“Romantizm dünyadaki egoizmin panzehiridir”

Tuna Kiremitçi’nin ismini kâh kültür sanat sayfalarında, kâh kitap eklerinde, çoğu zaman da magazin haberleri arasında gördük. Peki gerçekte neyle meşgul olurdu Kiremitçi? Müzisyen miydi, romancı mı, şair mi, yoksa yakışıklı ve çapkın bir genç adam mı? Kuşkusuz magazin dünyası onu bu son sınıfa yerleştirmek için az çabalamadı. Gerçi kendisi de son yıllarda geçmişine dönüp bakınca bir muhasebe yaptığını söylüyordu, açık yüreklilikle pişmanlık duyduğu şeyler olduğunu ifade ediyordu. Bu muhasebenin bir sonucu olarak belki de, şimdilerde bir romancı olarak var olmak kararlılığında. Belki bu biraz da ondan bağımsız işleyecek bir süreç. Kalıcı olanın yapıt olduğu düşünülürse özellikle… Biz de Kiremitçi’nin karar kıldığı noktada durup, oradan baktık… Haliyle söyleşi de edebiyat ve özel olarak da onun edebiyatı üzerine odaklandı. Böylece, Tuna Kiremitçi’nin aslında neyle “meşgul olduğunu” daha iyi görmemizi sağlayan bir söyleşi oldu kanımca… Tuna Kiremitçi denilince vazgeçilmez olan alana, aşka ve insan ilişkilerine de değindik tabii. Belki de bu edebiyatın olmazsa olmazıydı…

 

 

Siz de yaşamışsınızdır mutlaka, okur tepkileri çok ilginç oluyor. Aynı kitabı okuyan birisi, dili çok kötü hiç akıcı değil, okumakta zorlandım derken, bir başkası dili harika, su gibi okudum diyebiliyor. Bu iki uç tepkiyi neye bağlıyorsunuz?

 

Bunu söyleyenler ne okuyorlar acaba? Son okuduğu şeyin ne olduğuna bağlı aslında. Spor sayfası okuduktan sonra senin romanına geçmişse zorlanmış olabilir tabii. Ben de ilk “Git Kendini Çok Sevdirmeden” çıktığından beri bir tarafta bu ne böyle konuşma diliyle roman yazmış diyenler vardı, bir tarafta ne bu böyle şiir gibi roman yazmış, bir türlü okunmuyor diyenler vardı. Kimseyi memnun edemiyorsun yani. Her roman sadece senin seyretmen için çekilen bir film. Sadece yerli dizi seyreden birisiysen ona göre çekiyorsun. Tarkovski seyreden birisiysen ona göre. Romanın güzel tarafı da bu zaten. Her defasında yeniden hayal sineması olarak herkesin zihninde canlanması.

 

Roman okuduğumuzda kendi sahnemizi kuruyoruz, karakterleri bile farklı farklı hayal etme özgürlüğümüz var.

 

O yüzden işte uyarlamalar hayal gücümüze tecavüz oluyor aslında. Bugün Beren Saat’i düşünmeden Aşk-ı Memnu okuyamayız. İsabelle Huppert Madame Bovary’yi oynadı, Sophie Marceau Anna Karenina’yı oynadı. Şimdi bu kahramanları düşününce o oyuncular geliyor aklımıza. Kendi Anna Karenina’mı kaybetmiş oldum. Sinema böyle totaliter bir şey, hayal gücümüzü iğdiş eden bir şey. Buna karşılık edebiyat hep hayal gücümüze seslenen bir şey. Bu yüzden görselliğin böyle güçlü olmasına rağmen kitapların hâlâ var oluyor olmasının garantisi bu bence. Bu ihtiyaç bitmiyor çünkü.

 

O zaman siz roman bitecek sözlerine katılmıyorsunuz?

 

Yüzyıldır var bu iddialar. Sinema çıktığından beri var. Ama romancılar uyanıklık edip sinematografik romanı icat ettiler. Artık 19. yüzyıldaki gibi roman yazamayız dediler. Roman sanatının biçim değiştirmiş hali oldu. Beş sayfa süren betimlemeler yapamıyoruz artık Balzac gibi, çünkü biz de sıkılıyoruz, sinemada o betimleme üç saniye sürdüğü için okur da sıkılıyor. Betimlemeleri daha sinemasal hale getiriyor yazar bunun için.

