“Shakespeare yaşasa televizyon işinde olurdu!”

Tamer Karadağlı, pek çok tiyatro oyununda oynamış olsa da, Türkiye’de Çocuklar Duymasın’ın “taş fırın erkeği” Haluk ile evlerimize girdi. Bu öyle bir girişti ki yıllarca çıkmadı. Bir ara kaybolduysa da, artık o “bizden biri”ydi. Ona ayrılmış koltuk boş kalmıştı. Çocuklar Duymasın’ın lokomatifi Tamer Karadağlı’yla hayata bakışından başladık sohbete. Son cümlede geldiğimiz yer aşk oldu. Karadağlı, “hepimiz onu aramıyor muyuz” diyerek, son noktayı koydu.

“Hayata dikiz aynasından bakmamak”tan söz ediyorsunuz bir röportajınızda… Bu sizin hayata bakışınızı özetliyor diyebilir miyiz?

Tabii, çok doğru çünkü, hayat ileri doğru gidiyor, geriye dönüp bakarak, geçmişle hesaplaşmanın doğru bir şey olmadığına inanıyorum. Geçmiş geçmişte kalmalı, önümüze bakmalıyız. Dikiz aynası sadece geçmişi gösterir. Bunu da neredeyse hayatımdaki her konuya uyguluyorum, mesleki konular, özel hayatım…

Bu yaşananlardan sonuç çıkartmamak anlamına mı geliyor peki?

Hayır ama her şeye bir anlam yükleme taraftarı da değilim. Her şeyi sorgulamaya gerek yok. İşime gelen şeyi sorguluyorum, gelmeyeni sorgulamıyorum ama tabii ki yaşadığımız her şeyden dersler çıkartıyoruz. Aynı hataları yapmıyoruz, yeni hatalar yapıyoruz.

Dikiz aynasına bakınca, “bugün” üzerine düşünme şansı yitiriyorsunuz belki.

Tabii, hayaletlerle boğuşmanın anlamı yok. Küçükken annelerimiz babalarımız söylerdi, yahu gözümü açtım kapadım yıllar geçti… Hakikaten öyle oluyor. O yüzden de hayatı doya doya yaşamakta fayda olduğunu düşünüyorum. Geçmişi geçmişte bırakmanın böyle bir anlamı da var. Sürekli ona takılmamak gerek.

Günümüzde aşırı bir mutluluk merakı var. İnsanlar nasıl mutlu olacaklarının formülünü arıyorlar…

Secret! İste gelsin!

Sizin söylediğinizde bu anlayışa karşı da bir şey var sanki?

Tabii ki. Günümüzde stres çok ciddi bir rol oynuyor hayatımızda. İnsanlar hayat gailesine düştü. Bu arada çok fazla sosyalleşme şansınız olmuyor. İnternetin karşısına oturuyoruz bambaşka bir dünyaya giriyoruz. Şimdiki çocuklar bilgisayar karşısında vakit geçiriyor. Biz sokakta oynardık, mahalle çocuğuyduk. Misket oynardık, saklambaç oynardık… Şimdi çocuklar günden güne daha doyumsuz hale geliyor bana göre.

Hayal kurmuyorlar…

Küçük şeylerden mutlu olmamız gerektiğine inanıyorum artık, yaşım ilerledikçe böyle oldu belki… Tabii ki her insanın gönlünde başka aslanlar yatar, hayattan beklentileri çok farklıdır ama ben hayatı çok da fazla zorlamamak gerektiğine inanıyorum. İstediğim gibi yaşamayı tercih ediyorum, bana ne mutluluk veriyorsa onu yapıyorum. Mesela motorsiklet kullanmaktan keyif alıyorum ve onu yapıyorum. Her insan kendisine mutluluk vereni arayıp bulmalı bence. Bu, onun kendi seçimi olmalı.

