Bir roman okuyorsunuz; sorunsuz akıyor hikâye. Dil akıcıysa, kurguda bir acemilik yoksa, olaylar tutarsız gelişmiyorsa kusur bulmadan tamamlıyorsunuz romanı. Belli ki roman yazma tekniğini kavramış birinin kaleminden çıkmış kitap. Ama bu başarılı tekniğe rağmen, herhangi bir zaaf bulamadığınız romanı bir eksiklik duygusuyla kapatıyorsunuz. Kusursuz güzellikte bir kadının ya da çok yakışıklı bir adamın karşısında aşk duyamamak gibi. Kılınız kıpırdamıyor. Oysa burun hokka, dudaklar biçimli, gözler güzel, vücut deseniz o biçim. Ama yok, olmuyor işte, onu görünce kalbiniz çarpmıyor, dizlerinizin bağı çözülmüyor.

Hani iyi bir roman okuduğumuzda söylediğimiz ve artık neredeyse kalıplaşmış bir ifade vardır: “çok sardı”. Hepimiz biliriz “sardı” denilirken neyin kast edildiğini. Elimizden bırakamayız. Geceleri uykusuz kalırız. Aklımız fikrimiz romanda ve onun kahramanındadır. Kitap bitmesin isteriz. 1960’larda Ermeniceden dilimize kazandırılan ve bugünlerde Aras Yayıncılık tarafından yeniden basılan Zaven Biberyan’ın “Yalnızlar” isimli romanı ile “Babam Aşkale’ye Gitmedi”yi yeni okudum ve uzun zaman sonra yeniden bir, hatta iki roman için “çok sardı” demenin hazzını yaşadım. Peki bana bu hazzı veren neydi?

Dilinin güzelliğinden, kurgunun başarısından daha fazlası olduğunu hissediyordum. Romanı okurken bana bir şey olmuştu. Bu insanları çok içeriden, çok yakından tanıdığımı, anladığımı hissediyordum. Bütün açmazlarını, zaaflarını, iyiliklerini ve kötülüklerini, korkularını, kurnazlıklarını ve saflıklarını… İçlerinde bana en uzak karakterle bile bir bağ kurmuştum sanki. Yargılamanın yerini, çözümleme almıştı ama bu mekanik bir çözümleme değildi. Neden öyle davrandığını onaylamam gerekmiyordu ama anlıyordum. Sözgelimi, bir Ermeni genci öldüresiye döven delikanlıyı bu suça sürükleyenin ne olduğunu bana, üstelik de bir Ermeni yazar anlatmıştı. Peki nasıl olup da yapmıştı bunu? Bu sorunun yanıtını bulursam kilit açılacaktı sanki. Size burada hiçbir pasajdan örnek veremem, hiçbir cümleyi analiz edemem, şimdi söyleyeceklerimi neyin bana söylettiğini açıklayamam ama bir okur olarak sezdiğim şu oldu; Zaven Biberyan da o genci yazarak anlamıştı. Romancıya yazarken bir şey olmuştu, o sayede okura da bir şey oluyordu. Yazar masanın başına otururken her şeyi çözmüş ve bitirmiş değildi; insanı analiz etmiş ve şimdi bize anlatmak üzere kalemi eline almış değildi. Onun için de “anlamak” yazma sürecinin bir parçasıydı. Yazı, yazar için de bir keşif aracıydı. Ve bu keşfin iniş çıkışları metnin her satırına öyle sinmişti ki, okurun, yazarın geçtiği yollardan geçmemesi imkânsızdı. O Ermeni gencin dövüldüğü sahnede, başrolde sandığımız kişinin bile aslında belirleyen değil belirlenen olduğunu fark etmemizi sağlayan da buydu. Biberyan da bunu yazarken fark etmişti sanki. Dolayısıyla yazarın da metni üzerindeki “belirleyen” konumu tartışmalıydı. Metin, Hasan Ali Toptaş’ın dediği gibi yazardan ve hepimizden daha akıllıydı. Hatta daha sağduyuluydu. Yazar Ermeniliğini ya da Türklüğünü metnin “tasarımcısı” yapmadığında, ortaya insan çıkıyordu. Anlaşılması gereken insan. Öyleyse Ermeni bir yazarın, cinayet işleyen Türk genci anlaması, metnin öğrencisi olmayı en baştan kabulüyle mümkündü. Bu sayede insanın evrensel özüne ilişkin bir şeyler çıkabiliyordu o metinden. Bizi saran, yakalayan, içine alan da o öz olmalıydı. Cinayete sürüklenen gencin, Ermeni olsun, Türk olsun, hangi saiklerle davrandığını fark etmemiz bizi o özle buluşturuyordu. Kendimize ait öze, en saklı duygularımıza da oradan ulaşıyorduk.

