Romanın adı, “Paris’teki Eş”. İyi piyanist, akıllı kadın, yaratıcı okur… Hiçbiri değil. İlk tanım birinin eşi olmak. İkincisi de Paris’teki eş olmak. Peki kim bu Paris’teki eş? Soruya yanıt verirken aklımıza ilk gelen, kimin eşi olduğu. Yani kadını tanımlamaya yarar öznenin adı. Ernest Hemingway’in Paris’teki eşi, hemen sonra. Biraz daha genişletince “ilk” eşi diye ekliyoruz. Öyle ya Amerikalı yazarın ilk gözağrısı. Kadının ise, bakın hâlâ bir adı yok, ilk ve son kalp ağrısı… Hadi diyeceksiniz, söyle artık nedir bu kadının ismi. Yazı boyunca Hemingway’in eşi demek daha zor olacağından söyleyelim, Hadley Hemingway. Daha sonra hayatının çoğunu bir başkasıyla geçirmiş olmasına rağmen Hemingway soyadı omuzlarına yerleşmiş bir kadının adı Hadley.

“Paris’teki Eş”, Paula McLain imzalı bir roman. Ancak anlatıcı Hadley. (Ben onu soyadı olmadan anmayı seçiyorum.) Yazar, kendini Hadley’in yerine koymuş ve anılarını anlatır gibi, 1920’lerin Paris’inde Ernest Hemingway’in eşi olarak geçirdiği yılları ve elbette daha çok Hemingway’e olan adanmışlığını yazmış. Yazarın, kendini “roman karakterinin” yerine koymaktaki başarısından söz etmenin tam sırası. Kendisi de bir kadın olan McLain, kadının açmazlarını, duyarlılıklarını, hayatının merkezine kendine ait şeyleri dışlayıp “erkeği” alışını, bu yolla da belki onu “kendine ait kılma çabasını” nasıl bir durulukla anlatmış… Biraz da bu her şey nasıl yaşandıysa öyle aktarılıyormuş hissi veren anlatım nedeniyle yer yer anı okuduğunuz duygusuna kapılıyorsunuz. Bunda yazarın kendini hiç belli etmeden, tümüyle Hadley’in ruhundan, yüreğinden seslenebilmekteki ustalığının payı ise tartışılmaz. Bir de, insan düşünmeden edemiyor, sanki ilk kez Hadley eline kalemi almış, kendi adına bir şey gerçekleştirmiş. Bu roman sayesinde Hadley’in de bir “imzası” olmuş. Paula McLain tarafından, onun adına atılmış da olsa.

‘Seninkinin adı ne?’

“Paris’teki Eş”le ilgili rastladığım değerlendirmelerden çoğu, çiftin evliliğinde Hadley’in kocası tarafından yok sayıldığına, görmezden gelindiğine odaklanıyor. Bir yanıyla yanlış sayılmaz. Ama öte yanıyla, bir insan “ben varım” demeye karar verdiğinde, onu kim gerçekten yok sayabilir? Birinin bir diğerini “tanıması”, “kabul etmesi”, bahşedilen bir şey midir, yoksa kişinin kendisinin “yaptığı” bir şey mi?

Ernest Hemingway, en başından itibaren “var”dı da, onun varlığının biz mi farkına vardık sonradan? Yoksa o kendini, romanları ve öyküleriyle mi var etti? Romanın başlarında geçen şu diyalog bu sorunun yanıtını veriyor sanki… Hadley’in eniştesi Roland soruyor: “Seninkinin adı ne?” Hadley yanıtlıyor, “Ernest Hemingway”. “Hemingway mi? Ne biçim isim bu?” Ve Hadley’in yanıtı: “Hiçbir fikrim yok.” O yıllar, Ernest Hemingway hakkında yalnızca Hadley’in değil, kimsenin bir fikrinin olmadığı yıllar. Aslında roman başından sonuna dek, bir tarafta Ernest Hemingway’in kendini bir yazar olarak var etme çabası ile Hadley’in kendini sadece onun eşi olarak tanımlamakla yetinmesinin hikâyesini anlatıyor. Bir taraftaki var oluş hikâyesiyse, öteki taraftaki yok oluş, hadi daha yumuşak bir ifadeyle kişinin kendini kendi rızasıyla silme hikâyesi… Bu yönüyle romanın iki farklı hayat algısının çarpışması olarak okunabileceğini söylemeliyim. Kuşkusuz Hemingway’lerin evliliğinin sonunu getiren tek başına bu çelişme, bu farklılık değil. Aşkın tükenişinde, erkeğin onu her an pohpohlayan, sıcak “ana kucağına” kendini bırakmaktan duyduğu rahatlığın payı inkâr edilemez. Ancak bu talebi yerine getirmeye tartışmasız aday olan Hadley’den başkası değil, üstelik etrafında bunun aksine örnekler de mevcutken.

