Bugüne kadar Eşik hakkında çok şey yazılıp çizildi. Bütün bu değerlendirmelerin ortak noktası, Irmak Zileli’nin ilk romanının otobiyografik özelliğinden bağımsız olarak değerlendirilmesi ve iyi bir roman olarak hakkının teslim edilmesi gerekliliği. Bu fikre naçizane katılıyorum. Çünkü “Eşik”, anlattığı öykünün özgünlüğünün yanında özenle kurduğu diliyle ve emek verilmiş kurgusuyla biçimsel kriterlerden ödün vermiyor. “Eşik”in Adnan Binyazar, Ahmet Cemal, Konur Ertop, Ülkü Tamer ve Tahsin Yücel gibi Türk edebiyatının ustalarından oluşan seçici kurul tarafından Roman dalında Yunus Nadi Ödülü’ne layık görülmesi de bu özenin sonucu. Türlü edebi değerlendirmelerle geçen sürecin sonunda Zileli’nin ilk romanıyla aldığı bu ödül, gelecekte anlatacakları konusunda umut veriyor. Hakkında çok kelam edilmiş bir konuyu hep konuşanların ağzından anlatmak yerine, bu zamana kadar sessiz kalmayı tercih edenlerin bakış açısıyla ele alması bile bu umudun yersiz olmadığını, beklemeye değeceğini gösteriyor.

“Türkiye’deki siyasi mücadeleyi konu alan yapıtlara baktığımızda erkek egemen bir bakış açısının hâkim olduğunu görüyoruz. ‘Eşik’ bu genellemeden ayrılan bir roman. Romanı bir kadın karakter üzerinden kurgulamayı özellikle mi tercih ettiniz?”

“Aslında ‘Eşik’, siyasi mücadeleyi konu alan bir roman olmaktan çok, toplumsal, siyasal olayların içindeki insanı, özellikle de o olayları etkileyen değil, o olaylardan etkilenen insanı anlatan bir roman. Üstelik bu insan, romanın ağırlıklı bölümünde bir çocuk. Doğumundan başlayıp, ergenlik çağına varıncaya kadarki büyüme sürecine tanıklık ediyoruz onun. Dolayısıyla aslında siyasi olayların ya da toplumsal ortamın belirleyeni değil, o ortam tarafından “belirlenen” biri. Bir çocuk. Sizin sözünü ettiğiniz ve çoğunlukla erkek egemen bakış açısıyla yazılmış romanlardan bu noktada ayrılıyor. O romanlar her zaman baş aktörlerin gözünden yazıldı. Aktörler çoğunlukla erkek olduğundan belki de, sözünü ettiğiniz sonuç doğdu. ‘Eşik’in roman kahramanının kız çocuğu olmasının nedeni bu romanın ana temasının baba-kız ilişkisi olarak düşünülmesiydi. Bir kadının varoluş çabasında, özgürleşme sürecinde babasıyla ilişkisinin ne kadar belirleyici ve önemli olduğunu bilmeyen yok. Böyle düşününce karakterin bir kadın olması daha da önem kazanıyor. Bakın, sorunuz üzerine düşündükçe çıkıyor ortaya, kim bilir belki baba da siyaseti belirleyen bir aktör olması nedeniyle anlamlı olabilir. Baba-kız, belirleyen ile belirlenenin çatışmasını mı temsil ediyor acaba? Romanın yazarı olarak bunu tasarlamadım ama kendiliğinden bir sonuç, ya da benim de aklımla değil sezgimle vardığım bir yer olabilir bu.”

“Siyasi mücadelenin içindeki kadınlar önderleri olarak gördükleri erkeklerin rahatını sağlamayı bir görev bilinciyle üstlenmek yerine geleneksel kadın rollerinden uzaklaşarak kendi hak mücadelerine yoğunlaşmayı tercih etselerdi bugün daha farklı bir noktada olabilir miydik?”

