Tiyatro empati kültürünün mabedidir…”

Metin Akpınar deyince akla hiciv gelmiyorsa ne gelir ki? Onun toplumsal eleştiri içeren skeçlerini kâh tiyatro sahnelerinde, kâh televizyonda az izlemedik… Türkiye’de kabare tiyatrosu denilince ilk akla gelen iki isimden biri. Öteki de zaten, birlikte oynadığı Zeki Alasya. Her ne kadar Türkiye’de kabare tiyatrosu kalmadıysa da, o işini yapmaktan hiç vazgeçmemiş bir tiyatrocu. Çağın gereklerine uyup dizi çektiği de oldu. Şimdilerde TRT Müzik’te fasıl programı yapıyor. Çünkü ilk tutkusu tiyatro ise, ikinci tutkusu musiki… Kendisiyle röportaja gittiğimizde de işte o programın hazırlığı içindeydi. İçeriden bir fasıl ziyafetinin sesleri geliyordu. Metin Akpınar’la neredeyse 50 yılı bulan sanat yaşamından bugüne kalan düşünceleri konuştuk… Sanat üzerine sohbet ettik.

 

 

Metin Akpınar’ın sanat hayatının seyrini yakından biliyoruz… Ama asıl merak ettiğimiz o sanatın yaşamının arkasındaki düşünce dünyası…

 

Şu ana kadar aşağı yukarı 38-40 tane oyunumuz oldu, Devekuşu Kabare Tiyatrosu olarak. O zamanlar audio kasetler vardı. Ses kaydı yapıp onu yayabiliyorduk. Görsel malzememiz yoktu. Çünkü video yoktu. Video çıkar çıkmaz biliyorsunuz düğün salonlarında başladı, damatlar, gelinler… Onlardan birini getirmiştim tiyatroya bir matinede. İnsanlığın Lüzumu Yok diye bir oyunumuz vardı Kandemir Konduk’un. Onu kaydettik. Hoşumuza gitti. Akşama profesyonel bir kameraman getirdik, Kaya Ererez, çok iyi bir kameramandır. Böylece ilk video kaydımız oldu. Ben o zamana kadar karşımda hep Zeki’yi görüyordum mesela, böylece kendimi ilk kez gördüm. Böyle altı oyunumuzun görsel malzemesi oluştu. Ötekiler yok. Biz şimdi hem görsel malzemesi olanlardan, hem sadece ses kaydı olanlardan bir kolaj yaptık. 10 Şarkı, 10 Dans, 10 Oyun diye bütün oyunu toparlıyoruz, Deve Kuşu Deve Kuşu olacak ana şemsiyesi, alt başlığı da, Dün, Bugün, Yarın olacak. Yani bizim yaptığımız olaylar, onların bugünkü hali… Örneğin bir Vatan Kurtaran Şaban var ise, o zamanki kültür müsteşarıydı, bugün AKM’nin yıkılışı, Emek sinemasının yıkılışı var…

 

Metin Akpınar deyince sizin toplumsal meselelerle ilişkiniz hiçbir zaman kopmadı bugüne kadar.

 

