“HİÇ HAPSE GİRMEMİŞ İNSAN ÖZGÜR MÜDÜR”

12 Eylül dönemi, solcu ailesinin siyasi ve iç çatışmaları içinde büyüyen bir çocuğu nasıl etkilemiş olabilir? Yazar ve editör Irmak Zileli, ‘Eşik’ adlı romanında bu ortamda büyüyen ‘Eylül’ adlı kızın var oluş hikâyesini anlatıyor. Romanın kendisinden izler taşıdığını söylemekle birlikte, bunun aslında Irmak’ın değil, Eylül’ün öyküsü olduğunu vurguluyor. Ve düşüncenin hapsedilmesine karşı üzerinde epey kafa patlatılması gereken bir soru soruyor: “Peki ya hiç hapse girmemiş olanlar? Onlar gerçekten özgür mü?”

Ayşegül Savur asavur@doganburda.com

Tatile çıkmak üzereydim ki, yıllar sonra birbirimizi bulduğumuz çocukluk arkadaşım Irmak Zileli’den mail geldi: “Ayşegül ilk romanımı yazdım, baskıya çıkmadan önce senin de okumanı çok isterim.” Irmak, Remzi Kitabevi’nin çıkardığı Kitap Gazetesi’nin ve Roman Kahramanları adlı derginin editörlüğünü yapıyor. Ama benim için ayrı bir anlamı var. 

Çocukluğumuzda aynı apartmanda otururduk. Ne var ki, onun ‘sıra dışı’ bir ailesi vardı. Geleneksel Türk ailelerine hiç benzemiyorlardı. Annesi gazeteciydi, babası ise hep evde daktilosunun başındaydı. Annesinin gazeteci olduğunu biliyorduk ama acaba babası ne yazıyordu? İşini kimse anlayamadı. Evlerinde yok denecek kadar az eşya vardı. Her şey hemen toparlanmaya hazır gibiydi. 1980’lerde Özal dönemiyle birlikte tüketimin hemen her evde arttığı bir dönemde, herkesin aksine süse püse, gösterişe hiç önem vermeyen bu ailenin evinde geçirdiğim zamanlarda mutlu hissederdim kendimi. Irmak’ın babası Mehmet Amca, daha çok annesi gibiydi. Bize oyunlar oynatır, yemeğimizi yedirir, muhabbetimize ortak olurdu. Apartmandaki diğer komşulardan farklıydılar; Irmaklarla ilgili bir sır vardı sanki ama ne olduğunu hiçbir zaman çözemedim. Sonra taşındılar. Araya uzun yıllar girdi. Birkaç defa üniversite yolunda karşılaştık. Kısa bir hal, hatır sormadan öteye giden bir sohbetimiz olmadı.

Yıllar sonra aydınlanan sır

Çocukluk günlerimden kalma sır, birkaç yıl önce Irmak’ın, gazeteci Derya Sazak’a gönderdiği mektupla bozuldu. Sazak’ın köşe yazısı, Gün Zileli’nin kızı Irmak’tan gelen mektuba ayrılmıştı. İşte o an kafamdaki tüm düğümler çözüldü. Benim Mehmet Amca sandığım o deli dolu, sıra dışı baba yıllarca kaçak yaşayan sosyalist Gün Zileli’den başkası değildi. Irmak’ın evlerine hep gelip giden dayısı Doğu Perinçek’ti. Bunu anlayalı çok olmuştu; ama babasının Gün Zileli olduğunu nedense düşünmemiştim.

Bunları size anlatmamın nedeni, çocukluk günlerime geri dönüş yapmak ya da Irmak Zileli’nin özel yaşantısı üzerinde durmak değil. Irmak bana romanının konusunu anlatırken, “Bir çocuğun gözünden, eski siyasi çatışma günlerini ve bir baba-kızın hikâyesini, daha çok da o kızın var oluş hikâyesini” yazdım dedi. Konuyu duyunca, onun, bunu anlatabilecek en doğru insanlardan biri olduğunu düşündüm. Böyle bir ailede büyüyerek çok şey tecrübe etmiş olmalıydı. Tatilde ‘Eşik’i bir çırpıda bitirdim. Romanın kahramanı Eylül’ün hikâyesi beni o kadar etkiledi ki, döner dönmez Irmak’la röportaj yapmadan duramadım.

