi Kitap Gazetesi, Mart 2013

Tagged with →  
Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.