 

Hepimiz Birilerinin Eski Sevgilisiyiz”de İngilizcede love sözcüğünün aşk ve sevgi için kullanıldığını, Türkçede bu iki kavramın ayrıldığını söylüyorsunuz. Aşkı Türkçede ayrı bir sözcükle ifade etmemiz, hatta sevgiden daha güçlü bir sözcükle bunu yapmamızı neye bağlıyorsunuz?

 

Bu, Batılıların daha rasyonel olmasından kaynaklanan bir şey. Kontrolsüz romantizm romantizm değildir Batılılar için. Onlara love yetmiş bu yüzden. Ama bizim için zaten aşkın anlam ve önemi, bilinci devreden çıkaran bir şey olması. Âşık olduğumuz zaman bilincimizi kaybettiğimizi düşünüyoruz ve bundan dolayı mutlu oluyoruz. Kendimizi tabiata dönmüş gibi hissediyoruz bilinçsiz kalınca. Batılı böyle bir haz yaşamaktan korkar bence. Aklın himayesinde yaşayabilir ancak… Bizde şiirin daha hâkim olması, onlarda romanın hâkim olması da bundan belki. Onlar daha matematiksel olarak değerlendiriyor aşkı. Roman daha analitik bir sanat sonuçta. Ama şiir daha organik, o da bize daha çok uyuyor.

 

Sizin üzerinize yapışmış bir imaj var. Aşk üzerine yazan adam imajı. Bir röportajınızda itiraz ediyorsunuz buna. Kim demiş sadece aşk üzerine yazdığımı diyorsunuz…

 

Ve kim aşk üzerine yazmamış ki? Aşk şiiridir bütün şiirler zaten. Âşık olmayan adam niye şiir yazsın ki? İçinde o aşkı taşıdığı zaman insan yazabilir, istersen kuantum fiziği üzerine yaz, istersen bilimkurgu romanı yaz… Bence günümüzde bir insan edebiyatla uğraşıyorsa içinde aşk olduğu ve romantik olduğu için uğraşıyordur. Ama romantizmi dar manasıyla da almayalım. Romantizmi çiçek böcek edebiyatı olarak görürsek çok aptal bir şey tabii ki. İttihat Terakki üzerine okuyorum son zamanlarda. Mesela bence bu da çok romantik bir harekettir. Başarıları da oradan kaynaklanır, çöküşleri de… Mustafa Kemal de çok romantik bir figürdür. Geniş anlamıyla baktığımız zaman aslında romantizm dünyadaki egoizmin panzehiridir. Biz bugün egoist olmaya zorlanıyoruz. Durup kendi ruhumuzu bekleyecek zamanımız olmuyor. Bu romantizmi kaybetmiş olmamızdan dolayı içimizde oluşan boşluğu da ya fanatik dindarlıkla, ya da dejenere aşırılıklarla kapatmaya çalışıyoruz. Bu yüzden romantizme ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Sadece kadın ile erkek arasındaki romantizme değil, insanlığa karşı duyulacak, dünyaya karşı duyulacak romantizme de ihtiyacımız var. Bütün bunlarla beraber düşünecek olursak, evet ben bir romantiğim, sen de bir romantiksin. Zaten öyle olmasa romanla uğraşmayız. Ben mesela Murat Menteş’in de çok romantik olduğunu düşünüyorum. Bir tane bile aşk romanı yok ama bence çok romantik bir insandır. Bu dünyadaki en romantik film ne diye sorarsan Soysuzlar Çetesi’dir derim. Film Tarantino ile sinema sanatı arasındaki delice aşk üzerine kurulu bir filmdir çünkü.

 

30 yaşında âşık olmaktan vazgeçiyoruz diye yazmışsınız.

 

Akıllanıyoruz çünkü… İnsanlar artık o kadar çok yaralanıyorlar ki 30 yaşına kadar, korkmaya başlıyorlar âşık olmaktan. Kadınlar 50 yaş üzeri erkeklerde güvenlik arıyor. Erkekler 20 yaşındaki kızlarda cinsellik aramaya başlıyor. İkisinde de âşık olma riski yok. Âşık olamayacakları bir fanus yaratıp onun içerisinde akıllı fikirli insanlar olarak yaşamaya devam ediyorlar. O zamana kadar ki yaralanmışlıklardan kaynaklanan bir şey. Bir daha yaralanmaya cesaret edemeyeceklerini düşünüyorlar.

 

Siz de âşık olmaktan vazgeçmenin bir tür ölüm olduğunu söylüyorsunuz…

 

Mecazi anlamda ölmektir evet. Bir sürü duyunu kurban ediyorsun, bastırıyorsun, kullanılmaz hale getiriyorsun, iğdiş ediyorsun kendini bir anlamda. Âşık olmak da dirilmek oluyor o zaman… Ama insanlar yaralanmaktansa zombi olarak yaşamayı tercih edebiliyorlar.