“Bütün fikirleri değerlendirmek zorunda değilim” diyorsunuz bir röportajınızda. Bir hayat yaşıyoruz ve etraftan bir sürü yorum geliyor, bunları değerlendirmemeyi başarmak özgüven gerektiriyor bana göre. Bunu söyleyebiliyorsanız ve uygulayabiliyorsanız özgüveniniz bir hayli yerinde demektir.

Öyle mi? Bilmiyorum. Bunun insanın yaşıyla ilgili olduğunu düşünüyorum. Bu bakış açısına 25 yaşındayken sahip olmanız çok zor. Hayat size bir şeyler katıyor, ordan çıkardığınız anlamlar sizi şekillendiriyor. Göz önünde bir iş yapıyorsanız eğer zaten eleştiriye açık bir konumdasınızdır. Oynadığınız role, tiyatroya, seslendirmeye, ilişkinize, yaşadığınız hayata, kullandığınız arabaya dönük bir çok yorum olacaktır. İnsanlar beni böyle istiyor, böyle olayım derseniz işiniz bitik. Zaten, insanlar da zamanla sizi olduğunuz gibi kabul etmeyi öğrenir. Her şeye müdahale halinde toplum. Yanımızdaki kişilere de müdahale etmeye başladık. Ne kadar doğrudur bilmiyorum. Tabii ki feyz alıyorum etrafımdan ama biraz esnesem de her şeyi kabul eden bir yapım yoktur.

Çağımızda herkes görünmek istiyor. İzleme ve izlenme çağında izleyenler izlenenlerin hayatı üzerinde söz hakkına sahip oldukları yanılsamasına kapılıyorlar, müdahil oluyorlar adeta. Dolayasıyla bir özgürleşmeden mi söz etmeliyiz, kısıtlanmadan mı?

Bu, bardağın ne tarafından baktığınızla ilgili. Müdahaleye başladığınız zaman her şeyi söyleyebileceğinizi düşünüyorsunuz, ama spot ışıkları size dönmeye başladığı zaman açık hava hapishanesindeymişsiniz gibi oluyor ve insanlar sürekli bir paronoya yaşıyor. Şurada otururken, sizinle kahve içiyorsam fotoğrafım çekilebilir diye tedirgin olabilirim… Bu sağlıklı bir şey mi?

George Orwell’ın 1984 romanında devletti izleyen, gözleyen. Şimdi herkes devlet oldu.

Tabii ki. 48’de yazdığı roman 84 yılını yansıtıyordu ve bir şekilde 84’te aslında gerçek de oldu. Şimdi daha ileri gitti, daha da gider. Çünkü iletişim çağında yaşıyoruz artık. Şu anda siz cep telefonuyla Los Angeles’taki bir arkadaşınızla görüntülü konuşabiliyorsunuz. Bunu 30 sene önce söyleseler mümkün değil derdiniz.

Kötü adam rollerinin daha ilgi çektiğinden söz ediyorsunuz. Kötünün çekiciliği nedir?

Bütün filmlerde seyircinin asıl ilgisini çeken kötü adamdır. İyi’nin bir ilginçliği yoktur çünkü. Renkli olan kötüdür. Hayatta da böyledir zaten. Gazete okuduğumuz zaman, ya da haberleri seyrettiğimiz zaman korkunç bir olay daha büyük ilgi çeker. Bilinmezliktir ilgiyi çeken. Onun peşinde koşuyoruz.

Herkesin içinde bir kötü var tabii bir de.

Tabii hepimizde var, önemli olan onu ehlileştirebilmektir. Zaten hayvansal içgüdülerle hareket ediyoruz, toplum bunu törpülüyor, onun değerlerine göre davranıyoruz. Mental bir nedeni yoksa eğer herkesin kötülük yapmasına yol açan bir şey vardır. Gazetede biri birini öldürmüş diye bir haberin alt metnini okuduğumuzda cinayet işleyenin çocuklarını korumak için silaha davrandığını görebiliriz. Bir sebebi vardır. Salt mental bir bozukluk değilse, toplumsal bir sebep çıkabilir karşımıza.

