Irmak Zileli ilk romanında hafızasını başrole koyuyor. ‘Eşik’ ile çocukluğundan  gençlik yıllarına gelen bir kadının varoluş öyküsü anlatıyor. Zileli, ana karakteri Eylül’ün hikayesiyle Türkiye’de 12 Eylül öncesi ve sonrasında yaşanılanların panoramasını çiziyor.

Devrimci anne ve babanın kızı olan Eylül, yıllarca bütün o karabasanlı gecelerde misafir gelince babasının neden arka odaya saklandığını, annesinin isim değiştirme oyunundan ne zevk aldığını, komşu teyzenin Ati dayıya neden pis konist dediğini, oportnis ne demekti? ya reviznonis? Stalin bir çikolata markası mıydı? Annesi ve babası onun için mi kavga ediyordu böyle? gibi sorularla boğuşur.
Yunus Nadi Roman Ödülü’nü bu yıl ilk romanı Eşik ile kazanan Irmak Zileli ‘Ödüle layık görülmesi bende, Eşik’in zaman karşısında dirençli bir eser olacağına ilişkin bir umut yarattı.’diyor.

‘Eşik’ bir ilk roman için, içindeki otobiyografi yanıyla sizin ilkiniz olmayı nasıl ördü?
Aslında hemen her ilk romanın otobiyografik özellikler barındırdığı bilinir. O nedenle Eşik’in bir ilk roman olarak otobiyografik özelliğinin çok da özgün bir tarafı yok. Önemli olan şu, okura bu bir “otobiyografi” olarak mı ulaşıyor, roman olarak mı? Ben roman olması için metnin kurgusu, dili, anlatım biçimi üzerinde çok kafa yordum. İlk roman olması ona, üzerine daha az düşünülmüş, daha az işlenmiş bir metin olma hakkını vermez bana göre. İlk, orta, son… bütün romanlar ve aslında okurlar ve yazarın kendisi bu özeni hak eder diye düşünüyorum.

KÖŞE YAZARLIĞINA SOYUNMAK İSTEMEDİM

Eşik’in ana karakteri Eylül, devrimci bir ailede büyüyor. Eylül’ün büyüme süreci, yaşadıkları bir sorgulamayı resmediyor. Eylül ve sayısız çocuğun 12 Eylül sorgulamalarından bakınca bu tartışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu tartışmalar tamamen güncel siyasetin verileriyle yürüyen tartışmalar. Böyle olması da çok doğal. Bir gazetenin köşe yazarı olsam Eylül’ün hikâyesini köşemden dillendirsem, bu hikaye bir anda günlük siyaset için iyi bir malzemeye dönüşürdü. Ancak bir roman söz konusu olduğunda, bırakın günümüz siyasi ortamını, 12 Eylülün kendisi bile tali bir pozisyon kazanıyor. Eylül’ün hikayesini çok daha evrensel bir katmana taşıma olanağı sunuyor roman. Zaten o sayede roman olabiliyor. Öte yandan, 12 Eylülün yerel özelliği dışındaki, evrensel, ideolojik boyutunu yansıtabilmek de ancak bir romanın ya da daha genel anlamda sanatın yapabileceği bir şey. Eşik’in bir derdi de bu. Bu açıklamaların nedeni, roman yazmış biri olarak, köşe yazarlığına soyunmak istemeyişimdir.

Romanın en önemli ayağı Eylül’le babası arasındaki ilişki. Darbeden çocukların payına ne düştüğünün yanıtı mı Eylül’ün yaşamı?
Pek çok kez dile getirdiğim gibi, bir roman tek bir insanın hikayesini anlatır. Kuşkusuz bize bir kuşak hakkında, toplum hakkında, ilişkiler hakkında genel fikirler de verir ama bu fikirler kavramsal noktalarda bağlantılar kurabildiği zaman kıymetlidir. Eşik’in bir dönem romanı olmadığını, Eylül’ün de bir kuşak temsilcisi olarak resmedilmediğini söylemeliyim. Ama kuşkusuz amacı bu olmamakla birlikte döneme ve kuşağa ilişkin bir şeyler söylüyordur.

İlk romanınızla Yunus Nadi Roman Ödülünün sahibi olmak sizi nasıl etkiledi?
Kuşkusuz sevindirdi, yüreklendirdi. Benim için önemli tarafı seçici kuruldaki isimlerin her birinin Türk edebiyatının usta isimleri olmaları, kendi eserleriyle edebiyat tarihimize geçmiş olmaları. Bu isimlerin Eşik’i ödüle layık görmesi, bende de Eşik’in zaman karşısında dirençli bir eser olacağına ilişkin bir umut yarattı. (İstanbul/EVRENSEL)


DUYGULARI TARİF ETMEK YERİNE SAHNELER KURMAYI TERCİH ETTİM

Anlatıcı olarak sizi romanda çok görmüyoruz. Anlatmaktansa yaşananı öne çıkarmayı daha etkileyici mi buldunuz?
Bu benim okur olarak ne tür bir edebiyattan haz duyduğumla ilgili. Ben yazarın varlığını her an fark ettiğim ve göstermekten çok anlatma üzerine kurulu metinlerde hikayenin özüne dokunabildiğimi hissedemiyorum. Eşik’te de, Eylül’ün duygu dünyasını, yaşadıklarını, değişimlerini, dönüşümlerini, gel gitlerini vermenin yolu yazar varlığımı olabildiğince silmekti. Okur Eylül’ün zihninin içine girebilsin istedim. Bir de duyguları ve yaşananları tarif etmek yerine, atmosferi yaratmayı, sahneler kurmayı tercih ettim. Bir duyguyu aktarma görevini kelimelerin ve sıfatların omzuna yıkmak yerine, o sahneden bir an yakalayarak, okurun gözünü o ana yönelterek yapmaya çalıştım. Gösterdiğim bir resmin, örneğin Eylül’ün babasının evi terk ettiği anda annesinin bulaşık eldivenlerinden damlayan sabunlu suya baktığı sahnenin, sayısız sıfattan ve duygu tanımlamasından daha çok şey söyleyebileceğini düşündüm.

Sevda Aydın, Evrensel Gazetesi, 24 Mayıs 2012

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.