Mesut Varlık

Edebiyatımızdaki yazar-eleştirmen tartışmalarından edindiğim okur deneyiminden hareketle Zileli’nin yazısını okuduktan sonra, Türker’in kısa zamandayanıt yazacağını beklemiştim;ama doğrusu böyle bir yanıt değildi beklediğim. Yaşadığımız bu son edebiyat tartışması üzerinden, açılması gereken bazı konular olduğu kanaatindeyim; bu nedenle tartışmaya dâhil olma ihtiyacı duydum.

Yakın dönemde edebiyatımızda şekillenmekte olan, metinle ve okurla kurulan ‘araçsal’ ilişkinin vardığı noktayı görmemiz açısından son derece ibret verici bulduğum bu tartışmanın önce kendi iç sorunlarına dair notlarımı iletip, ardından da asıl müdahale etmek istediğim, ‘yazarın altın vuruşu’ndan bahsedeceğim.

“Savunma beni anne!”

Türker’in Zileli’nin eleştirilerine cevap yazısını okuduğumda, sokakta oynarken birbiriyle tartışmaya başlayan iki çocuktan birinin annesinin gelip, diğer çocuğa çıkışması sahnesi canlandı zihnimde. Sadece Türkiye’de değil ama burada sanırım daha fazlaca:  Yazarlar metinlerini ortaya koyduktan sonra ondan ayrılmayı başaramıyor. Onun hakkında bir eleştiri yazısı çıktığında, hemen savunmaya geçme refleksini gösteriyorlar.

Türker, yazısına “Bir yazarın kendi kitabı hakkında yazı kaleme alması pek görülmüş şey değildir, etik de değildir aynı zamanda,” diyerek başlıyor. Öncelikle, yazarların kendi kitapları “hakkında” yazmaları çokça görülmüş bir şeydir. (İshak Reyna’nın derlediği Yazarın Kuramı kitabı, bu tür yazılardan sadece küçük bir seçme sunuyor örneğin.)

Üstelik bu yazıların “etik” bir sorun teşkil ettiği de söylenemez. Ama Türker’in yazısı, kendi kitabı “hakkında” değil; kendi kitabını “savunan” bir yazı. (Bkz.: Türker’in yazısının başlığı: “Savunu ya da uzayda mahsur kalma hadisesi”)

“Etik” sorun, tam da bu noktada başlıyor. Bir şeye “dair” konuşmakla, onu “savunmak” bambaşka şeylerdir. “Dair” konuşmada onun yerine mikrofona uzanılmaz, ona “dair” görüşler dile getirilir. Oysa “savunma” onun adına/yerine yapılır ve aklanması için her türlü yola başvurmak mübahtır. Ki Türker de yazısında tam olarak bunu yapıyor.

Edebiyat tarihi, Don Quijote’den bu yana, romanı için yazılan olumsuz eleştirilere yazarların verdiği “savunu” çıkışlarıyla doludur. Zaman içerisinde yazarın da eleştirmenin de söyledikleri unutulup gidebilir. Geriye kalan ise, metnin ta kendisidir: Onu doğuran —kadın ya da erkek— annesinden bağımsız.

O nedenle, kitaplar “raflardaki yerini alır” ve Türker’in dediği gibi “yazarlar” değil, metinler “cenin pozisyonunda bekleyerek […] bir iki ismin —eleştirmenin— kita[p] hakkında neler yazacağını-söyleyeceğini […] bekler”.

Türker’in ifadeleri, çocuğunu hâlâ karnında taşıyormuş gibi davranan bir anneyi işaret ediyor. Çocuğunun mürüvvetini gören bir annenin heyecanı/telaşı olması gerekirken; onun yerine sınava giriyormuş gibi davranan, bu yüzden de başarısız olmasına neden olan bir anne.

Tam da bu anne patolojisine uygun olarak; “Kelebek ömürlüdür kitaplar, okurlarsa —çoğu kez ben de dâhil— balık hafızalı,” diyor. Medyanın hızınıölçü alıyorsak, doğru. Ama edebiyatın içinden konuşuyorsak; yavaş dalgalar halinde de olsa, vaktiyle yaptığı haksızlıkları geri öder ve kendisine katar. Yakın zamanlarda dahi, kıymeti bilinmemiş yazar ve metinlerin sonradan iade-i itibar gördükleri, malum.