 

Köşe yazılarınızda da, romanlarında da insan ilişkilerine odaklanıyorsunuz. Etrafınıza böyle baktığınızı bu konuşmamızda da görüyorum ben. Belki de bütün romancıların bakması gereken şey insan ilişkileri…

 

Empati üzerine kurulu bir şey roman sanatı. Karşımdaki insan olsaydım ne yapardım? Roman bizim müthiş entelektüel düşüncelerimizi anlatmamız için icat edilmiş bir şey değil. İnsan ilişkilerinin anlatılması için geliştirilmiş. Siyasi ve entelektüel bir fikrimiz varsa da bunlar üzerinden söylemek zorundayız. Aksi takdirde makale yazmamız daha doğru olur. Empati yeteneği sadece yazarlar için değil herkes için önemli. Edebiyatın da mesela bir tane faydası varsa o da bu. Empati kazandırması. Bu yeteneğe sahip insanlar iş hayatında da daha başarılı oluyor.

 

Evet, dünyanın öteki ucunda benden çok farklı bir hayat var. Acısı, mutluluğu her neyse, beni ilgilendirdiği için roman okuyorum. Bir yandan da, ne kadar farklı bir hayat olursa olsun okuduğumun beni etkileyebilmesinin bir nedeni benim onda kendimden de bir şeyler bulabilmem.

 

Jung psikolojisinde vardır, kolektif bilinçaltı. Sonuçta biz çok farklı gibi gözüksek de çok derinde bir yerde birbirimize görünmez bağlarla bağlıyız aslında. Aynı çağda yaşamamızdan dolayı bağlı olduklarımız var, aynı kültürde yaşadığımız için bağlı olduklarımız var, kendi içimizde derine gidersek belki ortak noktalara o kadar çok dokunabiliyoruz. Doğru, bir taraftan insanlara dönük bir empati çabası, bir taraftan da kendi içine doğru korkmadan dalabilmek belki. Böyle düşünmemiştim ama gerçekten ilginç. Bir taraftan arzın merkezine seyahat eder gibi kendi çekirdeğine doğru gitmek… Bir taraftan da başkalarının yerine kendini koyabilmek… Unutmayalım bunu.

 

Bir röportajınızda soruyorlar, bir edebiyatçının toplumsal sorumluluğu var mıdır, siz diyorsunuz ki, edebiyatçının tek toplumsal sorumluluğu iyi yazmaktır…

 

Evet, orada çok snop bir laf olmuş. Şimdi o kadar arkasında durabileceğim bir laf değil. Tabii ki var, onun dışında toplumsal sorumluluklarımız da var. Memleketin hali bir noktadaysa durduğun yeri belli etmen lazım.

 

Çok klasik bir hikâyedir, baba der ki mühendis ol, çocuk der ki hayır müzisyen olacağım, tiyatrocu olacağım, yazar olacağım… Sizin babanızla aranızdaki çelişme iki sanat arasında. Babanız yazar olmanızı istemiş, siz müzisyen olmayı.

 

Babam kitapsever bir adamdı. İnsanın kendisini yazarak ifade etmesine çok kıymet verirdi. Biz de kardeşimle kendimizi ifade etmeyi öğrendik bu sayede. Ama yalnız bir iş tabii yazmak. 15 yaşında bir delikanlı için çok seksi değil. O yaşta sosyalleşmek istiyorsun tabii. Bir de 12 Eylül sonrası çocuklarıyız, örgütlenme diye bir şey yok. Sosyalleşmenin en güzel yolu müzik grubunda çalmaktı o zaman. O da bir örgüt. Çıkıyorsun, eylem koyuyorsun, konser veriyorsun. Karşı cinsle yakınlaşabiliyorsun.

 

Şiir yazdınız, romanlarınız var, müzikle uğraştınız… Bir röportajınızda öykü yazmayı denemek istediğinizi söylüyorsunuz. Şunu düşündüm, acaba Tuna Kiremitçi’nin içinde her şeyin tadına bakmak isteyen bir çocuk mu var?

 

Maymun iştahlı!

 

Maymun iştahlılık değil aslında. Daha çok bir merak. Deneme isteği.

