“Edebiyat fazlalıkları atarak hayatı anlaşılabilir hale getiriyor”

Romanlar üzerine yapılan konuşmalarda hep şu duyguya kapılıyorum, yazar romanı yazdı, artık ondan onu açıklamasını istememeliyiz. Sizin romanınızda bunu daha da çok hissettim, çünkü yazılanlar ne bir eksik, ne bir fazla. Siz sanki bunun için çok özel bir titizlik göstermişsiniz…

Edebiyat zevkim söz konusu olduğunda bir yanda, senelerdir takip ettiğim, neredeyse bir peçeteye bir şey yazmış olsa onu okuyacağım yazarlar var. Mesela Thomas Mann. Mann aslında çok konuşan bir yazar. Kitaplarında da çok anlatıyor, kitapları üzerine de çok anlatıyor. Öteki uçta da benim, diğer sevdalandığım yazar Thomas Bernhard var. Ben bu iki uçta savrulan bir insanım. Ama neyse ki işin çok konuşma kısmını özel hayatıma transfer edip, roman yazarken daha ekonomik olmayı tercih ettim. Bunun şöyle bir etkisi oluyor, her kelimenin üzerine düşünüyor oluyorsunuz. Çok uzun yazıp çok atıyorum ben.

Yazarın sadece yazdıkları değil, bir de söylemedikleri değil midir zaten romanı roman yapan?

Evet tabii. Mesela bir cümle söylüyorsunuz, çok kısa bir cümle olabilir bu. Diyelim ki, bu kitabın girişindeki şu cümle: Şarkı, umudun içinden acıyı çıkarırken meydana gelen sürtünmenin sesidir. Bu cümleyi böyle bıraktığım zaman bir yandan okura müthiş bir gezinti alanı açmış oluyorum. Bir şey köpürüyor sanki. Ben onu bir paragraf, iki paragraf olarak da anlatabilirim, ama o zaman sanki aynı etkiyi yapmaz gibi geliyor bana. Çok fazla detaylandırırsam dil bir araca dönüşecek sanki. Halbuki ben dil de kitabın başlıbaşına bir kahramanı, hatta belki de baş kahramanı olsun istiyorum.

Çocuklar ve Canavarlar” aynı zamanda yazmak üzerine bir roman mıdır peki?

Evet, tabii ki. O çok öncelikli taraf. Hem kahramanlar yazmak üzerine düşünüyorlar, hem de yazının özgürleştirici yanından söz ediyorlar. Ben çeşitli biçimlerde kapatıldığım zamanlarda, bir tanesi askerlik, bir tanesi cezaevi, yazarak, insanın önünde ne büyük bir özgürlük alanı açabileceğini gördüm… Bu ülkeden bunaldığım zamanlarda, şöyle diyorum sık sık, Türkiye’den Türkçeye kaçtım. Bize bırakılmış tek alan orası, dil ve Türkçe. En ağır iktidar bile bize konuşma, dil yetimizi kullanma özgürlüğünü tanıyor, çünkü kitapta olduğu gibi, sorgulayabilmeleri için bile bizim dilimize ihtiyaçları var. Kitaptaki olay örgüsünün, dilin okur tarafından algılanışına engel olmasını hiç istemem o yüzden. Elden geldiğince, klasik olay örgüsü dediğimiz olayları geri çekmem bundan. Romandaki iki hikâyede anlatılan o çocukların yaşadığı trajediyi, maruz kaldıkları şiddeti, uyguladıkları şiddeti öne, komiser ile yazarın diyaloğunu geri çekerek çok daha popüler bir kitap da yazılabilirdi. Ama ben orada kolaya kaçacağımı düşündüm. O yüzden bu, dile sadakatimin kitabı diyebilirim.

Siz meseleyi bir tülün ardına saklayarak aktarıyorsunuz. Belki de bir üçüncü sayfa haberinden farkı olmazdı bunu yapmasaydınız.

Tabii. Bazı olaylar üçüncü sayfanın dili, psikolojinin dili ya da kriminolojinin diliyle anlatıldığında o olayın mağdurlarına ve faillerine bir haksızlık yapılmış oluyor. Hem onları nesneleştirmiş oluyoruz, hem de olayı sıradanlaştırarak geleceğimizi tehlikeye atıyoruz. Ben, yaşanan bu olayı, komiserin ve Sarp Kaya’nın beyinlerinde yol açtığı düşünce süreçleri üzerinden anlatarak, olayın tahribatını, şiddetini ve geleceğe dönük riskleri daha görünür kılacağımı düşündüm.

Romanda bir sorgulayan ile sorgulanan var. Bir süre sonra roller değişiyor. Yazar sorgulayan konumuna geliyor. Edebiyatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz?

