-İlk romanınızla Yunus Nadi Ödülü’ne değer görüldünüz. Bunu bekliyor muydunuz?

Ödüllerin işlevinin “en iyi” olanı seçmekten çok, okurun ya da sanat izleyicisinin dikkatini nitelikli olana çekmek olduğunu düşünüyorum. Elbette her seçki bir öznellik barındırır. Her seçici kurul kendi ölçütlerine uygun esere işaret edecektir. Böyle düşününce Eşik’in, Yunus Nadi Roman Armağanı’na layık görülmesi benim için çok değerli. Jürinin, Türk edebiyatının seçkin edebiyatçılarından oluşmasının yanında, bu isimlerin kendi okuma serüvenimde özel yeri olan kişiler olması nedeniyle de onur duydum. Eşik, ödül almasaydı da benim güvendiğim, arkasında durduğum bir yapıt olurdu ama fikrine, birikimine güvendiğim kişilerin de ona bu kıymeti vermiş olması beni yüreklendirdi. Böyle düşününce ödüllerin bir başka işlevi daha çıkıyor ortaya. Genç edebiyatçıların nitelikli eserlerinin hak ettikleri şansı elde etmesine yardımcı olmaları nedeniyle de ödülleri önemsiyorum. İlk eserini ortaya koyanların, eğer eser bunu hak ediyorsa, cesaretlendirilmesinin Türk edebiyatının geleceği açısından gerekli olduğunu düşünüyorum. Öte yandan, Irvin Yalom’un Victor Frankl’inin bir sözünü devşirerek söylediği gibi “ödüllerin peşinden gidilemeyeceğini, ancak ödüllerin kişinin arkasından gelebileceğini” de biliyorum.

 

-Romanın hazırlık sürecinden kısaca bahseder misiniz? Yazmaya nasıl karar verdiniz, bir roman yazmanızı tetikleyen ne oldu, ne kadar zamanda yazıldı, sizin için nasıl bir deneyimdi?

 

Roman yazmak bir kararla mı oluyor bilmiyorum. Hadi artık vakti geldi bir roman yazayım diyerek yapılan bir şey olduğunu sanmıyorum. Bu soruya ne yanıt verirsem vereyim klişe ifadelere mahkûm olacağım. Kaldı ki, roman yazma isteğinin nedenleri ile beste yapmanın, resim çizmenin, oyun oynamanın, laboratuvarda deney yapmanın nedenleri birbirinden farklı değil bana göre. Dünyayı, insanı, kendini ve hayatı anlama isteği, merak, soru sormak… Bunları yaparak verili olanın azıcık olsun dışına çıkabilmek. Tüm bu söylediklerim hedefe değil sürece ilişkin şeyler. İnsan yazıp bitirince bir şeyleri keşfetmiyor, yazma sürecinin kendisi başlı başına böyle bir deneyim. Roman yazmak belki de var olma denemesi, deneyimi, çabası… Yani direnme noktası. Tabii nasıl bir varoluş hayaliniz olduğuna göre de değişir bu.

 

-Yayın dünyasının içinden bir isimsiniz. ‘Kalem’le önceden kurmuş olduğunuz bu bağ, romanı yazmada size ne tür kolaylıklar sağladı?

 