“Kim bilir… Ama bence kendi hak mücadelesi ile toplumsal mücadele pek de o kadar birbirinden kopuk süreçler değil. Geçmişe dönük böyle bir sorgulama yapmaktansa bundan sonra nasıl olabilir üzerine düşünmek daha doğru olur bana göre. Biraz sosyal bilimci gibi bakmak ve demek ki o zamanın koşulları ancak bunu yaratabilmiş demek gerekiyor. Toplumlar bizim istediğimiz gibi şekillenmiyor, kendi dinamiklerinin gerektirdiği şekilde ilerliyor. Kendimi kadınlar şu şekilde davranmalı diyecek bir konumda görmüyorum. Ben romanı yazdım ve o romanda var olan durumu aktardım. Kuşkusuz her aktarım içinde eleştiri de barındırır, öneri de. Ama bunu romanın yapabileceği sınırlarda yapmayı tercih ediyorum. Şu kadarını söyleyebilirim ki, kadın ya da erkek kendi var oluşunu sürekli bir devrim gibi yenileyebildiği ölçüde özgürleşebilir. Devrim kişinin kendisinden başlaması gereken bir iş.”

“Romanı yazarken otobiyografik öğelerden yola çıkmış olsanız da, ortaya çıkan ürün sizin hatıratınız olmaktan çok uzak, bu Eylül’ün öyküsü. Bu bıçak sırtı durumda kendinizi öyküden bağımsız konumlandırmayı nasıl başarabildiniz?”

“Bunu ben de bilmiyorum. Teknik açıklamalar yapılabilir ama yeterli olur mu emin değilim… Anlatıcı sesin üçüncü tekil değil de, birinci tekil olması, sizde uyanan bu ayrışma hissini yerle bir edebilirdi belki. Ama tek başına o mu? Üçüncü tekil anlatıcı seçmemin nedenlerinden biri buydu kabul. Öte yandan, yazarın roman karakterinden hem bağımsızlaşabilmesi, hem de kendini onun yerine koyarak yazabilmesi gerekiyordu. Bağımsızlaşması gerekirdi ki bu bir anı değil, roman olabilsin. Bu bağımsızlaşmanın bir yabancılaşmaya dönüşmemesi içinse yeniden kendini onun yerine koyabilmesi gerekiyordu. Eylül’ü hem anlamak, hem de anlatabilmek için. Onun ruhundaki çatışmaları, gel gitleri, inişleri çıkışları olduğu gibi verebilmesi için. İşin bu ikinci kısmını her romancının yapması gerekiyor. Karakterlerinin yerine kendini koyarak yazması, bir nevi oyuncu gibi o role bürünmesi şart. O karakter olması gerekiyor. Benim için süreç biraz daha değişik oldu. Ben önce o karakter olmaktan çıktım. Sonra o karakter olmaya çalıştım. Ama bunu nasıl yaptığımı bilmem de, açıklamam da mümkün değil. Sezgiler imdadıma yetişmiş olmalı.”

“Kitabın bir yerinde Eylül’ün annesi Ayşe, kızına karşı ilgisiz davranan, kendini tümüyle ideolojisine vakfetmiş Hasan için aklından ‘Devrim kendi çocuklarını yemişmiş. Sen dön önce kendi evladına bak’ diye geçiriyor. Sizce, o dönemin siyasi mücadele ortamında toplumdaki çapraşıklara dalınıp, gündelik hayattan ve bireysel arayışlardan uzak mı kalındı?”