İnanıyorum. Biz yaşadığımız hayatı, net gördüğümüzü söylesek de çok bulanık bir resmin içinden görüyoruz. Çok fazla mesaj alıyoruz. Kafamı sağıma çevirdiğim anda birdenbire arabalar, tabelalar, insanların üzerlerindeki kıyafetler… Bütün bunlar konuşuyor ve bize bir şeyler söylüyor sürekli. Büyük bir gürültünün içindeyiz aslında. Edebiyat fazlalıkları atarak, buradan ilk sorunuza da dönebiliriz, yani o fazlalıkları atmak o anlamda da çok önemli, edebiyat fazlalıkları atarak hayatı tekrar anlaşılabilir bir şey haline getiriyor. Bu bağlamda, anlamadan dönüştürmek mümkün olmadığı için, anlamaya hizmet ederek dönüştürücü etkisi var edebiyatın. İkincisi, yazarken çok kötü bir insan bile olsa kalemi eline alınca iyicilleşmeye başlıyor. İyi kelimesini yazının içinde kullandığı andan itibaren, kimse kendine kötülüğü yakıştıramayacağı için, yazar hep iyiliğin peşinde. Büyük bir adaletsizliği anlattığımız andan itibaren de, adaletsizliğin ne kadar acı verici, ne kadar insafsız bir şey olduğunu anlatmış oluyoruz. Bir gün bir adaletin mümkün olabileceğine dair bir gerçeklik beliriyor tekrar. Bir de yazarken de okurken de kişilerin en yakın gerçekliklerini etraflarına dizmeliyiz ki, o kahramanı anlayabilelim. Anlayabildiğiniz anda zaten affetmiş oluyoruz. Bunlar edebiyatın dönüştürücü etkisini ortaya koyuyor.

Dış dünyadaki kalabalıkları azaltmak dediniz. Peki ya iç dünyadaki kalabalıkları azaltıp, ona daha yakından bakmamızı sağlaması? Komiser diyor ki, “Dalmak, onun anlattıklarına dalmak değil, kendime dalmak gibiydi.”

Tabii. Karşımızdaki insana dalma, aynı zamanda kendimize de dalmak… Bu dalgınlık dediğimiz şey bize artık bahşedilmeyen bir şey. Dalmamıza izin verilmiyor. Yine daldın, deyip uyandırıyorlar. Dalan insan aslında potansiyel bir tehlike. “Ne düşünüyordun öyle?” deniliyor hemen. Bütün bunlar çok sıradan, hatta dostane şeylermiş gibi sunuluyor. Halbuki aslında müthiş bir tahakküm. Senin zamanına, senin kimliğine… Bir talim terbiye aslında o; ne daldın, ne düşünüyorsun, üzülme, boşver, dert etme… Belki de dert etme diyerek bizi kendi duyarsızlığına çekiyor olabilir. Niye dert etmeyeyim? Dert edeyim. O anlamda mesela Sarp Kaya o dalgınlığa çok ihtiyacı olan birisi. Dalmasına izin verilmeyen birisi. Aslında bir anlamda dalmanın ne büyük bir özgürlük olduğunu da fark etmiş birisi.

Romanda çocuklar var, paralel giden iki hikâye var, iki de ana kahraman var, Sarp Kaya ile komiser. Hikâye içinde hikâyesi olan bir roman. Bütün bu hikâyeleri ayıkladığımız zaman ne kalıyor elimizde?

Tamamıyla bir varoluş ve varoluş sıkıntısı. Varoluşun tekinsizliği ve güvensizliği meselesi de var. Bu güvensizlik zaman zaman uç noktalara kadar uzanabiliyor, herkesin bizi öldürebileceği bir dünyada yaşıyor olmamız mesela. Ya da en fazla kendimizi güvende hissettiğimiz yerlerin aslında nasıl tekinsiz yerler oldukları. Dilin ne kadar bizim üzerimizde etkisi olabileceği. İşin ilginç tarafı hepimiz, en varoluşundan memnun, kendiyle barışık bir insan bile, birisinin onu sarsmasına, onu şaşırtmasına çok teşne. Belki de aslında romana duyulan ihtiyaç da bundan.

Komiser ile yazarın karşılaşmasını, uyumlu ile uyumsuzun karşılaşması sanki. Var olmanın bir yolu da uyumsuzluk mudur?

