Sibel K. Türker’in yeni romanı “Hayatı Sevme Hastalığı” raflardaki yerini aldı. Romanın konusu iki kadının dost olup hayata dair her konuyu irdelemelerinden oluşuyor. Yetimhanede büyümüş, annesiyle geç yaşta tanışmış ve annesinin ölümüyle onu mavi kazağıyla ölümsüzleştiren baş karakterimiz, güzel sesi sayesinde seslendirme yaparak hayatını sürdürmektedir. Yeni edindiği dostu yani komşusu ise intihara eğilimli bir bankacıdır. Tamamen farklı hayatlardan gelen bu iki kadının dostluğu da hayata dair her konuyu irdelemeleri de oldukça renkli olacaktır. Annesinin ölümüyle mavi kazağın dirilişi esnasında bir de ayrılık acısı çeken baş karakterin ateşli bir hastalığa yakalanmasıyla kapı komşusuyla tanışır ve iki karakterin hayatları kesişir.

Romanın haziran ayında çıkmasının hemen ardından aynı ay içersinde  Radikal Gazetesi Kitap Eki’nde Irmak Zileli’nin kitaba dair eleştirisi ve bir hafta sonrasında ise aynı ekte yazarın (kendi tanımladığı şekliyle) savunusu yayınlandı. Bu bilgiler aklımızın bir köşesinde bulunsun. Takdir edersiniz ki bu şekilde bir olaya konu olan kitabı insan daha da merak ediyor. Ama merakımı dizginleyerek sadece yazılara internet üzerinden ulaşıp bilgisayarın bir kenarında sakladım ve önce kitabı okumaya karar verdim. Genelde tavsiye ile veya elime bu şekilde geçmiş kitapların arka yazılarını da okumayı sevmem. Aynı muameleyi bu kitaba da gösterip kitabı okumaya başladım.

Kitaba başlayınca ilk satırlarda, ilk sayfalarda gerçekten duyarlı ve size bir şeyler anlatmak için emek harcayan ve romanını bunun için oluşturmuş bir yazarla karşı karşıya olduğunuzu anlıyorsunuz. Yazarın üslubunun gerçekten güzel oluşu kitabı daha da sevmeye başlamanıza sebep oluyor. Yer yer nükteli ve o kadar sıradan, çekilmez olan şeyleri bile esprili bir şekilde ifade edişi kitabı daha da güzel kılıyor. Ancak kitapta hissettiğim sıkıntı kitabın kurgusunun ve yazarın anlatmak istediklerinin birleşememesi. Daha doğrusu yazarın anlatmak istediklerinin sarmalanıp olay örgüsü içinde tam olarak eritilememesi. Okurken iki ayrı konu varmış hissine kapılıyorsunuz. Bir olay örgüsü var takip etmeniz gereken. Bir de arada ana karakterin ağzından dökülüveren yazarın anlatmak istedikleri. Açıkçası olay örgüsüyle anlatılmak istenilenlerin kaynaşamamasından bir süre sonra sadece olay örgüsüne odaklandığınızı fark ediyorsunuz. Belki de tam olarak kitabın hakkını veremeden bitirivermiş oluyorsunuz. Sanırım kitabın olay örgüsü kısmının da beklenildiği sonu size vermemesi ve yazarın anlatmak istediklerinin de olay örgüsüyle zaman zaman örtüşememesi sonunda sizi boşluğun kollarına yuvarlayıveriyor. En azından bende oluşan his bu oldu: Boşlukta süzülüvermek. Kitap bende tutunacak, hatırlayacak, “Vay be!” dedirtip düşüncelere sevk edecek hiçbir şey bırakmadı. Kitap bittikten sonra arka kapaktaki yazıyı okuyunca bir kere daha ikaz ediliyordum mesaj ileten bir kitap okuduğuma dair, lakin ben inatla boşluktaydım.

