Hep Değişimin Eşiğinde

Melisa Ceren Hasmaden

İnsanlar gibi toplumlarda yara izleri taşır; hem metaforik hem de gerçek anlamıyla. Kuşaklar, anıların, andaçların yanı sıra bu yara izlerini de biriktirir. Bu izler genellikle anılardan da andaçlardan da daha uzun ömürlüdür; çünkü varlıkları bedenle, belleklerle sınırlı kalmaz. Edebiyat ve sanatın ölümsüzlük aynasında onlarda yerini alır.

Bizim en taze, henüz tam olarak kapanmamış, artık kanamasa da sızısı süren yaralarımızdan biri 12 Eylül. Döneme ait romanların çokluğundan, beyaz perdeye her yansıyışının ses getirişinden belli. Bugün 12 Eylül edebiyatı ya da sineması diye bir tanımlamaya sahipsek edebiyat/sanat bu yarayı unutmayı, anılarla birlikte hafızanın dehlizlerinde terk etmeyi reddettiği içindir. 

Ancak yaşam, dönemlerden ve olaylardan oluşan vagonlardan ibaret değil. Yaşamı olaylara göre dilimlemek tarihçilerin işi. Oysa gerçek hayatta zaman akar, yaşam devinir; hikâyeler hiçbir zaman bitmez, sadece yeni bir hikâyeye açılır. Yakın zamanda okuduğum “Eşik”in farkı burada: Akışın ve sürekliliğin farkında bir yazarın elinden çıkmış belli ki. Yazar, olup biten bir dönem kesitine odaklanmaktansa değişimin devingenliğine yaslamış hikâyesini. Hikâye köklerini az önce sözünü ettiğimiz yaranın derinliklerine uzatırken bugüne doğru filizlenip, serpilmiş.  İçten dışa; büyüme, baba-kız, aile, bir dönem hikâyeleri olarak kat kat açılan roman, sonuçta bir ülkenin çok yakın geçmişinin portresine dönüşmüş.

12 Eylül üzerine çok yazıldı, çizildi; okuduk: ‘68 kuşağının efsaneleri, darbe günlerini anlatan romanlar, ‘80 sonrasında darbenin ardından bir kuşağın yaşadığı travmanın hikâyeleri… Peki ya onların çocukları? Bu efsanevi kuşak kendi çocuklarının gözünden nasıl görünüyor? Darbe günlerinde doğanlar ya da Hasan Mutluca’ın sesi radyolardan yayılırken henüz parmaklarını emip, yeni yeni iki ayağının üzerine dikilmekte olan bu çocuklar neler yaşadılar, nasıl büyüdüler? Darbenin mağdurları kimleri yetiştirdi?

Romanın kahramanı Eylül, o çocuklardan birisi.Babası Hasan bir devrimci örgüt liderleri, dayısı Atillada öyle. Annesi Ayşe de bir devrimci; sık sık fikirlerinin abisi Atilla’ya duyduğu hayranlığın ya da Hasan’ın eşi olmanın bir sonucu olmadığını savunmak zorunda. Eylül alışılmadık bu ailenin, zor zamanlarda büyüyen kızı.

Romanın açılışında büyümüş, geçmişiyle yüzleşmek, yüzünü anılarına dönmek zorunda kalan bir kadınla, Eylül’le karşılaşıyoruz. Ancak bu açılış bize kadının kimliği konusunda pek de yardımcı olmuyor. Eylül, eşikte beliren bordo bavulla baş başa kaldığındapandoranın kutusu da açılıyor, geçmiş yavaş yavaş ortaya dökülüyor. Böylece okur, Eylül’ün hikâyesine ilk adımı atıyor.

Hikâye eskilere, çok eskilere uzanıyor. Henüz Eylül daha doğmamış bile. Aman onun serüveni ta orada başlıyor. Roman ilerlerken ve Hasan’ı, Atilla’yı, Ayşe’yi tanırken; ilişkilerine, umutlarına, endişelerine, tartışmalarına kısaca yaşantılarına tanıklık ederken sormadan edemiyorum; tüm bunların içinde bize kapıyı açan o kadın, Eylül nerede; bu hikâyenin neresinde?

Çocukluğumuzda, karakterimiz oluşup biz bir birey olarak ortaya çıkana dek ailelerimizin/çevremizin hayatını yaşarız. Eylül için de durum böyle. 10 yaşına dek Eylül romanın pasif karakteri, neredeyse bir gölge. Okur, o gölgeyle aynı noktadan izliyor olup biteni; “hareket”in gelişimini, morallerin yükselişini, sonra birden bire her şeyin tepetaklak oluşunu,12 Eylül’ün ayak seslerini, sonra darbenin gelişi…

Atilla içerideyken Hasan, Ayşe ve Eylül için kaçaklık günleri başlıyor. Saklanmalar, yalanlar, tekrar ve tekrar taşınmalar, bitmek bilmeyen bir belirsizlik…  Ama en kötüsü yalnızlık Hasan için. Yoldaşlarının çoğu tutuklu, kaçabilenler yurtdışında, geri kalanlar kaçakken hissettiği yalnızlık. Hapislikten de beter bir şey bu.Sadece Hasan için mi? Ayşe ve Eylül de bu yalnızlıktan payına düşeni alıyor elbette. “Aslında yatıp cezasını çekenler daha hızlı kavuştular özgürlüklerine. Birkaç sene içinde çıktılar. Ötekilerse bitmeyen bir hapisliğe mahkûm oldular,”demesi boşuna değil Hasan’ın.

