BBC’nin teklifine “hayır” diyen ilk kişi: Halit Kıvanç

Halit Kıvanç’ı televizyonun her halinden hatırlarsınız, siyah-beyazı, renklisi, tek kanallısı, çok kanallısı… Beyaz camdan eksilmeyen bir isim varsa o da Halit Kıvanç’tır. Bir bakıma evimizin ferdi gibidir artık. Yarışma programlarının neşeli sunucu, maçların heyecanlı sesi, söyleşilerin esprili röportajcısı ve daha niceleri… 57 yıl geride kalmış, gerisini siz hesap edin artık. Ama o hâlâ ekranlardan gülümsüyor bizlere, çalışmaktan vazgeçmeye de pek niyetli görünmüyor… Halit Kıvanç’la 57 yılı var eden etkenleri konuştuk, bugünlere gelemedik bile, dile kolay karşımızda 86 yıllık bir duayen vardı. Televizyonun gelişini de geleceğini de önceden öngörebilmiş bir duayen…

Sizin gibi usta bir röportajcıyla söyleşi yapmak da kolay iş değil ama bir yerden başlayacağız artık… Sizinle ilgili benim çocukluğumdan bugünlere taşıdığım imaj, on parmağında on marifetiniz olması… Bu marifetleri neye borçlusunuz?

Ben orta halli bir ailenin çocuğuydum. Benden evvel babam bayağı iyi bir tüccarmış. O zaman sigorta migorta falan bugünkü gibi değil. Vapura koyuyorlar malları yolluyorlar. İzmir’e giden bir vapur… Batıyor. Hiçbir şey kurtulmuyor. İçindeki malların dörtte üçü babama ait. Apartımanlar var üç tane. Meşhur Sarıgüzel yangını oluyor ve yanıyor her şey. İşte benim doğumumdan sonraki o dönemde ben orta halli bir ailenin çocuğuyum. Ağabeyler ve ablaların hepsi benim üstüme titriyor. Bilmiyorum neden, annemin, babamın yeni yazı okuması yok, ama eve her gün gazete alınıyor. Bu çok önemli bir şey.

Okumakla çok erken yaşta tanıştınız yani…

Tabii. Ben ilkokula herkesten bir yıl önce gittim. Okul müdüre kayıt için gittiklerinde söylemişler, bu çocuk okuyor. Olur mu canım falan demiş. Gazeteyi uzattı, başlığını gösterdi, hadi oku bakalım. Haberlerin içindeki küçük yazıları okumaya başladım ben. Adamın gözleri açıldı. İkinci sınıfta böyle okuyamıyorlar dedi, derhal kaydediyoruz. Ben 5 yaşındayken gazete okuyan bir çocuktum. Harika çocuk manasında söylemiyorum, varmış ki okutmuşlar.

Bu erken okumanın ne tür yararları oldu sonradan?

Sınıfta mesela hoca bir şey anlatıp sorunuz var mıydı dediğinde benim parmak mutlaka havaya kalkardı. Hocam şurada şu olmuş demiştiniz ama acaba o şundan dolayı mı olmuştu, yoksa bundan mı diye sorular sorardım. Merak… Böyle bir getirisi oldu. Dikkat çektim. Sonra Pertevniyal Lisesi’nde okudum. Çok değişik bir okuldu orası. Çok iyi hocalarımız vardı. Tarihçimiz mesela bizi alır, surlarda falan olayları gözümüzde canlandırarak anlatırdı. Almanca hocamız, savaş dolayısıyla Almanya’dan kaçmıştı ve bize ilk dersten ultimatomu verdi: Türkçe konuşmak yasak! Ve gerçekten bizim okul bitti, mezunlar üniversitede yabancı dil sınavlarına girenlerin hepsi muafiyet kazandı. Bu benim büyük şansım oldu.

Yeteneklerinizi geliştirmenizde eğitimin etkisinin yanında, ailenizin katkısı da var mı?

