Bir Eylül Romanı

YANKI ENKİ

Her kuşağın bir metni vardır. Eski Yunan’ın, ortaçağın, rönesansın, Fransız Devrimi’nin; ya da Türkçenin sınırlarına dönersek, meşrutiyetin veya cumhuriyetin edebiyatta koskoca bir parmak izi olduğunu görmemek mümkün mü? Elbette bu iz sadece yazarla, yazarın özgünlüğüyle görünür olabilir okura. Bu izin hem sahibi hem de peşinden koşturan dedektifleridir yazarlar. O izin nasıl oluştuğunun ve yok edildiğinin öyküsü, karşımıza bir roman, bir öykü ya da şiir olarak çıkar. Yazar kendi izini sürer. Eğer mekânı ve zamanı aşmayı başaracak nitelikte bir yapıt konulmuşsa ortaya, o zaman yazarla kalmaz bu süreç, okur da ortak olur yazarın iz peşindeki macerasına.

Irmak Zileli’nin ilk romanı “Eşik”, bir kuşağın metni olduğu gibi, kuşakların bireysellikle kurulabilecek ilişkisinin de bir örneği. Roman kahramanlarının neden ve nasıl bir kahraman olduğunun öyküsü üzerinden bize bir kuşağı anlatıyor. Böylece kahramanın büyüme öyküsü kendiliğinden bir kuşak romanına dönüşüyor.

Kuşak romanı derken, aktardığı dönemin tarihsel gelişmelerinden bahseden, o günleri bugünün okuruna özetleyen, “ben” yerine “biz” deyip, bireysel anlatıyı kısa yoldan bir kuşağın anlatısına dönüştüren bir metinden söz etmiyoruz. Annesinin karnındaki günlerden gençlik yıllarına kadar uzanan süreçte, hüzünlü ve öfkeli bir öyküsü olan genç kızın neden hüzünlü ve öfkeli olduğunu düşündüğümüzde karşımıza bir kuşağın anlatısı çıkıyor. Bu anlatı yazarın işaret ettiği mecburi bir istikametin ürünü değil. Daha çok, önce yazarın kendisinin girdiği ve okurun da risk alarak girebileceği engebeli bir yol… Kahramanımız Eylül’e odaklanırsak, yazarın yazmaktan kaçamadığı bir serüven olsa gerek bu metin, çünkü “Eşik”, bir bakıma yarı-otobiyografik bir roman. Okur için değil, ama Irmak Zileli için mecburi istikamet olmuş “Eşik”, hem de engebeli bir yol olmasına rağmen.

“Eşik”, bir yandan Zileli’nin kahramanı Eylül’ün babasıyla kurduğu ya da kuramadığı bağı, diğer yandan da, artık başka 12 Eylül anlatılarıyla beraber anılacak bir dönemi ele alıyor. 12 Eylül 1980’deki askeri darbenin üzerinden yıllar geçtikten sonra, özellikle son dönemde ortaya çıkan romanlar bir birikim yarattığında, artık 12 Eylül romanı diye nitelendirdiğimiz bir tür vardı âdeta. 12 Eylül’ün üzerinden geçen her yılla birlikte çocuklar, gençler, mağdurlar, kurbanlar, suçlular, masumlar da büyüdü, olgunlaştı ve yaşlandı. Geç kalınmış yüzleşmeler, sorgulamalar, hesaplaşmalar edebiyatın terapi etkisinin yansıdığı romanlarda perdenin arkasından sahneye itilmeye başlandı. Darbeden iki yıl önce devrimci bir aileye doğan Eylül’ün yaşamı da, acılı bir yüzleşme öyküsü doğuruyor Zileli’nin şiddeti finale dek giderek yükselen içsel geriliminde. Bildiğiniz bir 12 Eylül romanından ziyade, bir Eylül romanı “Eşik”. Kuşağın romanı işte böylece dönüşüyor bireyin anlatısına.