Yalnız şu notu düşmemde fayda var. Bu kitabın yazarı Irmak Zileli. Kitabın kahramanı ise çocukluk günlerinde tanışıp, yetişkinliğine kadar getirdiğimiz Eylül karakteri. Irmak, romanında otobiyografik öğeler olduğunu kabul etse de, bunun bir anı olmadığını üstüne basa basa söylüyor. Kitabın, “Gün Zileli’nin kızı anılarını yazdı” diye algılanmaması gerektiğini vurguluyor ki, kitabı okuyan biri olarak bu konuda haklı olduğunu söylemeliyim.

Bir dönem siyasi kamplara ayrılan, 12 Eylül darbesinin acılarını çeken bir neslin yaşadıklarını hep okuduk. Ya onların çocukları neler yaşadı? ‘Eşik’te hiçbir siyasi göndermede bulunmadan, zaman ve mekâna çok fazla bağlanmadan küçük Eylül’ün gözünden, solcu bir ailenin yaşadıkları ve o kızın var oluş hikâyesi anlatılıyor. Hazır 12 Eylül dönemi, yıldönümü nedeniyle bolca konuşulacak iken, başka bir bakış açısı arıyorsanız, ‘Eşik’ iyi bir alternatif. 

Yazarı Irmak Zileli’nin anlattıklarıyla baş başa kalma vakti şimdi…

 

“Bu bir anı değil, roman” diyorsun. Peki, hikâye senden izler taşımıyor mu?

Ben otobiyografik malzemeyi kullandım. O malzemeden otobiyografik özelliği aşan bir roman yazmaya çalıştım. Her romanda, romancının hayatından izler vardır. Hatta yalnız romancının değil, gördüğü, tanık olduğu hayatların da izleri vardır. Hiçbir hikâye gökten inmiyor. Evet, benim romanımdaki karakter ile benim hayatım arasında paralellikler olabilir ama Thomas Mann’ın bir sözü var. “Her birey sadece kendi hayatını değil, çağının ve çağdaşlarının da hayatını yaşar” diyor. Bunu romanlara da uyarlayabiliriz. Dolayısıyla Eylül’ün hayatı, belki Irmak Zileli’nin hayatından izler taşıyor ama başka insanların hayatından da izler taşıyor.

‘Eşik’in kahramanı Eylül, kitapta vurgulanmasa da 12 Eylül darbesi ve sonrasında çocukluğunu yaşıyor. Ailesi bir siyasi çatışmanın içinde. Üstelik duygusal olarak da anne-babasının arasında kalıyor. O dönemin çocukları, çok mu acı çekti? Ailelerinin yaşadıkları sıkıntılar, onlardan çok şey mi aldı götürdü, yoksa onlara çok şey mi kattı?

Eylül, 12 Eylül’ün yarattığı ortamda büyüyor. 12 Eylül’e giden süreçte sağ-sol çatışması yaşanıyor. 12 Eylül sonrasında sol kendi içinde de çatışıp, parçalanıyor. Eylül’ün ailesi ise neredeyse bu parçalanmanın temsilcisi gibi. Romanda Türkiye’yi ve orada yetişen küçük bir kız çocuğunu görüyoruz. Peki, bunları yaşayan Eylül’e ne olacak? Onu düşünüyoruz. Eylül savrulup gidecek mi, yoksa oradan bir var olma mücadelesi yaratabilecek mi?

Karamsar bir roman mı bu?

Hayır, bence değil. Şöyle bir romantizm yok romanda: Kırıldık, mahvolduk, bizim kuşak kayıp kuşak… Aksine, roman buna karşı çıkıyor. Sonuçta ortaya çıkan bir kadın var. Kadına ne olduğunu net çizgilerle bilmiyoruz ama hissedebiliyoruz.

Sence bugüne kadar neden o dönem çocukların yaşadıklarına ilişkin pek bir şey yazılmadı?

Bunu yazacak olan o çocuklardı çünkü. Bir dönem yaşandı, o çocuklar büyüdü, ben 33 yaşındayım. Böyle bir roman yazabilmem için 30 yaşını geçmem lazımdı. Belki şimdi yazacaklar. Bir bakıyorum; Ergenekon üzerine bir roman yazıyor birileri. Bu kadar güncel bir konuda ancak bundan 30 sene sonra yazılabileceğini düşünüyorum oysa. Güncellik yanıltıcıdır, bunu unutmamak gerekir. Edebiyatın yan yana anılacağı en son şeydir güncellik. 12 Eylül’ün bu boyutuyla değerlendirebilmesi için 30 yılın geçmesi gerekiyordu demek ki. Bir kuşağın nasıl etkilendiğinin görülmesi için belki de. Ya da o kuşağın eline kalemi alabilmesi için var oluşunu tamamlaması gerekiyordu.

