“Delilik Dediğiniz Şey Aslında ‘Normallik’ Halidir”

Kül yutmaz bir insan olmak zor. Kadın olarak “kül yutmaz” olmak daha da zor. Leylâ Erbil’in bende bıraktığı izlenim hep bu oldu. Ama tanımlama bana değil, kendisine ait. Sohbetimiz sırasında ona, “Artık sadece gerçekler olsun istiyorum hayatımda, hiç kendimi kandırmadan, gerçekleri bilerek yaşayayım istiyorum” demiş ve hemen eklemiştim, “bilmem böyle bir şey mümkün mü?” Yanıtı içtendi. “Mümkün,” dedi ve devam etti, “o zaman kül yutmaz biri oluyorsunuz”. İşte o an, bir türlü bulamadığım o tanımlamayı, kendi ağzından işitmiş oldum. Kül yutmaz bir kadın yazardı Leylâ Erbil. Kadınlığıyla da öyle, yazarlığıyla da. Üstelik bu özelliği onu “aydın” da yapmıştı. “Zihin Kuşları” isimli denemelerinden oluşan kitabını okuduğumda bu özelliğinin her satıra sindiğini gördüm. Üstelik bu, 1970’te de böyleydi, 1997’de de, bugün de öyle…

Leylâ Erbil’in yeni romanı “Kalan” da onu o yapan tüm özelliklerinin içinden süzülüp gelen, hiçbir fazlalık taşımayan bir metin bana göre. Türkiye tarihine “kül yutmaz bir kadının” hafızasının içinden yeniden bakmamızı sağlayan; edebi duruşuyla da “kabul görmüş” olana pabuç bırakmayan; kendi üslubunu hakkıyla kuran bir şiir roman.

Leylâ Erbil okurları bilir; o, kendi imla kurallarını getirmiştir Türkçeye. Söyleşimizin sonlarında bunun gerekçelerini açıklıyor. Burada yinelemeyeyim. Ama şu notu da ekleyeyim, tüm eserlerinde bu kuralları kullanmış olan Erbil’le söyleşimizi siz okurlara aktarırken “kabul görmüş” kuralları dayatmayı içimize sindiremedik… Yazılı yaptığımız söyleşide, Leylâ Erbil’in kullanımını olduğu gibi bıraktık… Ondan “Kalan” her şeye duyduğumuz saygıyla…

“Marx ve Freud’un üzerinizdeki etkisini dile getirdiğinizi biliyorum. Bu etkinin edebiyatınıza yansıması nasıl oldu?”

“bu etkinin edebiyatıma yansıması şöyle oldu. marx varsıllığı, kapitalist ahlakı benimsemememe, freud’la insanın görünen yüzünün ötesinde saklı olanla uğraşmama neden oldu. başka şeyler de olmuştur onların sürüklediği.”

“Marx’tan etkilendiğini söyleyen pek çok ‘toplumcu’ edebiyatçı vardır. Sizin eserlerinizin ‘halka inmek’ kavramıyla simgeleşmiş bu tür bir edebiyatla hiçbir zaman ilişkisi olmadı. Marx’tan etkilendiğini söyleyen yazarların bu temelden ayrılığı dikkat çekici. Siz bunu nasıl yorumluyorsunuz?”

“yukarda sözünü ettiğim temelle yoğrulan öznelliğin, ‘aksi ispat edilene kadar’ daha sağlam olduğuyla!”

“Sizin edebiyatınız söz konusu olunca, karakterlerinizden hareketle, delilik, bunaklık vurguları yapılıyor. Karakterlerinizin bu özelliği ve son romanınızda da kahramanınızın bir beyin hastalığının oluşu, ne tür bir simgedir sizin için? Bu toplumda delilik neye karşılık geliyor?”

“bu toplumda delilik dediğiniz şey aslında ‘normallik’ halidir. benim düşünceme göre insanlık kaçınılmaz biçimde sakat, yaralı, hastadır.

zaten sınıflı toplumlar tarihten önceki toplumlardır. bu yüzden burada öyle sağlıklı insanlar aranamaz. yalnız, kalan’da, lahzen’in ‘beyin hastası’ olduğu da söylenemez.

kitaplarımda ele aldığım kişilerde ruhsal sakatlıklar, ‘delilik’ halleri görülmesi, bu insanların edebiyatı bilinç dışıyla zenginleştirmeyi sağlamaları açısından kaynaklarımdan sayılmalı.”

“İlhan Berk’in sizin için yazdığı kısa ama çok etkili bir yazı var. Diyor ki orada, ‘Leylâ Erbil’de ağırlıklı olarak çarpan tek bir şey vardır. Başkaldırıdır bu! Başkaldırı her şeydir onda.’ Şimdi size sormak isterim, İlhan Berk gibi düşünüyor musunuz? Başkaldırı sizin eserlerinizin kalbi midir gerçekten?”