Sınıf yok, kalan yok

Türker, Zileli’nin Hayatı Sevme Hastalığı’nı anlamadığını ama bunun da faturasının kendisine çıkacağını düşünerek şöyle diyor:

“Elbette ki eleştiri dünyasında sınıfta kalmak da eleştirmenlere değil, biz yazarlara düşüyor yine. Habire sınıfta kalmaktan bıktık, bu ağır dersleri ne vakit verebileceğiz? / İşte bu durumda kitabımı yalan yanlış eleştirilerden korumak amacıyla bu yazıyı kaleme almak boynumun borcu oldu, lütfen kimse kusura bakmasın.”

Bence bu ifadelerde birden fazla sorun var:

i)                            Türkiye gibi “eleştirmen” kıtlığı yaşanan bir ülkede yazarların neden hâlâ eleştirmenlerden şikayet ettiklerini anlamak çok zor. Neredeyse bütün yazılar olumlu kitap tanıtımları halindeyken, nadiren bir yazar bir kitabın hangi yönlerinde sorunlar gördüğünü dile getirdiğinde de bu tür sert çıkışlarla karşılaşıyor.

Sonra da yazarlar, “Keşke eleştirilsem de ben de kendimi geliştirsem ama yok ki öyle bir eleştirmen,” türünden serzenişlerde bulunuyor röportajlarda. Sonuçta ya eleştirmen “elelştirmek”ten vazgeçiyor yahut hayatta olmayan yazarlar üzerine çalışmaya yöneliyor.

ii)                          Zileli’nin ortaya koyduğu eleştirilerin ardından Türker’in kendisini “sınıfta kalmış” hissetmesi ise ilginç. Her eleştiri yazısı, yazarın geçmesi gereken bir ders midir? Niçin? Tam da bu anlayış zaten, Türkiye’deki —pek de ahım şahım olmayan— eleştiri dünyasını, ezici çoğunlukta “parlak” tanıtım yazıları vasatında tutmanın yolunu ördü.

iii)                        Son cümledeki “Kimse kusura bakmasın, ben yavrumu sokakta mı buldum?” tınısını taşıyan ifadenin “anaç”lık sorunundan ise yukarıda bahsetmiştim. Bu anlayış, yazı boyunca kendisini gösteriyor, hemen ardından şu cümle geliyor örneğin:

“Eleştiri, eleştirmenlere analarının ak sütü gibi helalse, benim onca emek verdiğim kitabımı koruma isteğim de helal sayılmalı.”

Olumsuz eleştirilere hep yazarlar yanıt verdiği için (yazarı konuştuktan sonra, başka bir eleştirmenin o metni savunması —öyle olmadığı halde— abes görüldüğü için), Türkiye’de eleştirmenlerin tartışmasına, dolayısıyla eleştiri kurumunun gelişmesine pek yer kalmıyor.

İroni, mizah, derken… 12 Eylül?

Zileli “Havada asılı kalma hali” başlıklı yazısına ironi ve mizah kavramlarının birbirine karıştırılmasından hareketle “dilin nüanslara çok şey borçlu olduğunu, kavramların o nüanslar sayesinde birbirinden bağımsızlaşarak kendilerine ait bir hayat sürdüklerini düşünüyorum. Hatta bu sayede ironinin de, gülmecenin de, eleştirinin de, hakkını verebileceğimize inanıyorum,” diyerek, Türker’in dilinin —genel yargının aksine— ironik değil, mizahi olduğunu iddia ederek başlıyordu yazısına:

“Türker’in kesinlikle çok keskin bir mizah anlayışı var. Yer yer ironiye el salladığını kabul ederim. Ama zekice yapılan her mizahı ‘ironi’ sanmaya da itiraz ederim.”

Zileli’nin bu görüşüne net bir şekilde karşı çıkan Türker, yazısını birdenbire başka bir yöne çekiyor: “Ben 12 Eylül’de ne yapıyordum?” Buradan itibaren “eleştiriler”in odağından tamamen savrulmuş oluyoruz.

Zileli’nin yazısında bu konuya dair herhangi bir ifade —normal olarak— bulunmuyor. Ama Türker, Zileli’nin eleştirisine, bu kez de Zileli’nin Eşik romanı üzerinden yanıt veriyor. Hatta roman üzerinden de değil, Zileli’nin biyografisi üzerinden: “İsim yapmış bir aileye mensup değilim, siyasetten çekenler oldu bu ailede ama onların maceralarını yazma heveslisi de değilim,” diyerek devam ediyor.

Türker’in Hayatı Sevme Hastalığı romanı üzerine bir eleştiri yazısı kaleme alan Zileli’ye elinden/aklına gelen her taraftan çıkışıyor olması, son zamanlarda gördüğüm en ibretlik metin haline getirdi yazısını.