Kalemle kurduğum bağ yayın dünyasından öncesinde de vardı. Herhalde bütün yazarlar önce okur olarak bağ kuruyor edebiyatla. Okur olmadan yazar olduğunu iddia edenler var mı bilmiyorum. Yazar olduğunu iddia etmek de zaten başlı başına bir iş. Ben böyle bir iddiada bulunamam ama iyi bir okur olduğumu söyleyebilirim. İyi eserler olduğu kadar, kötü edebiyata örnek diyebileceğim eserler de bana yol gösterdi. Neyi yapmamam gerektiği üzerine düşünmemi, ne tür bir anlatım ve dil kurmak isteğimi tartışmamı sağladı. Okudukça edebiyat zevkinizin geliştiğini siz de hissediyorsunuzdur. Çıtanız her okumada biraz daha yükseliyor, giderek daha seçici oluyorsunuz. Hatalarıyla sevaplarıyla bir metni değerlendiren gözünüz giderek keskinleşiyor. İşte o gözü kendi metninize de yöneltebilirseniz, kendi yazdığına hayran biri olma riskini en aza indirmiş olursunuz. Bence yazmak isteyen birinin en büyük düşmanı kendisidir. Kendine hayran olma potansiyelidir. Eğer bu yönünüzü törpülemeyi becerebilirseniz yapabileceğinizin en iyisini yapmak için emeğinizin son damlasına kadar çalışırsınız.

 

-Siz bu kitapla hangi eşiği geçtiğinizi düşünüyorsunuz?

 

Bu romana başlarken hikâye ve karakterler hazırdı. Onları benim bulmam gerekmiyordu. Ama o hikâyeyi nasıl anlatacağımı bilmiyordum. Sanıyorum bu romanla geçtiğim eşik, nasıl sorusuna yanıt verme yöntemini bulmak ve dolayısıyla edebiyatta anlatma biçimlerine ilişkin belli bir yaklaşım geliştirmek oldu. Elbette bunun sonu yok. Yani genel bir doğru belirlemek hem gereksiz, hem de yanlış olur. Ayrıca, her hikâyenin “nasıl”ı kendinedir. Her hikâyenin nasıl anlatılacağına verilecek yanıt farklıdır. Ama o yanıtı bulma deneyimi kazanmış oldum. Bu deneyim eminim ki, gelecek romanlarda bana yol gösterecektir. Şimdi önümdeki yeni eşik “neyi” ve “kimin hikâyesini” anlatacağımla ilgili çalışmayı öğrenmekte.

 

-Kitapta baba-kız ilişkisi oldukça önemli…Sizce Eylül’ün hayatını şekillendiren bir ‘darbe’ de babasıyla olan ilişkisi diyebilir miyiz?

 

Romanın en önemli ayağı zaten baba-kız ilişkisi. Belki 12 Eylül rüzgârı dindiğinde, bundan yıllar sonra herhalde, romanın bu boyutu daha görünür olur. Çünkü oradaki baba-kız ilişkisinin bizi evrensel kavramlara ve insanın ortak meselelerine bağladığını düşünüyorum. Belki o zaman bir romanın asıl yapması gereken şeyi yapabilir Eşik, insanın özüne ilişkin sorularla bizi baş başa bırakmak… Geleceğe kalan bir şey varsa bu olacaktır bence.

 

-Kitaptaki ‘anlatıcı ses’, karakterler, olaylar ve zamanlar arasında geçişi oldukça kolaylaştıran bir etkene dönüşmüş. Bu sesi kullanma fikri nasıl gelişti?

 

Anlatıcı ses karakterlerden karakterlere geçerek hikâyeyi okura aktarıyor. Bir ruh gibi. Zaten her seferinde bir başka karakterin ruhundan izliyoruz hikâyeyi. Bunu yapmamın nedeni, yazar sesini olabildiğince yok etmek istememdi. Karakterlerin kendilerini anlatmasının önünde engel oluşturmaktan kaçındım. Karakterleri benim anlamam için de böylesi gerekliydi. Oyunculuk gibi düşünün. Oynadığınız kişi olamadığınızda kendinizi oynarsınız, üstelik her rolde değişmez bu, sahnede kendisini oynayan bir aktör olursunuz. Bunun olmaması için “aktör” olduğunuzu unutmanız gerekir diye düşünüyorum. Benim de bu romanın yazarı olduğumu unutup karakterlerimin kimliğine bürünmem, onların zihninin içinden bakmam gerekiyordu. Yoksa çokça karşılaştığımız örneklerde olduğu gibi, karakterlerin yerine kendisi konuşan bir yazar sesi duyardı okur. Anlatıcı ses romanın bir noktasından sonra ana karakterde sabitlendi. Çünkü bu romanın asıl meselesi Eylül’ün hikâyesini anlatmaktı. Eylül’ün algılayışını verebilmek ve bu algının gelişim seyrini yansıtabilmek için, aklının erdiği yaştan itibaren Eylül olmam gerekiyordu.