Yine de haksızlık etmeyelim, önünde sonunda kendi kaderini ellerine alıp kocasından ayrılmayı başaran bir kadın Hadley. Öte yandan romanın sonlarında “Ernest’in ilk eşi, Paris’teki eşi denilip geçtiklerini düşündükçe içinin sızladığını” söylüyor. Bunu söyledikten hemen sonra, tüm yaşananların muhasebesini yaparken, yazarın Hadley adına kurduğu şu cümleler onun kendisini “tanımlayışında” hiçbir şeyin değişmediğini gösteriyor: “Hayatını efsane haline sokuşu onu (Ernest) bir süre oyalardı ama bütün bunların altında onun hâlâ kayıp bir ruh olduğunu biliyordum. Geceleri ışıksız uyuyamadığını, bazen uykusuz sabahı ettiğini, aşırı ölüm korkusu yüzünden her fırsatta ölümün üstüne gittiğini kim benden daha iyi bilebilirdi?”

Hadley için asıl güç, bu bilgiye sahip olmaktır. Onu var eden bilgi, Ernest Hemingway’e dair sahip olduğu, kimselerin bilmediği bilgidir hâlâ. Yıllar önce kendine pek çok kez çizdiği yol değişmemiştir. “Bana düşen rolün, hatta kaderimin, onun kendine bir yol çizmesine yardımcı olmak olduğuna inanıyordum” derken olduğu gibi. Ya da, “Benim kendime ait fikirlerim ve amaçlarım olmalı, yeni deneyimlere ve her türlü yeniliğe açlık duymalıydım. Ama ben aç değildim. Halimden memnundum” diyerek az önce “kader” diye tanımladığı durumu kendi seçtiğini itiraf ederkenki gibi. Bir başka sefer, “Onun mesleği uğruna acı çekiyorsun. Sonunda sana ne kalıyor?” diye soran arkadaşına verdiği şu yanıtta olduğu haliyle: “Bensiz yapamayacağını bilmenin verdiği tatmin duygusu.” Hadley için esas olan kendi varoluşundan önce Hemingway’in varoluşudur. Kendine biçtiği pay, o varoluşa “sunduğu katkıdan” ibarettir…

Hadley ve Ernest Hemingway’in aşkı ve evliliği ekseninde ilerleyen roman, Hemingway’in yazar olma süreci, ilk eserlerini verme sancıları, Paris’teki yıllarda kimlerle nasıl dostluklar kurduğu, dönemin sanat çevrelerinin karakteri hakkında da çok şey söylüyor. Bu vesileyle Hemingway’in Bilgi Yayınevi’nden çıkan, aynı dönemi anlatan ancak baskısı tükenmiş olan “Paris Bir Şenliktir” kitabının sonbahara yeni çevirisiyle yeni baskıyı yapacağı müjdesini de vermiş olalım.

“Paris’teki Eş”, birinin eşi olmayı, sadece o olmayı seçen bir kadının hüzünlü, hatta iç acıtan hikâyesi. Bu yazıysa, bir Ernest Hemingway’i aklama yazısı değil, Hadley keşke başka bir kadın olmayı seçseydi de, o seçtiği yolda önüne çıkan engelleri tartışabilseydik diyen bir yazı. Nitekim tarihte bunun mücadelesini vermiş kadınların iç acıtan hikâyesi hiç de az değil…

Aşk için teslim olmak ise gönüllü kölelikten daha farklı bir şey olsa gerek. Aşkı aşk yapan, kendini yok etmek pahasına sevgiliyle “bir” olmak mıdır, kendini var ederek “bir” olmak mıdır, bunlar üzerine kafa yormanın da yollarını açan bir roman “Paris’teki Eş”…

Radikal Kitap, 22 Haziran 2012

 

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.