 

Sanatı karşılıklı ilişkiler içinde bir bütün olarak düşünmeyi seviyorum. Bu yüzden de çok yerden beslenmeye çalışıyorum. Şiirle uğraştığım dönemde gerçekten 24 saat şiir düşünmeyi becerebiliyordum. Okuyarak ve yazarak. Bu, Türkçenin imkânlarını keşfetmemi sağladı. Roman yazmaya da aslında sinema okulunda öğrendiğim senaryo bilgisi ve şairlerden öğrendiğim Türkçe bilinci sayesinde cesaret edebildim. Romancılık biraz haberdar olmayı gerektiriyor aslında başka şeylerden. Ben müzisyen olmadığımı biliyorum. Ama müzikle uğraşmaktan da heyecan duydum hep. Risk almayı seviyorum. “Git Kendini Çok Sevdirmeden” o yılın en çok satılan kitabı olmuştu ama ben onu klonlamayı düşünmedim sonraki romanlarda. Hep başka bir şey yapmaya doğru gittim. Öykü de şu anda en riskli şey… Ama konu bütünlüğü içerisinde yazılmış öykü kitapları vardır. O tarz bir şey şekillendirmeye çalışıyorum kafamda.

 

Sizinle yapılmış röportajlarda genellikle kendi serüveninizden açık yüreklilikle söz ediyorsunuz. Eserlerinize de yansıyor bu serüven. Bunu genellikle olumsuzlar edebiyat dünyası. Bu bir edebiyatçının aslında o kadar da yetenekli olmadığını mı gösterir? Edebiyatta Hayatından beslenerek bir şey yazmak daha mı kolaydır sizce?

 

Hayattan beslenerek bir şey yazmamak mümkün değildir aslında. Ortaçağ’daki fasulye yetiştiricileri üzerine bir roman da yazsan kendi hayatında yaşadıklarınla yazacaksın onu. Gene kendinden parçalar koyarak yazacaksın. Oradan kaçılabileceğini sanmıyorum. Ama artık yazdıklarım ile yaşadıklarımı ayıracak kadar profesyonelleştiğimi söyleyebilirim. Bir karakter yaratırken o ben olmuyorum artık.

 

“Aydınların tutuculuğu başka hiçbir şeye benzemiyor. Burası aydınların halktan daha muhafazakâr olduğu tek ülke” diyorsunuz.

 

Bizim aydınımız için bir lobiye kapılanıp onun içinde kendini var etmektir önemli olan. Gerçekte ne düşündüklerini söylemezler.

 

O yüzden belki sanat eleştirisi yok.

 

Tabii… Eleştirinin olmayışının sebebi bunun müessesesinin olmayışı. Normalde bunu akademilerin yapması lazım. Irmak Zileli roman yazdığı zaman, gerçek işi bu olan, bundan maaş alan, titri olan insanların o romanı analiz edip eleştirisini sunmaları lazım. Ben 10 yıldır roman yazıyorum, üç ya da dört kez başıma geldi böyle bir şey. Halkınsa bir lobiye kapılanma derdi yok. Samimiyetle Aslında aydın da dememek lazım, onlar entelektüel. Aydın olmak yalnızlığı yönelebiliyor kendi kalbindeki görüşe ya da kişiye doğru. göze alabilmek demek. İşte Halit Refiğ! Öğrencisi oldum ben onun. Pek çok fikrine de karşı çıktığım, kendisiyle tartıştığım olmuştur. Ama gerçek bir aydındır. Çünkü klişelerin, lobi hesaplarının içinde kalmadan kendi fikrini söylemek, yalnızlığı göze alma cesaretini göstermiş. Cemil Meriç gibi, İdris Küçükömer gibi, Kemal Tahir gibi, Attilâ İlhan gibi… Hepsi fikri hür vicdanı hür insanlardı.

 

Bu insanların bir ortak özelliği de galiba parayla olan ilişkileri.

 

Evet, doğru… Çok doğru. O lobiciliğin temelinde de zaten üç kuruş menfaat sağlayabilir miyim sorusu var. Böyle hesaplar işin içine girince birinin orijinal bir laf etmesini bekleyemezsin zaten.

 

Bir yazarın hakkını verecek olanın zaman olduğunu söylüyorsunuz…

 

İnsan ölünce yazar olur. Çünkü biz yaşadığımız sürece birileriyle rekabet halindeyiz. Objektif olarak değerlendirilmemize imkân yok o yüzden.

 

Bir de galiba yazıldığı zamanın gölgesi de düşüyor kitapların üzerine… Zamanın özelliklerine bağlı olarak çok fazla değerlendirme yapılıyor. Demek ki kitaplar da özgürleşecek 30 yıl sonra.

Aslında doğru cümle bu, kitaplar da özgürleşecek…

CBRL Dergisi, Mart 2012

Tagged with →  
Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.