“Sosyalistlerin en temel handikapı, devrimi insan için yaptıklarını unutmalarıdır bana göre. Toplumu bir kütle gibi algılayıp, bireylerden oluştuğunu es geçmeleridir. Evet toplum önemli. Peki ama aynı zamanda her insan ‘biricik’ değil mi? Bu ikisi birbiriyle çatışmak zorunda mı? Bu algı öyle bir şeye neden oldu ki, bireyin çıkarı ile toplumun çıkarı uzlaşmaz bir çelişkiye dönüştürüldü. Bireyin dünyasını anlamaya çalışmak, ‘bireycilik’ kavramıyla tukaka edildi. İyi de biz devrimi ne için, kim için yapacaktık? O bireyin mutluluğu için değil mi? Toplum diye ayrı bir varlık mı var, bireylerden bağımsız olarak var olan… Böyle olunca, evet toplumsal çapraşıklıkların giderilmesi için bireyi anlamaları, bireye bakmaları gerektiğini unuttu devrimciler. İnsanı anlamadan o çapraşıklığı da anlamanın mümkün olmadığını hesap edemediler bana göre.”

“‘Eşik’te bir birey olma hikâyesini anlatırken çok özenli bir dil yapısı ve emek verilmiş bir kurgu akışı tasarlamış olduğunuzu fark ediyoruz. Bu üslubu yaratırken nelere dikkat ettiniz?”

“Benim için en önemlisi demin de söylediğim gibi anlattığım karakterin içine girebilmekti. O karakter gibi düşünüp, o karakter gibi hissedebildiğim oranda ‘yazar varlığımı’ silebildim. Tüm bunlar bir şeylere ‘dikkat ederek’ değil de, kendini hikâyenin içine dahil ederek yapılabiliyor sanıyorum. Benim için hikâye sahneler eşliğinde ilerliyor. O sahnenin içinde karakterin kimliğinde var olunca atmosferi, duyguyu, olan biten karşısında karakterin neler yapabileceğini fark edip yazıya dökebildim sanıyorum. Yine de dikkat ettiğim bir şey olduğunu söylemeliyim. O da duyguları ‘tanımlamak’ yerine yaşatmaktı. Diyelim, Eylül’ün babasından aldığı bir mektup karşısındaki duygularını tarif etmekten kaçındım. Tarifler, yazarın karakterine dışarıdan bakıp ‘şöyle hissediyor’ demesine yol açıyor. Ve bir duygunun bin tane tarifi olamıyor. ‘Eylül çok üzüldü’ demek yerine, üzülme halini Eylül’e yaşatmayı, sahne kurmayı ve okuru da o üzüntünün içine çekmeyi seçtim. Sahneleri canlandırmak galiba okurun da kendini o sahnenin içinde bir yerde hissetmesine neden oldu. Olayları okura aktarmak ile okuru olaylara tanık etmek arasındaki fark gibi düşünün.”

“Aklınızda yeni projeler oluşmaya başladı mı, yoksa bu soruyu sormak için erken mi?”

“Edebiyat söz konusu olunca ‘proje’ tabiri bende bir yabancılaşma yaratıyor. Çünkü ben yazma işinin ‘projelendirilebilecek’ bir iş olmadığını düşünüyorum. ‘Eşik’ bir proje değildi. Bir şekilde yazılacaktı. Kendini dayattı. Yazmak ya da sanatın başka herhangi bir dalı, onu üreten için neredeyse bir dayatma. Kişinin içinden taşan, dışarı akıveren bir şey. Tasarlayarak yapabildiğiniz bir iş değil. Kariyer planlaması değil. Ben yazar olayım diyerek yazar olunmuyor. Öte yandan baştan aşağı bir emek işi. Bu söylediklerim ‘ilhamla’ yapılan bir iş olduğu anlamına gelmesin. Çok okuyorsunuz, çok kafa yoruyorsunuz, sorular soruyorsunuz, bakıyorsunuz. Bunların toplamında sizin bile farkında olmadığınız, planlamadığınız şekilde ortaya bir hikâye çıkıveriyor. Şimdi ikinci romanla ilgili uçuşan fikirler, sorular ve bir karakter var. O karakteri tanımaya çalışıyorum diyebilirim…”

Ezgi Aktaş, Remzi Kitap Gazetesi, Haziran 2012

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.