Irmak Zileli’nin ilk romanı “Eşik”in sayfalarını sıcak bir mayıs gününde çevirmeye başladım. Bir yandan okuyor, bir yandan da Türkiye’nin yakın siyasi tarihin çarkındaki nice genci düşünüyordum. Gerçekten bağımsız bir ülke için yoksul emekçilerin bir arada yürümeleri gerektiğini savunan çocuklarını nereye sığdıracağını bilememişti bu ülke.

O yaralı kuşağın gözünü bu çalkantılı günlerde açan bebekleriyse, şimdilerde 30’lu yaşlarını süren birer yetişkin oldular. Çok daha kaotik bir dünyada yaşam mücadelesi veriyorlar. Belirsizlikler, umutsuzluklar ve bezginliklerle dolu bir hayatı sırtlamak zorundalar. Bu yük yetmezmiş gibi, bütünüyle kendi içlerine dönerek apolitize bir nesil haline geldikleri yargısıyla kıyasıya eleştiriliyorlar. Sahiden böyle mi? Ülkenin bütün sıkıntılarının içinde doğup büyüyerek, bunlardan bütünüyle soyutlanmak ne kadar mümkün olabilir? Değişen zamanda eskisi kadar kitlesel hareket edilmiyor belki, ama bir kuşağı bütünüyle kayıtsızlıkla suçlamak haksızlığın önde gideni değil mi? Kaleme aldığı edebiyat eleştrilerinden ve titiz editörlüğünden aşina olduğumuz Irmak Zileli’nin ilk romanı “Eşik”in kahramanı Eylül’ün mücadelesi bana öncelikle bu soruların cevaplarını düşündürdü.

Her okumanın kendi içinde ayrı bir yolculuk olduğuna inanıyorum. “Eşik”, okuyucunun bu yolculuğa çıkmasına olanak sağlayan, değişik okumalar yapması için özgürlük alanı bırakmaktan gocunmayan bir metin. “Eşik”in özgünlüğü, bu zamana kadar pek tercih edilmeyen bir patikadan yürüyerek, çalkantılı bir toplumun dönüşüm sürecine zamanın suskun çocuklarından birisinin gözüyle bakması. Eylül’ün ailesinin değer yargılarından bağımsız olarak kendi düşüncelerini üretmeye çalışması, kendine ait bir kadın kimliğini oluşturmaya başlamasıyla “Eşik”, bir dönem romanı olmaktan çıkıp, bir varoluş romanına dönüşüyor. Benzer bir yükü sırtlayan ve aynı sancıları çeken okuyucuların romanı içselleştirmesini sağlayansa, yazarın bu hikâyeyi samimi bir dille anlatması.

Ben de bu samimi anlatımdan cesaret alarak, kadın kimliği üzerine düşünmek istiyorum. Erkeklerin açık ara egemen olduğu siyasi mücadele tarihinin biçimlendirdiği bir öyküyü anlatırken, kurgusunu bu mücadelenin ortasında büyüyen bir kız çocuğunda odaklamasını önemsiyorum. Kadın kahramanların toplumsal dönüşüm süreciyle iç içe geçen yaşantılarına tanıklık ederken, romanı hem siyasi mücadelenin, hem de kendi hak mücadelelerinin yükünü sırtlayan kadınlardan tarafa geçerek okumak arzusu duyuyorum. Kadınlar siyasi önderleri olarak gördükleri erkeklerin rahatını sağlamayı bir görev bilinciyle üstlenmek yerine, zamanlarını geleneksel kadın rollerinden uzaklaşmaya adayabilselerdi neler değişirdi diye düşünmeden edemiyorum. “Eşik”in öncelikli amacı şüphesiz okurunu bu konuda düşündürmek değil, ancak okuyucu olmanın bana verdiği yetkiyi sonuna kadar kullanarak, Eylül’ün 80 sonrası kuşaktan bir kadın olarak kalıplaşmış rolleri sorgulamasını, içinde bulunduğu ailenin baskın erkek figürlerinin düşüncelerinden bağımsız kendi değer yargılarını oluşturma çabasını ve baba-kız ilişkisini giderek insanlığın ortak değerlerini tartışabildikleri bir fikir arkadaşlığına dönüştürebilmesini bu şekilde yorumluyorum. Tüm bu sebeplerle, bizim kuşağın çocuklarını apolitik olmakla acımasızca eleştirilenlerin “Eşik”i okumasını çok istiyorum.

Ezgi Aktaş, Remzi Kitap Gazetesi, Haziran 2012

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.