Böylece çocuğuna nefes aldırmayan, onun arkadaşıyla tartışan “anne”, bu kez de karşıdaki çocuğun annelik vasfıyla tartışmaya girmiş oluyor. 12 Eylül dönemi üzerine roman yazmayı “ergen aptallıklar” olarak gördüğünü düşündürecek ifadelerin olmasını ise yazıyı yetiştirmesinin hızına bağlamayı tercih ediyorum.

Sonra yeniden mizah konusuna dönüyor; daha doğrusu “mizah”a değil, “komedi”ye. Zira Zileli, Türker’in dilindeki mizah öğesinden bahsederken, Türker “Komik olmayı hiç düşlemedim,” diyerek karşı çıkıyor. Kavramların iyice birbirine girdiği ortada.

Üstelik kitabın arka kapak yazısında da romanın “son derece kıvrak, esprili ve ritmik bir dil”i olduğu özellikle belirtiliyor. Hemen ardından da “Nedir gülünç olan? Ayda’nın yetimhane günleri mi, Şükran’ın yoksulluğu, …” denerek düpedüz konu başka bir noktaya çekiliyor.

Zira romanı ve Zileli’nin yazısını okuyan herkesin fark edeceği gibi, Zileli’nin “mizah öğesi”ni işaret ederken dayanaklarının bunlar değil deörneğin; Ayda’nın, bankacı arkadaşı Neşe yahut bardaki arkadaşlarıyla olan diyalogları ve onlarla yaşadıklarına getirdiği kimi yorumlar olduğunu anlamıştır.

Üstelik devamındaki şu cümle:

“Bunlar mı gülünç, yoksa var olanı hafife almaya çalışarak —bütün çileli kadınlar bunu yapar— yaşamaya çalışmak mı? Bunda bir ideoloji yoksa ben bir şey bilmiyorum.”

Burada Türker’in “ideoloji”yi hangi anlamda ve bağlamda kullandığını açıklaması gerekiyor sanırım; zira ciddi anlamda “havada asılı duran” bir ifade bu.

Bir parantez açıp, bu noktada bir notumu daha eklemeliyim: Son yaptığım alıntıdaki “çileli kadınlar” ifadesinin altını çizmek isterim. Zira Türker, acıları “hafife almayı” denemediğimiz takdirde “edebiyatımız[ın] acıdan ölece”ğini söylerken; bir yandan da kendi anlattıklarının “zehir gibi acı hadiseler” olduğunu söylüyor: “komik olan da acı olan kadar tehlikelidir,” diyerek üstelik.

Bu son iki “ideoloji” ve “acı” notlarımın da ancak bir “savunma” metninde normal karşılanabilecek tutarsızlık ve çarpıtma yöntemlerinin kullanılmasından değil; yazıyı yetiştirmenin hızına kurban giden ama açıklanmaya muhtaç görüşler olduğunu düşünmek isterim.

Şimdi artık bu yazı yoluyla tartışmaya müdahale etme ihtiyacını duymama neden olan asıl noktaya geçmek istiyorum.

Ve “altın-vuruş”!

Özellikle son yirmi yıldır, sistematik bir şekilde, edebiyatımızda yeni bir anlayış şekilleniyor, şekillendiriliyor. Bu anlayış, yazarın metniyle “faydacı” ve “araçsal” bir ilişki kurmasına dayanıyor.

Yazar, artık yazı masasına —metaforik anlamda— tek başına değil; okuru, editörü, eleştirmeni, yayınevi, ajansı vs. arasından kendi meşrebince seçtiği bir ekiple —bazıları hepsiyle— birlikte oturuyor. Örneğin; “Ben bu anlatım yolunu seçmeseydim, kitabımdaki herkesi öldürecektim ve bu kimsenin hoşuna gitmez,” diyor Türker.

O “kimse”ler kimler? Neden Sibel K. Türker, bir okur olarak benim neyden hoşlanıp neyden hoşlanmayacağıma karar veriyor? Az önce sözünü açtığım “acı hadiseler”den bahsederken, bunları “okuru daha fazla incitip yormadan” yazdığını belirtiyor.

Beni, bir okurunu, neyin inciteceğini/yoracağını Türker nerden ve nasıl bilebiliyor? Burada anlaşılan, vaktiyle pek popüler olan “acıklı/içli” piyasa romanlarına gönderme yapıyor olmalı. Zira bugün o tarzda roman pek yazılmıyor.

Üstelik Zileli’nin Eşik romanına göndermede bulunurken bu sözlerin sarf edilmesi de büyük haksızlık. Eşik her yönüyle, evet, Zileli’nin bu tuzağa düşmesine çok meyyal bir metin ama Zileli bu tuzağın farkında olmalı ki ustalıkla üstesinden geliyor. İyi bir okur olarak Türker, Eşik’i okumuş olsaydı, farklı fikirde olurdu, diye tahmin ediyorum.