Zaten oyunculuk da nedenleri sorgulamak değil midir biraz?

Evet tabii… Sadece texi alıp ezberlemek ve sahneye çıkmak değil oyunculuk. Alt metnini araştırırsınız, kelime kelime araştırırsınız, o rolü öyle bir hale getirirsiniz ki sayfalar dolusu bir geçmiş yazarsınız. Meşakkatli bir iştir. Ama televizyondaki oyunculuk için geçerli değil tabii.

Televizyondaki oyunculuk zanaat mi?

Oyunculuk bence zaten sanat değil. Boş bir iş gibi geliyor bana artık. Çok fazla anlamlar çıkartmak garip geliyor. İnsanlık var olduğundan bu yana var. Kabilelerde avını nasıl avladığını hareket ve sesle tarif etmesidir oyun. Bunu şu anda bir anlama büründürmek tuhaf. –sel, -sal ekleri koyarak tanımlamalar yapmak komik geliyor. Ben tiyatro mezunuyum, böyle şeylere de hiç inanmıyorum. Böyle şeylerin hepsi insanın kendini entelektüel göstermek için kurduğu garip cümleler. Bana para veriliyor, ben de o rolü oynuyorum, bu kadar basit.

Yazarlık kısmı? Shakespeare var mesela…

Shakespeare yaşadığı dönemin popüler kültürüne hizmet eden bir insan. Bugün yaşasaydı televizyon yapıyor olurdu. Tiyatro yapıyor olmazdı, para kazanıyor olurdu. Shakespeare bizde yorumlandığı gibi ağdalı bir dille yazmıyor aslında. O zaman halka sesleniyordu. Halk için yazıyordu. Bugün onu kimi gestuslarla belli bir tarza büründürüyoruz. İnsanların ruhuna dokunacak şeyleri bulabilmiş bir adam Shakespeare. Dünyanın en büyük şairlerinden biri ama dediğim gibi aman ben sanata hizmet edeyim, sanat sanat içindir gibi meselelerle meşgul değil.

“Bilinç beni ilgilendirmiyor, bilinçaltı ilgilendiriyor” demişsiniz…

Bir oyuncuyu seyredersiniz, o karakter size inandırıcı gelir ya da gelmez. Bunu da adlandıramayabilirsiniz. Haluk karakteri neden bu kadar sevildi? Jestlerine, vücut diline dikkat edin, insanların bilinçaltına hitap eder. Karşınızdaki insanın samimiyetini bu eleverir. Dersiniz ki elektrik alamadım ya da çok sıcak biri. Benim de oyunculukta yapmaya çalıştığım şey karakterin bilinçaltına inmeye çalışmak ve bunu vücut diline yansıtabilmek… Haluk karakterini devlet tiyatrosu Türkçesiyle ve en güzel ses tonuyla oynasam inandırıcı olmazdı. Haluk karakterinin bilinçaltına girmek gerekiyor, onu çözümlemek için. Yoksa psikiyatrların mesleğine göz dikmiş değilim!

“Aşkın formülü yok; ne aşk, ne değil bilmiyorum” demişsiniz… Bugün bir kavram olarak aşka mı ihtiyacımız var? İçerik olmadığı için mi aşk kelimesini bu kadar sık kullanıyoruz?

Sevilmek ve sevmek istiyoruz, bağlanmak istiyoruz, öbür yarımızı bulmaya çalışıyoruz, bizi kendisinden bile çok seven insanı arıyoruz. Hepimiz öyle değil miyiz? Mükemmel bir ilişkimiz olsun, leb demeden leblebiyi anlasın, birbirimize bakmayalım birlikte aynı yöne bakalım… Dünyada kimse bunu çözememiş. Sadece arayış kısmı hoşumuza gidiyor.

CBRL Dergisi, 2012

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.