Zileli’nin kahramanı Eylül, ama Eylül’ün de bir kahramanı var: babası Hasan. Romanın adı ise, Eylül ve babasının arasındaki uzun ince bir yoldan; romanın başından sonuna kadar orada bir yerde olduğunu hiç unutmadığımız, yazarın bize bu unutmayı reva görmediği o eşikten geliyor. Zor zamanlarda, zor şartlarda bir evlilik; zor kurulan bir aile, zor kavuşulan bir bebeğin öyküsünü düz bir çizgide okumuyoruz. Köşeli değil, yuvarlak bir metin var karşımızda. Kıyıdan topladıklarını bir dalgayla çoğaltıp tekrar kıyıya vuran, biraz gel-gitli, ama bir o kadar da düzenli bir metin.

Eylül’ü yetiştirmek ailesi için âdeta “devrimin provası gibi”. Babası ve dayısı bir komünist partinin önde gelen isimleri önceleri. Eylül büyürken babası hem dayısının savunduğu fikirlerden, hem Eylül ile annesinden, hem de ülkesinden uzaklaşıyor. Eşik Eylül için böylece kararmaya başlarken biz okurlar için de aydınlanmaya başlıyor. Artık iki evi mi olacak Eylül’ün? Babasının eski bordo bavuluna karşı, annesinin verdiği bordo kaplı defter var Eylül’ün elinde. Acaba bu okuduklarımızı o deftere mi borçluyuz yoksa o bavula mı?

Babası Hasan’ın düşünceleri daha esnek, dayısı Atilla’ya göre. Atilla kalıplara daha bağlı, sınırları sağlam. Hasan ise yeni literatürün peşinde, aradığı yanıtlar için yeni kaynaklar, sormak için yeni sorular gerekli ona. Atilla körü körüne tutkulu, Hasan ise gözünü her açıp kapadığında yeni bir noktaya odaklanmak istiyor âdeta. Siyasi davanın tarafları bir yandan aynı ailenin üyeleri olunca, Eylül için aile çok da huzurlu bir ortama dönüşemiyor. Hasan Eylül’e karşı sert, taviz vermeyen, gerektiğinde babalığından bile vazgeçebilen biri. 12 Eylül sonrasında siyasetin solunda açılan yeni sayfalar ya da hiç kapanmayan sararmış sayfaların arasında sıkışıp kalıyor Eylül. Kendine ait düşünceleri olması gerektiğini fark edene kadar da böyle sürüp gidiyor çarpışmalar, sanki genç kızlığa adım atmasının açtığı başka yeni sayfalar, uğraşması gereken başka meseleler yokmuş gibi… Ancak “başka meseleler” değil onlar. Hepsi, yüzeyde birbirinden bağımsız görünen ama Eylül’e ait olan ne varsa, onun eşiğinin bir parçası.

“Kahramanımızın babası mı yoksa dayısı mı kazanacak bu çekişmeyi?” sorusunun yanıtı bu romanın varış noktası değil. Çünkü Zileli’nin bir yazar olarak metne girip çıktığı yerler çok hassas noktalar. Okurla metin arasındaki perde roman boyunca o kadar saydam ki, yazar gölgesini gösterdiği anda okurda bir hareketlenmeye neden oluyor. Bir ilk roman için bu gölge oyununu çok iyi oynuyor yazar. Belki özen gösterip bunu amaçlıyor Zileli, belki de iyi bir okur olmasının meyvesini alıyor.

Bir ilk roman olduğundan Irmak Zileli için de bir “eşik” olan bu kitap elime geçtiği gün, önce sadece ilk cümlesini okudum ve orada durdum. Ardından ilk paragrafı bitirdim ve bir eşik daha çıktı karşıma. Burada özellikle tırnak işaretleri içinde kullanmayacağım o ilk sözcüklerde ben de siz diğer okurlar gibi uzun ince bir yola çıkmıştım. Romanın son sayfasını bitirip kitabın kapağıyla tekrar karşılaştığımda, benim de elim o bordo bavula uzandı; tıpkı sizinki gibi.

Remzi Kitap Gazetesi, Eylül 2011

 

Tagged with →  
Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.