Sanat olayının en kısa tarifi, doğa-insan, insan-toplum ilişkisidir. Tiyatronun en kısa tarifi, insanı insana insanla anlatma sanatıdır. Bunun ikisini birleştirirsek, o zaman bir sanatçının niye doğayla ve dolayısıyla bireyle ve toplumla ilgisi olduğu ortaya çıkar. Zaten yoksa, bence o sanatçı diye sınıflandırılacak bir sınıfa girmez, başka bir şey olur. Mutlaka öyle olması gerekir diye düşünüyorum, öyle de yetiştim. Ben İstanbul Aksaray’da doğdum, 1941’de, seferberlik yılları. 34 yaşıma kadar da orada kaldım. Orada benim edindiğim kültür, soluduğum ekonomik hava, orta ve ortanın altı seviyeydi. Bu insanların iradeleri dışı ezildikleri ve sömürüldükleri kanaatindeyim, babam dahil. O yüzden daha sol tandanslı düşünen bir insanım. Mutsuz kalabalıkların mutluluğu üzerine fikir üreten bir insanım. Toplumsal olaylarla, ülke yönetimiyle, politikayla, dünya ile hatta biraz uçarak evrenle çok uğraştım. Son zamanlarda tespit edilen bir şey var, evrenin yayılışı hızlandı. Bakalım bu başımıza ne getirecek şimdi. Big bang ilk patlama biliyorsunuz, çok küçüktü, çok yoğundu, çok sıcaktı ve patladı diye yorumluyoruz biz onu. Aşağı yukarı 14 milyar yıl önce. Bu belli bir hızla yayılıyor, bu hızda bir artış var. Kara delik mi çekiyor, paralel evrenler mi devreye girecek, buraları bilemiyoruz. Ama bir değişiklik var. Bu çok önemli bir şey. Bir hikâye, aynı hızla geri dönecek yayılma. Belki kıyamet denilen o. Galaksinin, ya da içinde bulunduğumuz samanyolunun bir kara delik tarafından yutulması olabilir. Zaten çekilen resimlerde kara delik ortada müthiş bir kuyu gibi duruyor, biz etrafında dönüp duruyoruz.

 

Böyle düşününce Türkiye’de yaşanan hikâyeler insanın gözüne çok küçük görünüyor…

 

Çok doğru düşünüyorsunuz. Makro Kosmos ile Mikro Kosmos… Bence ikisinin birbirinden farkı çok azdır. Makro da düşünseniz, mikro da düşünseniz… Bunlarla uğraşınca o zaman tabii dünyayla da, dinle de, politikayla da, ekonomiyle de ister istemez ilgilenmek zorunda kalıyorsunuz.

 

Türkiye’de sanat yapmanın buna bir artı katkısı olduğunu düşünüyor musunuz? Türkiye’nin özgün koşulları elverişli bir ortam yaratıyor mu?

 

Şüphesiz. Tiyatro evrensel değildir, ulusaldır çünkü dille bağlı. Sizin folklorunuz, sizin kültürünüz başkaları tarafından bilinmez. O zaman üreteceğiniz espriler de evrensel değil ulusaldır ve yöreseldir. O yüzden ben bu işi ülkemde yapmaktan çok mutluyum. Bazen sorarlar, yeniden dünyaya gelseniz ne isterdiniz? Aynısını isterdim ben! Geçtiğim yerlerden de, yaptığım işlerden de memnunum. Sadece daha iyisini yapmaya çalışırdım…

 

Farklı olarak ne yapardınız?

 

Kabare tiyatrolarına Türkiye’nin ihtiyacı olduğunu düşünüyorum ama bugün hiç yok.

 

Neden yok?

 

Bilmiyorum. Daha çok para kazanmak belki daha kolay oldu. Uluslar arası sermayenin ya da başka tanımlayamadığımız iyi saatte olsunların, ülkeler üzerindeki baskıları üç ayaklıdır. Birincisi askeri ayaktır, ikincisi ekonomik hayattır, üçüncüsü kültüreldir. Uluslar arası sermaye ve iyi saatte olsunlar bizim kültürümüzü de yönlendiriyorlar. Müthiş bir baskı var. Bunun en bariz günlük örneği, siz washington portakalı biliyorsunuz, finike bilmiyorsunuz… Washinton sonra çıktı. Washington’un portakalı mı olur? Benim bildiğim beyaz sarayı olur. Yıllarca yediğimiz Rus salatası oldu Amerikan salata. Amerika… Amerika… diye marşlar öğrendik. 1951’de Nato’ya girebilmek için Kore savaşlarını kabul ettik, şehitler verdik. Bu kültürel baskı, bizim kültürümüzü de etkiliyor. Mesela ona karşı bir şey yapabilmeyi çok isterdim.

 

Kabare tiyatrosunun yerini sit-com mu aldı?

