Bu yazı Radikal Kitap eki için yazılmış, ancak Radikal yan yayınlar yönetmeni Cem Erciyes Oya Baydar’la söyleşi yapılacağını “gerekçe” göstererek yazıyı son anda yayılayamayacaklarını bildirmiştir…  

Oya Baydar’ın Sıcak Külleri Kaldı, Erguvan Kapısı romanlarını sevmiştim. Kayıp Söz’le de bir mesele yoktu aramızda. Sonra, Çöplüğün Generali’yle birlikte Oya Baydar’ın okuru olmaktan uzaklaşmaya başladığımı söylemeliyim. Belki benim tersliğim, ama konjonktürel romanları edebiyatın bir parçası gibi göremiyorum. Başka bir projenin ürünü olduğu duygusu beni metinden de, yazardan da soğutuyor. Bu yüzden, artık Oya Baydar okumayacağımı düşünürken “O Muhteşem Hayatınız” çıkageldi. Fakat bu kez arkasına bir “son söz” eklemişti yazar. Orada, “Bu bir Dersim romanı değil” diyordu. Yazarın romanına nokta koyduğu andan itibaren olabildiğince sessiz kalması, okurun okuma serüvenine müdahil olmaması gerektiğini düşünmeme rağmen bu ibare dikkatimi çekti, acaba gerçekten de bir Dersim romanı değil miydi bu? Yine konjonktürel bir roman yazdığı önyargımı kırar umuduyla başladım okumaya. Ama kırılan umut oldu.

Roman, dünyaca ünlü bir opera sanatçısı olan Diva’nın hayatındaki sırlar üzerine kuruluyor. Aslında 2 yaşındayken Dersim’den sağ kurtulan küçük kız çocuğunun orada görev yapan subay tarafından evlat edinildiğini ve özenle büyütüldüğünü daha ilk sayfalarda anlıyoruz. Üç bölümden oluşan roman, üç ayrı anlatıcıya sahip; Diva, kızı Arya ve fotoğraf toplayıcısı. Burada epey bir karışıklık olduğunu belirtelim. İlk bölümde italikle araya giren rüya anlatıları ve ikinci bölümde yine italikle giren, bir süre sonra kaybolan, ne olduğu, kime ait olduğu anlaşılmayan üçüncü tekil anlatımlar, anlatıcı sorunu üzerinde özenle durulmadığını düşündürüyor. Birinci bölümde bir de fotoğraf toplayıcısının günlüğünden parçalar var ki, bu, işi iyice karmaşıklaştırıyor. Başka meseleler öne geçtiği ve yer sıkıntısı nedeniyle, bu yazıda ne yazık ki dil ve üslup sorunlarına, metni gereksiz şekilde uzatan tekrarlara değinmek mümkün olmayacak.

Toplayıcı’nın Diva’ya ulaşması ve elinde ona ait fotoğrafların olduğunu bildirmesiyle başlıyor hikâye. İlk bölümde büyük ölçüde Diva’yı tanıyoruz. İkinci bölümde, Diva’ya ve Dersim’e Arya’nın gözünden bakıyoruz. Arya, Dersim’den bihaber, iki oğlu ve kocasıyla tipik orta sınıf hayatı yaşayan bir müzikolog. Bu bölüm de zaten onun bu “bihaber olma hali” ve bundan ne kadar sorumlu olduğu meselesine odaklanıyor. Yapmayı istediği bir araştırma, biraz da tesadüflerin yardımıyla, onu Dersim’e sürüklüyor.

Üçüncü bölüm ise Toplayıcı’nın gözünden hikâyenin nasıl sonuçlandığını anlatıyor. Bu bölüm romanın en sorunlu bölümü. Çünkü burada Toplayıcı, Oya Baydar’ın mesaj kaygısına kurban gitmiş. Roman karakteri olma özelliğini yitirmiş, bir tipe dönüşmüş, karikatürize olmuş. Nitekim Baydar son sözde bunu da itiraf ediyor, tanıştığı bir “toplayıcı”dan esinlenerek bu karakteri yarattığını söyledikten sonra ekliyor: “Roman kahramanına dönüştürürken onu o kadar kendisi olmaktan çıkarttım ki, saygısızlık olmasın diye adını vermiyorum.” Bence iyi ediyor, çünkü Toplayıcı’nın günümüzde “Dersim katliamı”nın yaşandığını reddeden ve tarihi yeniden yazan siyasetin temsilcisi olarak romana girdiği çok açık. Hayranlık duyduğu Diva’nın Dersimli bir kız çocuğu olmadığını kanıtlamak için delirmişcesine fotoğraf imalatına girişmesi ondan. Kuşkusuz yazar, bir fikri işlemek için karakterlerini karikatürize edebilir, Baydar bunu yapmak istedi belki, ama bunu neden yapmak istediği anlaşılmıyor. Absürd absürd olamıyor, anlamsız oluyor.