Zaven Biberyan’ın yeniden yayınlanan “Yalnızlar” romanı İstanbul’un Caddebostan semtinde, 1950’lerde geçen bir hikâye. Ama sadece bu değil. Bizi bir mahallenin içine çekerek insanın evrensel meselelerini gösteriyor Biberyan. Bunu da o semtin somut gerçekliğini tüm canlılığıyla vererek gerçekleştiriyor. Bir Ermeni, bir de Türk ailenin hikâyesi etrafında örüyor romanı. Türk ailenin evlatlığı Gülgün’ün zengin olma, sınıf atlama, hizmetçilikten kurtulma hayallerinin sonu içimizi yakıyor. Gülgün’ü o kadar iyi tanıyoruz ki, yalnızca toplumsal geçmişimizden bir portre değil o, hâlâ içimizde olan kimi özlemlerin aynası aynı zamanda. Bugün “Seksapel” dergisinin yerini başka “dergiler” almış olsa da, “evlatlık” olarak çalıştırılmıyorsak da…

Biberyan, yaşadığı toplumu o kadar iyi tanıyor ki, aileler arasındaki ilişkiler, komşunun komşuya bakışı, erkeklerin kadınlara karşı iç içe geçmiş aşk ve nefret duyguları tüm sahiciliğiyle yansıyor. “Yalnızlar” bu özelliğiyle bize kültürel tarihimizi de hatırlatıyor. Gülgün’e tutkun Ali’nin kız için arzuyla yanıp tutuştuğu halde ağzını doldura doldura “Orospu!” deyişi, Türkiye’deki kadın erkek rolleri, erkeklerin ve kadınların cinselliklerini keşfi, kadına bakış üzerine yazılacak sayfalar dolusu makaleden daha çok şey anlatıyor. Mahalle aralarında  burnumuza çalınan ırkçılığın kokusu genzimizi yakıyor. Ermeni genç ile Türk kızın arkadaşlığı karşısında duyulan kıskançlığın, ırkçı duygularla, namus söylemleriyle ve insana özgü hırslarla buluşunca nasıl bir felaketle sonuçlandığını görüyoruz.

Biberyan, “Yalnızlar”da tek tek her karakterin zihninin içinde gezinen bir anlatıcı sesi seçmiş. “Babam Aşkale’ye Gitmedi”de ise Baret isimli karakterin bakışından bir ailenin çöküşünü ve bu çöküş içinde Baret’in kendi yolunu bulma çabasını okuyoruz. Bu anlatım biçimi kuşkusuz roman karakterlerinin ruhunun dehlizlerinde gezinmemizde bize yardımcı oluyor. Ancak, yazının başında sözünü ettiğim, insanı anlama ve anlatmanın türlü biçimleri olabilir. Romanın içinde “insanın evrensel özüne” ilişkin gerçekler olması, romanın öznesinin illa ki insan olmasını bile gerektirmiyor. Bazen bir böceği, bir eşyayı anlatırken de biz o öze ilişkin şeylerle karşılaşabiliyoruz. Yazarın izlediği bin türlü yol olabiliyor. Biçim arayışlarının da sonu yok. Soru şu; bu biçimler, denemeler en baştan belirlenmiş, metni “proje” gibi gören bir aklın ürünü mü, yoksa yazarın anlama derdinin gösterdiği mecburi istikâmet mi? Galiba püf nokta, yazarın metnini, sınırları çoktan çizilmiş fikirleri aktaracağı araç gibi görmemesinde. Yazı masasının başına oturan kişi ile son noktayı koyup masadan kalkan kişi aynı değilse, ilk cümleyi okuyan kişi ile son cümleye geldiğinde kitabın kapağını kapatan kişi de aynı kalamıyor. Belki de edebiyatın dönüştürücü gücü buradan geliyor. Değişmeye hazır yazar, değiştirmeyi de başarıyor. Bize “bir şey olduğunu” hissettiğimiz için de, kalbimiz çarpıyor, dizlerimizin bağı çözülüyor.

Radikal Kitap, 3 Ağustos 2012

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.