 

Sit-com durum komiği demektir. Bizim geleneksel tiyatromuzda durum komiği vardır. Biz ona masa altı komiği deriz. Mesela beyefendi eşine yalan söyleyerek bir arkadaşının öldüğünü söyler. Der ki, ya Ahmet öldü, onun cenazesine gideceğim, bir takım çamaşır hazırla. Aslında ihanet ediyordur, başka bir hanımefendiyle buluşacaktır. Öldü denilen adam Ahmet bey evine gelir. Nerede bizim Ali der, karısı senin cenazene gitti der. Ay ben öldüm mü der adam. Şakalaşırlar. Ali bey döneceği sırada Ahmet dolaba girer, beyefendi gelir. Kadın sorgular. Nasılsın, nasıl geçti? Vallahi çok kötü, cenaze işte, üzüldük ağladık, annesi çok kötü harap oldu falan… Sonunda Ahmet Bey dolaptan çıkar. Bu işte masa altı komiğidir. Amerika’nın sit-com formatına çok karşı değilim. Ama bizim televizyonlarımızda 20 dakikalık olan 1,5 saat yayınlanınca ona karşıyım. Hem çalışanlar açısından, hem izleyenler açısından…

 

Durum komiği olmaktan da çıkıyor o zaman…

 

Tabii. Buna benzer stand up komedi de öyle. Ayaküstü komik demek. İki üç espriyi yapılıp bitirilecek. Bunun için çok zeki olmak ve iyi konuşmak gerekiyor.

 

Günlük yaşamınızda da mizah var mıdır sizin?

 

Vardır. Beynini öyle işleten bir adamım. Ama her gülmecenin altı trajedidir aslında. Durum aslında trajikomiktir. Biz onun sadece komik tarafını anlatırız, insanlar buna gülerek, eğlenerek öyle olmamaları gerektiğini öğrenirler. Bu yanlışlıkları siz yapmayın mesajı veririz.

 

İroni aslında…

 

İronide alay etmek de var. Olaya başka açılardan yaklaşmak. Acı da var tabii. Zaten genelde sanat eserleri hem estetik haz verir, o zaman güzel olur ama estetik acı da verir. Kesilmiş bir kelle görürsünüz, kanları akıyordur, damarları bile gözükür, müthiş bir sanat eseridir ama insana acı verir. Eğer estetik haz duyuyorsanız bir sanat yapıtından, o sizi çerçeveden başka yere götürüyorsa, o size yaşam sevinci verir. Eğer estetik acı veriyorsa, o zaman da yaşama direnç kazandırır. Olumsuzluklara karşı direnmeyi öğrenirsiniz. Sanatçı, söyleyecek sözü varsa bunu isterse kağıda yazar, roman olur, öykü olur, deneme olur; isterse tuvale yazar resim olur; isterse notaya döker müzik eseri olur; isterse bina yapar mimari olur… Bir tek tiyatro bunlar içinde buza yazı yazmaktır. Eriyince gider.

 

Ama sizin toplam yaşamınıza baktığımızda buza yazı yazdı diyemeyiz…

 

Niye diyemeyiz? Tiyatro bir tür mabeddir. Empati kültürünün mabedidir. Empatiyi insanlara anlatmak için kurulmuş bir mabeddir. Oraya gelen sahneye baktığı zaman sahnedeki olayla özdeşleşir. Eğer sahnedeki kişi kahramansa onu örnek alır. Sahnedeki komikse, ben böyle olmayacağım der, hatta yanındakinin öyle olduğunu düşünür. Bu mağbede gitmeyi düşünmek bile eğitimin ilk basamağıdır. Tiyatroda çekirdek çitlememeyi öğrenmek bile bir eğitimdir… Uyarırız yütfen çekirdek getirmeyiniz diye…

 

Şimdi ona cep telefonları eklendi.

 

Evet, cep telefonları da ayrı bir şey… Kaydediyorlar her şeyden önce. Birbirleriyle paylaşsa neyse, internette yayılıyor. Bu internet çok acayip bir şey, bugün benim öldüğümü ilan etmişler mesela!

 

Bir arkadaşınız yapmış olabilir mi, karısına yalan söylemek için…

 

Mümkündür! Çok zampara arkadaşım var!

 

Peki, Haldun Taner’in oyunlarını sahnelediniz. Onu analım mı biraz?