Romanda hiç kimse sadece roman kahramanı değil. Subay egemen ideolojiyi (devleti), Toplayıcı günümüzde onu aklamaya çalışan siyaseti, Diva asimile edilmeye çalışılmış Dersimliyi, Arya da köklerinin farkında olmadığı gibi, tarihte neler olduğundan bihaber olan orta sınıfı temsil ediyor. Böyle baktığınızda taşlar yerine oturuyor. Umudu kıran da işte o taşlar.

Hikâye Toplayıcısı…

Romanın sonunda “kimliğimizi oluşturan nedir?” sorusunu sormamızı istiyor yazar. Gerçekten de soruyoruz; Diva’yı büyük opera sanatçısı yapan nedir? Genetik mi, kültürel kodlar mı, eğitim mi? Yazar, en sonunda Diva’nın ağzından “hepsi birden” demeye getiriyor. Ama yukarıda dokunup geçtiğimiz bir nokta var ki, o aslında bize Diva’ya bu muhteşem sesi armağan edenin genetiği ve kültürel kodları olduğunu söylüyor. Öyle ki toprağından 2 yaşında kopmuş olmasına rağmen keman sesleri, Munzur’un havası, suyu, kokusu, dokusu Diva’nın belleğine yer etmiş, kimliğini o bilmeden belirlemiş gibi görünüyor. Romanın ilk sayfasından itibaren yer yer karşımıza çıkan rüya bölümleri, Diva’nın belleğinde iz bırakmış “kökleri”ne ve katliam tanıklığının bilinçaltında hâlâ canlı olduğuna işaret ediyor. Hikâye bu noktada biraz mistik bir havaya bürünürken, inandırıcılığını da yitiriyor. 1938′den kalma fotoğraftaki dedenin kemanından çıkan ezgiyi duyabilmesi roman karakterinin ürpermesine neden olsa da bizde aynı etkiyi yaratmıyor. Diva’nın sesinin “vahşi bir güzelliğe” sahip olduğunu söyleyen Dersimli Cansa, Diva’yı Diva yapanın genleri olduğunu da anlatmış oluyor. Buradaki “gen” vurgusu bilimsel verilerle ilgili değil. Diva’nın “genlerinden” doğan bu vahşi güzellik belli bir coğrafyaya bahşedildiği için olsa gerek, kulağa hayli şoven bir söylem olarak ulaşıyor:

“İnanılmaz bir ses, inanılmaz bir ruh. Konservatuvarların tekdüze klasik müzik eğitimi sesin doğallığını bozar çoğu kez. Büyük sesler vardır, terbiye görmüş, usulüne uygun sestir ama gürül gürül akan bir ırmağın coşkusunu, özgürlüğünü taşımaz. Alanınıza giriyorum, çizmeden yukarı çıkıyorum; annenizin sesinde o vahşi güzellik, özgürlük var. Yıllar süren ağır, gaddar ses eğitiminin, sahne gereklerinin, vahşi rekabetin gemleyemediği özgür bir renk var. Çevresi düzenlenmiş, betonla tahkim edilmiş, zapturapt altına alınmış Avrupa ırmakları karşısında Munzur neyse o.”

Munzur’un kazandırdığı vahşi, işlenmemiş, doğal ses fikri farklı farklı karakterlerin ağzından o kadar sık vurgulanıyor ki, bu cümlelerin yazara ait olduğunu düşünmekten başka çare kalmıyor. Bu kadar çok yinelenmesi de mesajın okura ulaştığından emin olmak isteği olsa gerek. “Vahşi rekabetin gemleyemediği özgür renk”, Cumhuriyet’in tüm çabalarına rağmen “gemleyemediği”, “zapturapt altına alamadığı”, “terbiye edemediği” coğrafyanın sesi aslında. Nasıl Toplayıcı Diva’yı “cumhuriyet çocuğu” olduğu için kutsuyorsa, Oya Baydar da onu Dersimli olduğu için kutsuyor.

Böyle bakınca yazar ile Toplayıcı arasında pek bir fark kalmıyor. Toplayıcı, Diva’nın fotoğraflarına bakarken inanmak istediğine inanıyor ve bu inanca uygun kanıt imal ediyor, Oya Baydar da bunu yapıyor.

Share →