 

Oyun, çocuk olmanın doğasından olsa gerek. Her şeyi oyuna dönüştürebiliyor çocuklar. Eylül içinde bir oyun bu kaçaklık, yalanlar, saklanmalar. Ayşe ve Hasan,daha yeni yeni dillenen kızlarına ilkin yalan söylemeyi öğretmek zorunda kalıyorlar. Eylül de iyi bir oyuncu; hiç açık vermiyor. Saklanma, susma ve miş gibi yapma oyununa ustalıkla katılıyor.

Çocuk dünyasının/bakışının romana yansımasında, Eylül’ün iç dünyasında, olan biten içinde konumlanışında oldukça başarılı bir dil yakalamış yazar. Önceleri Eylül’ün sesi hiç duyulmazken kesik kesik cümlelerle karşımıza çıkıyor, ardından bu kafası karışık değerlendirmeler sorulara, zamanla itirazlara dönüşüyor. Eylül adım adım, kelime kelimevaroluyor anlatının içinde. Ve okur sadece sözde büyüyen bir çocuğu değil, büyümeyle birlikte değişen algılama/düşünme süreçlerini, zihnin dile yansıyışını da izleme olanağı buluyor.

Bilenler bilir, Irmak Zileli son birkaç yıldır yoğun olarak çocuk kitapları incelemeleri kaleme alıyor. Yazar, buradaki tüm birikimini romana ustalıkla aktarmış belli ki. Onun bu başarısı, Eylül’ü anlatıcının kukla karakteri olmaktan kurtarmış; kanlı canlı, biraz şaşkın, bolca meraklı, günden güne büyüyen, adım adım değişen gerçek bir karaktere dönüştürmüş. Roman, çarpıcılığını çoklukla bu büyümenin gerçekliğine borçlu zaten.

Her çocuk gibi Eylül de büyüyor nihayetinde. Eylül’ün 10. yaş günü roman için bir eşik. Buraya kadar dönemin siyasi portresi, karakterlerin açılımıyla ilerleyen hikâyeden yavaş yavaş Eylül’ün hikâyesi doğuyor. ’80 sonrası solun içinde yaşanan siyasi tartışmalar, Eylül’ün ailesinde de sürüyor. Fikir ayrılıklarıyla birlikte çatlaklar derinleşiyor. Ne var ki Eylül artık bir izleyici, bir gölge değil. Oynadığı oyunun da söylediği yalanlarında bilincine varmış. İşte bu bilinç sıçraması Eylül için masalın bittiği, gerçek hayatın başladığı nokta olarak karşımıza çıkıyor.

Çatlak, zamanla büyüyüp bir yarığa dönüşüyor aile içinde. Bir yanda aralarındaki ideolojik ayrılıklar genişlerken diğer yanda yaşam yollarının da gittikçe ayrıldığını görüyoruz. Eylül bu ayrışmanın ortasında yaşıyor. Bir yandan okuldaki, dışarıdaki, kendi hayatındaki ayrıksılığıyla yüzyüze gelip, bununla başa çıkmaya çalışırken diğer yanda aile içinde tutunmaya çalışan bir kız o. Büyümek ona tartışmalar, hezeyanlar getiriyor ve bazı seçimler dayatıyor.

Annesi, dayısı, babası… Eylül kime tutunmaya çalışsa, taraf olmak zorunda kaldığını fark ediyor. Sadece boşanmış bir ailenin çocuğunun yaşadığı/yaşamak zorunda kaldığı seçim değil onun ki. İşte bu noktada yapması gerekenin bir seçim değil, kendi yolunu çizmek olduğunu anlıyor.

Romandaki karakter kurgularının her biri oldukça incelikle örülmüş. Ayşe, Hasan, Atilla hatta Hasan’ın sevgilisi Zeynep: Her birinin serüvenive hatta Eylül’le ilişkileri başlı başına yazı konusu olabilir. Hem karakterlerin çokluğu ve derinlemesine işlenmiş olması, hem zamanla romanın arka planına dönüşen bir dönemin siyasi portresi, tüm bu insanların 12 Eylül eşiğinin geçilmesiyle değişimleri… bize tek bir kişi, bir aile, bir dönem hikâyesinden çok daha fazlasını veriyor. Tek tek incelenebilecek tüm bu unsurları roman içinde bir araya geldiklerinde bir ülkenin yaşadığı değişimin yaralı portresine dönüşüyor.

Irmak Zileli ilk romanı “Eşik”i, oldukça çetrefil bir hikâyeyi ustalıkla kotarmış. Pek çok ilk roman gibi “Eşik”in de altyapısında otobiyografik unsurlar olduğu tahmin edilebilir. Ancak bu romanı Zileli’nin kendi özyaşam öyküsü olarak okumak, romana büyük haksızlık olur. Zileli roman vesilesiyle yaptığımız bir röportajında Thomas Mann’ın şu sözünü hatırlatmıştı:  “İnsan yalnızca bir birey olarak kendi hayatını değil, aynı zamanda ayırdında olarak ya da olmayarak çağının ve çağdaşlarının da hayatını yaşar.”Sanırım bu sözden hareketle, Zileli’ninotobiyografik bir hikâyeden yol çıkarak kendi çağdaşlarının hikâyesini anlattığını söyleyebiliriz. “Eşik”, hasarlı olduğu ve büyüyemediği söylenen bir kuşağın hiç de öyle olmadığını gösteriyor okura biraz da. 

Birgün Kitap Eki, 10 Eylül 2011

Tagged with →  
Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.