 

Tabii. Memnuniyetle. Haldun Taner bir kültür kumkumasıdır. İki dili ana dili gibi bilir, Türkçe dışında. Birini de gayet iyi bilir. Hem dramaturji, hem ekonomi okumuştur. İkinci Dünya savaşı sırasında Almanya’da eğitilmiştir. Ülkesi için de çok ciddi işler yapmıştır. Bunlardan biri köşe yazarlığıdır. Hikâyeleri müthiştir. Ve tiyatro oyunları meşhurdur. Bugün Türk tiyatrosunda başyapıt sayılabilecek iki seer onun imzasını taşır; Keşanlı Ali Destanı ve Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım. Bu ikisi başyapıttır. Tabii satir yazdığı için, sosyal hiciv yapabilen bir beyindir. Gözden kaçan özelliği poetikasıdır, şiiriyetidir. Haldun Taner metinleri şiirdir, nazımdır.

 

Onu sahneye taşıyan bir tiyatro sanatçısısınız. Onunla halk arasında köprü olmak bu bir nevi…

 

Ben İstanbul Aksaray’da doğdum büyüdüm, Ahmet Gülhan Kadıköy Uzun Hafız’da doğdu büyüdü, Zeki Alasya gene Aksaray’a çok yakın Şehzadebaşı’nda doğdu büyüdü. Biz mahalle çocuklarıyız. Haldun Bey, Mühürdar, Modalı. Daha rafine bir popülasyon. Bu ikisinin birleşmesinden çok güzel bir ortaklık çıktı. O ortaklık büyük popülasyonu yakaladı ve kabare tiyatrosu o yüzden büyük kalabalıklara seslenen ciddi bir tiyatro oldu. Bir dönem biz şehir tiyatroları ile devlet tiyatrolarının toplam biletinden daha fazla bilet satıyorduk.

 

Geleceğe baktığınızda bundan sonrasını nasıl görüyorsunuz, kendi adınıza?

 

Ben 71 yaşındayım. Son zamanda Türkiye’nin içindeng eçmekte olduğu duruma bakınca bu yaşadıklarımıza müstahak olmadığımızı düşünüyorum. Biri bana haksızlık yapıyor. Ben gene kendi alanımda bir şeyler yapmak zorundayım. Gene sanat alanında üreteceğim ne varsa, iletişim araçlarının hepsini kullanarak kendimizi anlatmaya çalışacağız.

 

Siyaset, hayatınızda nasıl bir rol oynuyor?
Kabare tiyatrosu hiciv tiyatrosu olduğuna göre siyasetin dışında düşünülemez. Ancak sosyal demokratlardan çok teklif aldım. Ecevit’ten iki kez aldım teklif. Tiyatroyu bırakmaya kıyamadım. Daha doğrusu halkımın Metin Akpınar’ına kıyamadım. Bir de oralarda yalnız olununca bir şey yapılabileceği düşüncesinde değilim. Aktif politikaya bu nedenlerle girmedim.

 

Musiki?
Musiki de benim eğitimini aldığım bir şey değil ama çok seviyorum. Ben o seslerle büyüdüm. Hafız Burhanettin Efendi’ler, Hafız Yaşar’lar, Hafız Kemal’ler, Deniz Kızı Eftalyalar… Kulağımda hep o nağmeler var. Bizim çocukluğumuzda tek iletişim aracı radyoydu. Altı lambalı bir radyomuz vardı. O da 71 yaşında. Doğuduğum zaman almış babam. Ömrümüz onun başında geçerdi. Zeki Müren radyoda ilk okuduğu zaman tartışılmıştı, beyefendi mi hanımefendi mi diye… Bu işi iyi bilenlerle hep beraber oldum. Safiye ablayla şarkılar söyledim. Bunlar hep bir doluluk yarattı. Nota okuyamıyorum.

 

Kulağınızdaki o nağmeler tiyatroya nasıl bir katkıda bulundu?

 

Müthiş! Ben her oyunda mutlaka bir şarkı patlatırım mesela. Şimdi TRT Müzik’te bir müzik programı yapıyorum. Orada biraz kurdumu döküyorum. Klasik tarzda fasıl yapıyoruz.

 

CBRL Dergisi, Mart 2012

 

 

 

Tagged with →  
Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.