 

Okuyucusuyla Kavuşamayan Kitap

Konusu hiç önemli olmaksızın kitapların vermek istediği bir mesaj vardır bence. Yazmaktaki amaç budur, yazan kişinin bir derdi vardır muhakkak. Hele yazan kişi yayınlamaya karar verdiyse artık dünyaya duyurmak istiyordur derdini. Verdiği mesajın konusu yazara bağlıdır. Burada biz okuyuculara herhangi bir söz düşmez, takdir yazarındır. Ama bu kitapta yazarın vermek istediği mesajı ben bulamadım ve alamadım haliyle. Irmak Zileli’nin de eleştirisi bu tarzda. Ancak yazar kendi savunusunda Zileli’nin bu isteğini “solcu bir kitap” beklemek olarak nitelendiriyor ve kendi hayatından bazı şeyler anlatıyor ve ideolojik öğeler içermeyen kitap yazma kaygısında olduğunu, darbe dönemi edebiyatından sıkıldığından dem vuruyor. O dönem siyasetle ilgilenmeyen ailelerin neler çektiğini anlatmaya çalıştığını ve “anlatılmayacak olanı” anlatma çabasında olduğunu söylüyor. Burada eleştirileri bir kenara bırakıp şunu sormadan edemiyorum: Kitabın ne maksatla yazıldığını anlamayı istemek, konusu ne olursa olsun mesajını bulmaya çalışmak, kitaptan kendine bir şeyler katmaya çalışmak okuyucunun hakkı değil midir? Benim okuyucu olarak beklentim bu.

Olay örgüsü ve anlatılmak istenilenin(mesajın) kitapta tam olarak kaynaşamamasına dair sıkıntıma eleştirilerde yanıt buldum gibi. Kitapta bizzat yazarın ağzından şu cümleye rastlıyoruz: “Böylesine odak noktasının bozulup çarpıtıldığı ve haince yok edildiği anlatılara postmodern anlatılar, diyoruz ve başımıza vura vura belletilen çekiç misali eski odak noktalarını özlüyoruz.” Irmak Zileli de bu cümleye atıfta bulunmuş eleştirisinde. Bu cümle benim de aklımda birtakım şeyler uyandırdı. Belki de yazarın farklı bir amaçla yazmaya çalıştığına dair bir ipucu olabilirdi. Gerçekten de postmodern bir anlatı seçmiş olabilir yazar. Ancak kitapta anlatılmak istenilenle (yazarın derdiyle) olay örgüsü kavuşamamışken böyle bir tarz denendiyse, okurla da kavuşamamış durumda. Anlatılmak istenen okura ulaşamamış oluyor. Ve evvelden de belirttiğim gibi her kitabın bir mesajı vardır ve mesajın konusu önemli değildir. Ama mesaj alınamayan kitap bir sorun teşkil eder bence.  Yazar mesaj vermek istemiyorsa, belli bir derdi yoksa neden yazar? Veya yazsa bile neden yayınlama ihtiyacı duyar? Birilerine ulaşma kaygısı olan birinin hayatla bir derdi de vardır demek ki. Ve bunu biz okuyucularla paylaşmaması haksızlık kanımca.

 

Okuyucusuna 233 Sayfa Fazladan Okutmak

İkinci önemli husus ise yazarın savunusundaki bir cümle. Kitap eleştirisine dahil edilmemesi gerekir belki de ancak biz okuyuculara karşı yazılan ifadenin hoş olmadığı kanısındayım. Birebir aktarıyorum: “Bir roman başlangıç cümlelerinden anlaşılamaz. Bence benim romanım sadece ve sadece 223, 224 ve 225. sayfalardan ibarettir. Fazlasını okuyan herkese buradan teşekkür etmek isterim.”

Madem üç sayfa yazar için önemliydi geri kalan sayfaları neden bizimle paylaştı diye merak etmemek elde değil. “Kitap esasında üç sayfaymış, kandırıldım mı acaba?” diye sormadan edemiyorum. Kaldı ki ben yazarın konusuna ve mesajına karışmıyorsam ve kitabını alıp okuyorsam, kendisinin de benim okuma aşamamda hangi sayfaların kıymetli olup olmadığını bana belirtme hakkı yoktur. Ben belki de ilk sayfada veya kırk beşinci, yetmiş ikinci sayfada keyif alıyorum ve bu sayfalar benim için bir şeyler ifade ediyor. Kitabı yazan bile olsa bende uyandırdığı hislere karışamaz.  Kitap artık kendine ait olmaktan çıkmıştır. Biz okuyucular da mesaj alanlar, alamayanlar, değer biçip biçmeyenler o kitaba dahil olmuşuzdur. Yazar, eğer biz okuyucuları kısıtlamaya çalışıyorsa kitabı yayınlamaması daha yerinde olur kanımca.

 

Deniz Antepoğlu, Aydınlık Kitap, 31 Ağustos 2012

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.