Mutlaka. Bir kere ailemin çok harika durumda olmaması beni fişekledi. Ben üniversiteye giderken yazı yazıyordum kendi kendime. Benim abim her maça giden ama hiçbir takımı tutmayan biriydi. Ama amcamların evi Fenerbahçe stadının hemen yanındaydı. Onlara gide gele Fenerbahçeli oldum. Okuldan gelirdim hemen o günkü dersleri tekrar ederdim. Benim gibilere inek talebe derlerdi. Ortaokul ikideyken, dediler ki, en yüksek notu tutturan sınıf birincisi sayılacak ve sene sonunda kazanırsa da iftihar listesine konulacak. Milli Eğitim’in çıkardığı iftihar kitabına girecek o kişi. Her sene sınıf birincisi oldum, iftihar kitabına girdim. Üniversiteye kaydoldum. O zaman istediğine gir diyorlar. Dediler ki hukuku bitirirsen her şey olabilirsin. Ben nereden duymuşum, elçiliğin ne olduğunu bilmem, ben büyükelçi olmak istiyorum, hariciyeci olmak istiyorum dedim. Ama iki dil bilmen lazım. Annem okuma yazması yok ama bana Fransızca hocası buluyor, evde ders veriyor adam bana. Ondan sonra üniversitede kurslar var, liselilerin girmesine müsaade edilen kısmına giriyorum, orada İngilizceyi hallediyorum. Yani ben liseyi bitirirken Almancayı çok iyi öğrendim ama İngilizce, Fransızca okumasını da bilen bir çocuktum. Hukuka girdik. Hukuk birincileri kitabı var, ona da sınavda en iyi cevap verenlerin üç tanesi, beş tanesi alınıyor, oraya da girdik. Bunu utanarak söylüyorum ama hakkaten çalışıyordum. Bunlara rağmen bir işe girip çalışmak istedim. Abim basit bir memur ama benim param yeter, ben okumadım sen oku üniversiteyi dedi. Beni o okuttu. Ben de şöyle layık oldum, üniversitede okurken para kazanmaya başladım.

Hem okudunuz hem de çalıştınız mı?

Zevk için yazı yazıyordum kendi kendime. Sonra biri vasıta oldu götürdük, Eşref Şevik ustanın eline geçmiş. Spor dergisinde maç yazıyor herkes. Oyuna Vefa başladı. İlk atını bilmem ne yaptı filan. Fakat ben dedim, kendi kendime mizah yazıyorum. Bir okudular, Eşref Şevik falan şaşırdı. Yazımı verdim, çıkarken bir zarf uzattılar, ilk maaşım! Böylece yazı başına para vermeye başladılar orada. Kısa zaman sonra da 5 liraya çıktı o para. O zaman iki tane mizah dergisi var. Birinin adı Karikatür, ama ondan büyük olan Akbaba, herhalde duydunuz, uzun yıllar ülkenin en büyük mizah dergisiydi ve Yusuf Ziya Ortaç. Bir arkadaşımla birlikte oraya yazılar bıraktık, 15 gün sonra uğrayalım dedik, telefon, adres falan bırakmamıştık. Hemen oradaki sekreter, yahu sizi arıyor Yusuf Ziya Bey dedi. Açtı kapıyı, gel bakayım dedi, alnımdan öptü beni. Sana müjdem var şimdi dedi, seni bekliyorduk! Müsaadeni alalım dedi. Niçin efendim? Yazını dergiye koyalım dedi! Ve Akbaba çıktı! Akbaba’da imzalı bir yazım çıktığı için, Beyazıt’tan eve gidine kadar beş altı gazeteciye uğrayıp, hepsinden bir tane aldım. Öyle ya bir yerden iki tane, üç tane alsam adam niye diye sorar. Hem dedim, bak ne çok satıldı diyecekler bu sayı! Akrabalara falan göstereceğim. İmzalı yazım çıktı, Akbaba yahu! Herkes şaşırdı tabii. Sonra bir spor dergisine yazmaya başladım. Oraya da spor mizahı yazıyorum. O zaman şu espriyi bulmuştum, mesela sebzeci nasıl maç yazısı yazar? Şu pas verdi hıyar gibiydi, top domates gibi yuvarlandı… Espiriler bulmuşum kendime göre. Derginin ortasına bir de karikatür koymaya başlamasınlar mı! Dedim ki kimin karikatürü? Galatasaray Lisesi’nden bir çocuk dediler, öğrenci. Tanıyım ben de, kimmiş dedim. İsmi Abdi İpekçi’ydi! Benim ilk yazdığım mizah yazılarının ortasına karikatür çizen o çocuk Abdi İpekçi’ydi. Sonra hayat bizi birleştirdi, Abdi’yle arkadaş olduk. Abdi asker oldu, Kore’ye gitti. Beraber çalışalım bir gazetede diye konuştuk falan. O gelmeden ben, iki arkadaşla birlikte Türkiye’nin ilk günlük spor gazetesini çıkarttık; Türkiye Spor. Bayağı satıyordu bu.

Üniversite aksamadı mı bu “iş hayatı” içinde?