O dönemin anne babaları bugün bir hesaplaşma yaşıyor mu? “Çocuklarımız da bizim yüzümüzden arada kaldı” diyenler var mı?

Aslında “yapılan” bir şey varsa bu anne ve babaların yaptığı bir şey değil. Öyle dersek 12 Eylül’den onları sorumlu tutmuş oluruz. Bu noktada şunu söyleyeyim; bizim kuşağı hırpalanmış bir kuşak olarak görmüyorum. Yaşadığımız her şey bizi biz yapan şeyler. Yani, “Hay Allah, solcu bir aileye doğmuş Eylül, keşke bu tür çatışmaların içinde olmasaymış” gibi bir şey düşünmezdim ben ‘Eşik’in okuru olsaydım. Derdim ki; “Bu çatışmaların içinden kendi seçimlerini yapan bir kadın çıkmış.” Hatta öyle bir aileye doğmuş olması şans olarak bile görülebilir… Belki de var oluşunu tamamlayabilmesini ona borçludur. Bunlar hep üzerine tartışılabilecek şeyler.

Peki, sen Eşik kitabının yazarı Irmak Zileli olarak, 12 Eylül dönemini nasıl değerlendiriyorsun? Bugün bir tür hesaplaşma yaşanıyor gibi…

Ben bu iktidarın 12 Eylül ile hesaplaştığına inanmıyorum. Hesaplaşabileceğine de inanmıyorum. Çünkü bu iktidarın 12 Eylül’ün bir ürünü olduğunu düşünüyorum. İsterseniz binlerce dava açın siz, bu, o davaların gerçekliğini kanıtlamaz. 12 Eylül ile hesaplaşma dava ile olmaz. İdeolojiktir 12 Eylül ile hesaplaşma. 12 Eylül’ün Türkiye’ye armağan ettiği ne varsa, bugünkü iktidar bunun uygulayıcısı durumunda. 

Peki, bu durumda neyle hesaplaşıyor bugünkü iktidar?

Cumhuriyetin dinamikleriyle hesaplaşılıyor aslında. Cumhuriyeti kuran dinamiklerle hesaplaşılıyor. Aslında 12 Eylül de bunu yapmıştı. Ama 12 Eylül’de bunu yapan askerdi, bugün sivil iktidar.

Bu röportajı okuyanlar merak edecektir; sen Doğu Perinçek’in yeğenisin. Perinçek, uzun süredir içeride. Siyasi açıdan aktif bir ailenin içinde olduğun zaman, bu içeri girmeler, çocuklar için hayatın bir parçası haline mi geliyor?

Ben Doğu Perinçek ya da Irmak Zileli’den bağımsız olarak yanıt vereyim bu soruya: Hayatın kendisi bir mücadele. O mücadeleye girdiğiniz zaman pek çok şeyi göze alıyorsunuz. Hapislik kuşkusuz bir özgürlük sorunu. Ama ben düşünsel özgürlüğün hapsedilebilen bir şey olduğunu düşünmüyorum. Hapse giren birinin bedenini oraya hapsedebilirsiniz. Konuşmasını da yasaklayabilirsiniz. Ama o yine düşünmeye, üretmeye devam eder. Üstelik o daha öncesinde de bunu bilir, bir bedeli olduğunu, özgürlüğün gümüş bir tepside sunulmadığını. Onu elde etmek için bazen fiziksel özgürlüğünün de kısıtlanacağını… Böyle düşününce ‘özgürlük’ dediğiniz şey bütün o zorlamalara, hapisliklere rağmen oluşuyor. İnsanın içsel özgürlüğü olduğunu düşünüyorum ben. İstenildiği kadar gözetlesinler sizi, bir sürü kamera takip etsin, içsel özgürlüğünüzü oluşturabiliyorsanız, üretmeye, düşünmeye devam edersiniz. Çünkü zaten bunları göze alarak edinmişsinizdir o özgürlüğü. Kimsenin dönüp bakmadığı, izlemediği insanlar acaba özgürler mi? Hiç hapse girmemiş insanlar acaba özgürler mi? Bu soruyu sormak gerekiyor. Dolayısıyla hapislik düşünce özgürlüğünü kısıtlayamaz.

 

 

 

 

 

 

 

 

Tagged with →  
Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.