Bir diğer sorun da; Türker’in eleştirdiği o “acıklı/içli” romanların da tıpkı kendisinin “okur” ile kurduğu tarzda bir anlayışla yazılmış olmalarıdır. Okur kitlelerini nelerin ağlattığına, nelerden hoşlandığına göre şekillenen romanlardı(r) onlar.

Dolayısıyla, Türker’in farkında olarak ya da olmayarak dile getirdiği anlayışı itibariyle “piyasa” romanlarından söz etmeye başladık. Ancak bugüne kadar edindiğim izlenim üzerinden, Türker’in piyasa romanları yazmak gibi bir eğilimi olmadığını düşünüyorum.

Öyleyse, edebiyattan değil de, belki edebiyat sosyolojisinden konuşmak daha anlamlı olabilir. Ama eğer değilse —ki öyle olmadığına inanmak isterim— metninden ayrılamayan yazarın, en azından okura karışmaması, onun yerine inisiyatif almamasını beklemek de okurun “anasının ak sütü gibi helal sayılmalı”.

Bu yeni anlayışın işaretlerinden bir diğeri de; metnin “ilginç” olaylarla örülmesi ve okurun ilgisini daima uyanık tutma kaygısıdır. “Günümüzde dile emek vermeyip, okurun merak duygusunu gıdıklayan olay örgüsüne odaklanan eserlerle işi götürenler çoğunlukta,” diyen Zileli, Türker’in bu hataya düşmediğini belirtiyor yazısında.

Ancak Türker, roman kahramanlarını savunurken, Hayatı Sevme Hastalığı’ndaki kadınların bu hastalıktan mustarip olduklarını söyledikten sonra, şu cümleyi ekliyor: “Böyle bir hastalığa sahip olmasalardı, başlarına daha az şey gelecekti muhtemelen ama bir romanın içinde yer alamayacaklardı.”

Başlarına daha az şey gelenlerin romanlarda kendine yer bulamadığı bir edebiyat dünyasına doğru (mu?) gidiyoruz. Ama hemen ardından şu cümleler: “Kısıtlı bir edebiyat anlayışı var ülkemizde. Ne yazık! Kitapların çok şey söylemesi, her şeyi söylemesi bekleniyor.”

Bugün artık “çok şey” değil, hiçbir şey söylemeyen ama birtakım kurgu oyunları ve “ilginç” olaylarla okurun karşısına çıkan metinlerden mütevellit bir edebiyat —ancak böyle kurulabilirdi— kurulmakta. Türker’in ifadesiyle “‘anlatılamayacak olanın’ anlatılması”nın ise bu anlayışla yakından uzaktan bir ilgisi yok.

Türker, yazısının son paragrafında, benim için bir yazarın yapabileceği en dehşetli “altın-vuruşu” yapıyor: “Bence benim romanım sadece ve sadece 223, 224 ve 225. sayfalardan ibarettir. Fazlasını okuyan herkese buradan teşekkür etmek isterim.”

Tolstoy’un, Savaş ve Barış romanında ne anlatmak istediğini sorduklarında, bu soruya cevap verebilmek için romanımı baştan sona size okumam gerekir, diye yanıt vermesinden yıllar sonra, 236 sayfalık bir romanın aslında sadece “3” sayfadan ibaret olduğunu, gerisinin tamamen fazlalık olduğunu bir yazarın dile getirmesi…

Hem Türkçe edebiyatın, hem dünya edebiyatının geldiği/gelmekte olduğu nokta işte tam da budur. Kendisiyle ve yerine kararlar aldığı okurlarıyla “samimi” bir ilişki kuran yazar, üç sayfadan ibaret bir şeyi anlatmak istiyorsa, üç sayfa yazar —idi.

Geri kalan 233 sayfanın aldatılmışlığı, bir okur olarak, taşımak istemediğim ama yazar tarafından içime oturtulan koca bir taş…

Son olarak: Türker eğer bu “savunu”yu yazmamış olsaydı, Zileli ile Hayatı Sevme Hastalığı üzerine belki başka noktalar üzerinden bir tartışmaya girebilirdim. Ancak eleştiri ortamımızın bir ürünü olarak ortaya çıkan Türker’in yazısına odaklanmayı tercih ettim; çünkü bir annenin çocuğunu ulu orta yerin dibine soktuğunu görmeyeli çok olmuştu…

 

Mesele Dergisi, Ağustos 2012

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.