Aksamadı. Üniversite bir yandan devam ediyor ama ben bir yandan yazı yazar hale geldim ve para da almaya başladım. İki buçuk beş, beş on lira oldu. Üniversiteyi bitirdim, gazetede de çalışıyorum, az da olsa para kazanıyorum. Fakat hakimlik stajı geldi çattı. Bana spor olmak şartıyla gazetede yazabilirsin dediler. Yargıç adayı normalde çalışamaz bir gazetede, yazı yazabilir ama siyasi yazı yazamaz. Yargıçlık kurası çekildi. Siirt’in ilçesi çıktı! Bir köyü ilçe yapmışlar ki, teşkilat kurulabilsin. Devlet hava yollarının haftada iki gün uçağı var, ilk kez uçağa bindim. Yıl 1950. Sabah 9′da bindik akşamüstü 5′te indik. Meğer bizim köy yeni ilçe olduğu için yolu yokmuş. Atla gidebilirsiniz dediler. Veyahut katırla. At çok nazik bir hayvan. Atların çoğu iyi basamadığı için uçurumlardan şağı yuvarlanıyor. O yüzden katırla gitmemi tavsiye ettiler. Katırcı geldi. 13 saat sürdü yol. Yüzde 60-70 Türkçe bilmiyor. O kasabada üç ay hakimlik yaptım. Bütün davaları bitirdim. Daha fazla kalamadım. İstanbul’da da hakimlikten aldığımdan daha fazla para alıyorum yazdığım yazıyla. Dediler ki gel, daha fazlasını da veririz. İstifa ettim geldim, gazeteye başladım.

Hangi gazete?

Abdi İpekçi’yle Milliyet’te… Bu arada gazetede çalışırken, gazetenin toplantıları falan oluyor, Abdi senin ağzın laf yapar diyor beni konuşturuyor. Derken bir iki fikir söyledik, Milliyet kervanı yapalım, gazeteciler halkla konuşsun. Bunun takdimciliğini bana verdiler, böylece takdimcilik mesleğine de başladım.

On parmakta on marifet nasıl olmuş anlıyoruz yavaş yavaş…

Evet, onu anlatıyorum. Uzun yıllar yaptım bu işi. Sonra defile denen şey çıktı, moda defilesi sunmaya başladım. Derken gene bir tesadüf, radyodaki bir program, Orhan Boran sunuyor, 15 günde bir, eğlence programı, onlara bir röportaj yaptım, çok beğendiler. Program müdürü Faruk Yener, ya Halit dedi, sen çok güzel yazı yazıyorsun, bize skeç yazsana. Böylece skeçlerim oynamaya başladı radyoda. Bir de skeçlerin önünde iç spiker kısmı var. İç spiker  konuşuyor, bunu niye başkasına konuşturuyorsun dedi müdür. Senin sesin düzgün, Türkçen de var! Böylece ben konuşmaya başladım. Ama ne kadar güzel tesadüf ki, ilk mikrofon başına geçtiğim stüdyo A stüdyosuydu. İki sene sonra bir isim verildi ona, ortaokuldaki müzik hocam Mesut Cemil’in ismi! Ben ilk kez o stüdyoda çıktım radyoya. Sonra spordan da anlıyorsun, maç spikerliğinde deneyelim seni derken ben spiker oldum. Sabahleyin gazeteye gidip yazımı yazıyorum, çalışıyorum; öğleden sonra maç varsa maç anlatıyorum; geceleyin defile varsa onun sunuculuğu… Derken o hayatın içine girdim. Yaptığım işlerin kitabını da yazmaya başladım. Bütün bunların arasında bir ara BBC işi çıktı. Orhan Boran vasıtasıyla altı aylığına gittim BBC’ye. Burada aldığım maaşın birkaç katı maaşla gittim. Üçüncü ya da dördüncü ayıydı çalışmaya başlamamın, bir şey teklif ettim, Türk talebelerle röportaj yapayım, İngiltere’ye gelmekten memnun musunuz diye. Çok hoşlarına gitti. Bütün yabancı yayın yapan radyolara Mr. Halit Kıvanç’ın buluşu diye yazı geçtiler. Bir de zam yaptılar, beş yıllık da mukavele teklif ettiler. Reddettim. Genel müdür yardımcısı çağırdı. Mr. Kıvanç dedi, herkes BBC’yle çalışmak için can atar, BBC’den gelen teklife hayır diyen ilk kişisiniz. Çünkü dedim, Türkiye’de televizyon başlıyor ben orada olmalıyım. Oluş o oluş. Doğrusunu yaptığımı bugün iyice anlıyorum…

Halit Kıvanç’ın doğru yaptığını kim reddedebilir? Meslek yaşamının 57 yılını geride bırakan Halit Kıvanç, Türk televizyon ve radyo tarihinin de birinci dereceden tanığı. Onunla söyleşimiz, bu tanıklığım küçücük ve kısacık bir kesiti oldu. Ama daha önemlisi, Halit Kıvanç’ın Halit Kıvanç olmadan öncesi, bir tür başarı hikâyesi olarak bir hayli ilgi çekiciydi. Kıvanç, hikâyesini anlatmakta istekliydi ama vakti de bir o kadar dardı. Sözün burasında durdu ve gitmesi gerektiğini söyledi. Biz ama, daha konuşacaklarımız vardı demeye kalmadı, ayaklanmıştı bile. O zaman anladık, marifetler öyle kolay elde edilmiyordu…

 

 

 

 

 

 

 

 

Tagged with →  
Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.