 

-Romanda mekan ve tarihin muğlak kalmasını neden tercih ettiniz?

 

12 Eylül bu roman için sadece bir konu. Bir malzeme. Aslında romanın meselesi çok daha evrensel. Çok daha büyük boyutlu, belki katmanlı. Bu aslında yaşadığımız 12 Eylül gerçeği açısından da böyle. Bence 12 Eylül dünya çapında olan büyük bir ideolojik dönüşümün Türkiye’deki yansıması. Dolayısıyla bu roman bir 12 Eylül romanıysa da ancak konunun evrenselliğini ve dünya çapında büyük bir ideolojik dönüşümün ürünü olduğunu anlatabildiği ölçüde yapabilir bunu. Hikâyenin örgüsü dışında, hikâyeyi “yer”e ve “zaman”a bağlayan iplerden onu kurtarmak bir parça da bunun ifadesi. Bu romanı o dönüşümün etkilerini bambaşka şekillerde ya da benzer olarak yaşayan, yerkürenin öteki ucundaki biri okuduğunda da aynı şeyleri hissetsin, düşünsün. Roman, yapmak istediğini ancak bu şekilde yapmış olacak. Yer ve zamandan bağımsızlık yalnızca 12 Eylül bağlamında değil, romanın öteki unsurlarını düşününce de önem kazanıyor; baba-kız çatışması, anne-kız ilişkisi, aile içinde siyasi parçalanma, bu parçalanmanın içinde çocuk, çocuğun gözünden büyüklerin dünyası, kaçaklık sorunu, ideolojik dönüşüm olayının kendine özgü özellikleri, yansımaları, bir kızın varoluş çabası, büyüme süreci… Bunlar da aslında dünyanın her yanında yaşanan şeyler. Üstelik benzer bir biçimde yaşanıyorlar. Bu meseleleri, tarih vererek, yer belirterek kurguladığım zaman bu roman bir anda, Türkiye’de belli bir dönemde yaşanmış, belli olayların bir çocuğun gözünden anlatımına indirgenmiş olacaktı.

 

-Türkiye’de kadın olarak var olabilmenin, birey olabilmenin izini bu kitapta sürebiliyoruz. Sizce Eylül’ün mücadelesini Türkiye’de kadın sorunu açısından ‘okumak’ mümkün mü?

 

Bence her romanı her açıdan okumak mümkündür. Bu tümüyle okur ile yapıt arasındaki bir ilişki. Benim yazarken bilinçli olarak yapmadığım şeyleri okur görebilir. Bunu okur buluşmalarında yaşadım ve çok da ilginç bir deneyim oldu benim için. Kendi yazma sürecime yönelik bir keşif yaşadım okur sayesinde. Bu buluşmalarda sizin dediğiniz özelliğe dikkat çekenler oldu. Bu da benim için şaşırtıcıydı. Ama o gözle dönüp baktığımda onlara hak verdim. Umarım ki, benim ve sizin de farkında olmadığımız daha pek çok okuma yapmak mümkündür. Bu özelliğe sahip eserler her okurda çoğalıyor demektir çünkü.

 

-Roman yazmaya devam etmeyi düşünüyor musunuz? Yeni projeleriniz neler?

 

Roman yazmaya başlamak nasıl bir “proje” değilse, devam etmek de öyle değil bana göre. O yüzden yeni projem yok. Ama ikinci roman için çalışıyorum ve yazmayı elbette sürdüreceğim…

 

Cumhuriyet Kitap, 10 Mayıs 2012, Söyleşi: Sibel Çorbacıoğlu

 

 


Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.