“doğrusu başkaldırının yapıtlarımın kalbi olup olmadıklarına dair net bir yanıt veremem. sevgili ilhan berk beni öyle gördüğü için yaşarken kendisine teşekkür etmiştim. itaat toplumundaki, insanların, özellikle kadınların vazgeçemeyeceği ilk tutunacak dallarından biridir başkaldırı. özellikle alt kültür tabakalarındaki kadınların son yıllarda eşlerinden ayrılmak istedikleri anda nasıl öldürüldüklerini göz önüne alırsak! devlete itaat etmemek benzeri bir suç oldu eşten ayrılmak? bu örneklere bakmak aslında çok önemli. adorno, ‘toplumsal analizin bireysel deneyimden öğreneceği çok şey vardır’ diyordu.”

“Yine İlhan Berk diyor ki, ‘Leylâ Erbil’in romanlarının, öykülerinin konusu nedir diye sorulabilir. Hemen söyleyeyim: DİL. “Dil”dir derim, başka ne olabilir!’ İlhan Berk’in sözlerinden de anlıyoruz ki, dil sizin eserlerinizde araç olmaktan öte bir anlam kazanıyor. Dil’le ilgili arayışlarınızdan hiçbir eserinizde vazgeçmediniz. Son olarak, ‘Kalan’da da, yeni bir dil ve biçim var. Fakat tüm eserlerinizde yenilenmiş olmasına rağmen, bu arayışın ve dilin ortak bir özelliği var mıdır?”

“dil arayışımın altında yatan neden, metnin özünün ‘altın ayar’ını keşfetmektir.”

“Oylum Yılmaz, Sabit Fikir’deki yazısında şöyle demiş: ‘Zaman, hakikat ve bellek üzerine yazılmış politik bir şiir, diyebilirim “Kalan” için.’ Zaman, hakikat ve bellek üçgeninde, ‘aydın’ nerede duruyor sizce? Aydının zaman içindeki tutumu, hakikat arayışı ve belleğini kullanımına dair bir eleştirisi var mı metnin? Varsa nedir?”

“evet, oylum yılmaz’ın dediği gibi politik yanı var kalan’ın. giderek baştan aşağı politik bir metin bile denebilir. kitapda ortak belleğin zamansızlığına da kimi mitoslar aracılığıyla değindim. hakikat zamanının hiçliğine ve her şeyliğine de. ‘aydının nerede durduğu vb…’ gibi soruları okurun kendi kültür birikimine bırakmak gerek. aksi durumda yazar okura ders verir duruma düşecek…”

“Hakikat arayışı ile edebiyat arasında nasıl bir bağ var sizce? Edebiyatın görevlerinden biri midir, ana görevi midir hakikati aramak. Bulmak demiyorum tabii ki…”

“kitapta hakikat arayışını yazar burada erişilmez bir tema olarak kullandı.”

“‘Kalan’ şu cümlelerle bitiyor: ‘devrimin desem,,, devrim mi!? Diye şaşsa,,, hâlâ mı dese,,, evet hâlâ desem,,, öyle ise bir şeyler yapmaya başlamalıyız dese rosa,,, olur yaparız değil mi zeyyat desem,,, elbette yaparız ölmedik ya dese…’

Devrimin hor görüldüğü bu çağda ‘hâlâ’ diyen ve devrimi yapmaya başlama çağrısında bulunan bir karakter… Ve romanı devrim çağrısıyla bitirmeniz bana belleksizliğin, köksüzlüğün karşısında bir öneri gibi geldi. Ama nedense bu yönü pek yazılıp çizilmedi. Bunu nasıl yorumluyorsunuz?”

“devrimin hor görüldüğü bir çağ olarak bakmıyorum olaya. devrim unutulacak bir şey değildir. insanlık tarihi yüce yanlarını devrime borçludur.

adorno şuna benzer bir laf ediyordu minima moralia’da: ‘bize düşen görev, başkalarının iktidarının da kendi iktidarsızlığımızın da bizi aptallaştırmasına izin vermemek…’

o kısma, devrim seslenmesine neden değinilmediğini bilemem. belki fazla önemsediklerinden, belki ‘hor gördüklerindendir’ devrimi! kendilerine verilen sütun yetmediğinden de olabilir. ben merak etmemiştim. kendilerine sormak gerek.”

“Yukarıdaki alıntıda da gördüğümüz üç noktalar yerine üç virgüller, büyük harf kullanmamalar… Bunlar sizin biçimsel tutumlarınız. Metinlerinizde kararlılıkla uyguladığınız, imla kurallarını bozan ve yıkan bir tutum. Bu tutumun düşünsel içeriğinde neler var?”

“imla kurallarını bozmamın düşünsel içeriğinde, ele aldığım sakatlanmış insanların normal (!) insanlar için konulmuş işaretlemelere sığmayan halleri yatıyor.”

Remzi Kitap Gazetesi, Şubat 2012

Tagged with →  
Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.