Evet tabii. Çünkü aslında uyum dediğimiz şey bizim uymaya zorladığımız, dayattığımız, uydurduğumuz bir şey. Aslında o kadar uyumsuz bir şeyin içindeyiz ki. Şurada otururken bile, sosyal konumları, sınıfsal konumları bu kadar farklı insanlar görüyoruz… Bütün bunların olduğu bir toplumda yetişen bir insanın bir uyum araması… O uyumsuzluğun uyumunu nasıl kurabiliriz? Yazar bunu dille yapmaya çalışıyor. Diyor ki, çelişkinin fiziği yapıldı hep, çelişkisiz bir fizik yapmak mümkün mü? Bunu da işte sadece dille yapabiliriz. Dünya dışı bir fizik yazarak yapabiliriz bunu. Dünyaya bağlı olmayan bir fizik neyin fiziği? Ölümün fiziği. Sonuna doğru zaten hep ölüme davet ediyor. Uyumun reddiyle öyle bir uyumsuzluk noktasına gelebiliriz ki, orada zaten ölümle karşılaşacağız ve bu da belki sonsuz uyum olacak.

İki kardeşin annesi babanın şiddeti yüzünden intihar ediyor, ötekinde doğrudan baba tarafından öldürülüyor. Bu iki hikâyede de yalnızlaşan çocuklar var. Çocukların yalnızlığında babanın sorumluluğu nedir?

Aile denilen kurumun aslında müthiş bir yalnızlık olduğunu düşünüyorum. Bir o çekirdek ailenin toplum içinde, sistem içindeki yalnızlığı; bir de çekirdek aile içindeki insanların yalnızlığı. Bunun en bariz olarak görüldüğü yer de aslında çocukların durumu. Çocuk doğuyor ve o ailede karşılaştığı her şeye belli bir yaşa gelene kadar mahkûm. Çocuklar neler görüyorlar evlerde ama yine de ailelerinden ayrılmıyorlar. O kadar çok çocuk var ve o kadar az çocuk evden kaçıyor. Trabzon’da 9 yaşındaki kızını korkunç derecede döven babanın tutuklandığı haberinde dikkatimi çeken ve beni çoksarsan bir an vardı. O kız çocuğu babası tutuklanırken “acımadı bir yerim” diyordu. Mahkemede büyük bir ihtimalle tanıklık edecek ve eminim psikologları da acımadığına ikna edecek. Çünkü başka bir hayat bilimiyor, doğduğu andan itibaren bir rehine o. Hepimiz var olmak için birilerine büyük bir ihtiyaç duyuyoruz ve aynı zamanda varoluşumuzu birilerinin sarsmasını istiyoruz. Sanata duyulan ihtiyacın da bu olduğunu düşünüyorum, aşka ihtiyacın da bu olduğunu düşünüyorum.

Sarp Kaya’nın “Çünkü ben düşmanlarımı aslında edebiyatta affettim” cümlesi aslında aynı zamanda sizin de cümleniz. Yazar ne kadar var karakterlerin içinde?

Hepimiz bir yandan da birinci elden kişisel deneyimlerimizle yazıyoruz. Aslında bütün karakterlerde yazar var. Ama bir diğer taraftan da elimden geldiğince benden farklılaşması için çaba sarf ediyorum. Bir yandan da belki tam tersine, ben yazarken giderek ona benzemeye başladım. Belki ben şimdi Sarp Kaya oldum. Volkan’ın Romanı’nda böyle olmadı ama bu romanda romana başladığım gündeki Ahmet Tulgar ile romanın bittiği günkü Ahmet Tulgar arasında çok büyük bir farklılaşma olduğunu düşünüyorum.

Romanın çıkışı, cezaevindeki erkek çocuklara dönük şiddetin ve tacizinin ortaya çıkışına denk geldi. Romanı yazdıktan sonra nasıl yorumladınız bu olayı?

Gerek yakın tarihteki kötülüklerle yüzleşilmemiş olması, gerekse son 30 senede yaşananlar bu ülkede büyük bir masumiyet kaybına yol açtı. Masumiyet çok korkutuyor insanları. Kendilerinde olmayan bir şeye rastladıkları anda yok etmek istiyorlar. Bu olayın çocukların masumiyetine saldırı olduğunu düşünüyorum. Cinsel olarak objeleştirmenin de nedeni bu. Onlara makyajlar yapılarak düzenlenen yarışmalarda da aynı şey var. O masumiyete operasyonel müdahale var. Taş atan çocuklara yapılan şey de öyle. O taşı çok masumane atıyor o çocuk, sistem bunu görüyor ve oradaki masumiyete saldırıyor. Çünkü masumiyet aynı zamanda çok büyük bir güç. Masumiyetin yükünü, masumiyetin sorumluluğunu taşıyamıyor artık bu toplum. Bunun çok büyük bir hastalık olduğunu düşünüyorum. O masumiyetin tekrar kazanılması için edebiyata çok fazla ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.

Radikal Kitap, 23 Mart 2012

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.