Doris Lessing’in okuduğum ilk kitabı “Beşinci Çocuk”tu. Sanıyorum kitabı elime aldığım yaş nedeniyle de fazlasıyla etkilemişti beşinci çocuğun trajik ve hatta vahşi öyküsü beni. Kitabı elimden bırakamamış olmam ve bende bıraktığı izin bugüne dek sürmesi de o etkiyle ilgiyi olmalı. Öyle ki Doris Lessing’in en önemli kitabı sanıyordum “Beşinci Çocuk”u. Onun ardından da kütüphanemizde hemen yanıbaşında duran “Türkü Söylüyor Otlar” geliyordu. İlk Türkçe baskılarının siyah kapaklı ve iki büyük cilt halinde yapılmış olmasından mıdır bilmem, “Altın Defter”e yaklaşmaya cesaret edememiştim. Meğer onlar Doris Lessing’in başyapıtlarıymış… Yeni okuyabildim.

“Altın Defter” kitabının giriş bölümünde yazarın uzunca bir yazısı bulunuyor ve orada bir “yanlış anlaşılmayı” gidermeye çalışıyor Lessing. “Altın Defter”in kadın hareketinin manifestosu veya “feminizmin kitabı” olarak algılanmasından rahatsız olduğunu özellikle vurguluyor. Bu yanlış anlaşılma ve yorumlar üzerinden de eleştirmen-yazar ilişkisini irdeliyor. Bir yazar hakkında araştırma yapmak isteyenlerin, onunla ilgili yazılmış yazıları ve kitapları değil de, onun özgün yapıtlarını okumaları gerektiğini özellikle vurguluyor Lessing.

Ben de bu dosyayı hazırlamaya kalkışınca onun ulaşabildiğim bütün kitaplarını edindim. Ama ne ilginçtir ki (en azından Türkçede) kendisiyle ilgili bir inceleme kitabına rastlayamadım. Öyle sanıyorum ki bu, Doris Lessing’i hiç rahatsız etmezdi. Çünkü o, okurlarıyla arasına giren eleştirmenlerden ve edebiyat tarihçilerinden pek hoşlanmıyor. Yine de ben, hele bir de Nobel’i aldıktan sonra Lessing hakkında kapsamlı bir inceleme yapılmış olmasını beklerdim ve isterdim de.

Doris lessing’in en başında saydığım üç kitabına ek olarak, “Afrika Öyküleri”, “Terörist”, “Gene Aşk”, “Mara ile Dann”, “Tenimin Altında” isimli kitapları başlıca yapıtları arasında sayılabilir. Bir de kedi sevdalıları için “Kedilere Dair”i önerebilirim…

Şimdi tüm bunlara bir yenisi eklendi, “Alfred ile Emily”. Kendi anne ve babasının yaşamöykülerini iki farklı şekilde yansıtan kitabın yarısı roman, öteki yarısı ise “belgesel roman” olarak okunabilir. Roman olarak tasarlanmış olan kısımda, I. Dünya Savaşı’nın yaşanmadığını varsayan yazar, anne ve babasının kaderini buna bağlı olarak değiştiriyor ve onlara yeni bir yaşam kurguluyor. Buna karşılık yer yer, Doris Lessing gerçek hayatın içinden sesleniyor okura ve oradan bize haberler veriyor, hatırlatmalarda bulunuyor. İkinci bölüm olan belgesel kısmında ise Alfred ile Emily’nin yaşamını, ilişkilerini, Doris Lessing’in gördüğü pencereden izliyoruz. Hemen aşağıda Ömer Türkeş’in bu “taze” eserle ilgili değerlendirmelerini bulacaksınız.

Aslında Lessing’in ilk “otobiyografik” özellikler taşıyan kitabı değil “Alfred ile Emily”. Ondan başka, “Tenimin Altında” doğrudan anılarından ve yaşamöyküsünden söz eden bir eser. Doris Lessing’in bu kitabı yazma gerekçesi ise bir hayli ilginç: “Ölümünden sonra başkalarının kendisiyle ilgili muhtemel yaşam öyküleri oluşturmasını önlemek.” İnci Aral, “Tenimin Altında” için şöyle diyor: “490 sayfalık anı kitabı içtenliği, coşkusu, yansıttığı gözlem gücü, tarihsel arka planı ve Afrika gerçeğini yansıtan olağanüstü anlatımıyla yalnız Lessing’in tutkulu okurlarına değil, onunla henüz tanışmamış olanlara da benzersiz bir okuma şöleni sunuyor.” İnci Aral’ın 2007 yılında Sabah gazetesinin kitap ekine yazdığı bu yazısından, Lessing’le ilgili kimi değerlendirmeleri buraya alıyoruz. Bir Doris Lessing tutkunu olan Aral’ın, yazarın hiçbir eseri arasında ayrım yapamadığını da belirtmekte yarar var. Biz de onu örnek alıp size Türkçeye çevrilmiş tüm yapıtlarını tereddüt etmeden öneriyoruz…

 

 

ANILARLA ROMAN YAZILIR MI?

A. ÖMER TÜRKEŞ

 

Kırktan fazla roman ve hikâye kitabı, yedi deneme/inceleme, iki anı, iki tiyatro oyunu, iki de şiir kitabıyla göz kamaştıran bir kariyer. 2007 yılında değer bulunduğu Nobel Edebiyat Ödülü ile en yaşlı Nobel sahibi yazar ünvanını elinde bulunduran Doris Lessing, bugün 90 yaşında. Ve yazmaya, hem de iddalı bir biçimde devam ediyor; son kitabı “Alfred ve Emily” de geçtiğimiz aylarda Türkçeleştirilmişti.

Doris Lessing, ya da gerçek adıyla Doris May Tayler, 22 Ekim 1919’da İran Kermanşah’da İngiliz bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Babası I. Dünya Savaşı’nda yaralanmış, biraz para biriktirebilmek için İran Kraliyet Bankası’ndaki memuriyeti kabul etmişti. Annesi hemşireydi. 1925 yılında, çiftçilik yapmak hayaliyle Güney Rodezya’ya (bugünkü adıyla Zimbabwe’ye) taşındılar. Ne var ki bir yandan Afrika’nın siyasi ortamı, diğer yandan aman vermeyen iklim koşulları iki yakalarını bir araya getirtmedi. Çetin geçen yıllardı. Lessing, babasının savaş hikâyeleri ve annesinin baskıcı eğitimi arasında, kitaplara sığınmıştı. Hayalci ve isyankâr bir kızdı. Uzatmayalım; 13 yaşında okuldan kaçış, 16 yaşında başlayan çalışma yaşamı; hemşirelik, telefon operatörlüğü ve kâtibelik. Rodezya’da ırkçılık karşıtı bir sol partinin kurulmasına katkılar. Evlikler, boşanmalar, annelik. 1943’te Komünist Parti’ye katılması. 1950’de İngiltere’ye göç. 1956 yılında yazdığı ilk romanıyla kazandığı şöhret… Ve sonra Nobel’e kadar uzanan başarılarla dolu bir edebiyat kariyeri…

Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldıktan sonra yazdığı ilk kitap olan “Alfred ve Emily”de Lessing, Güney Afrika’daki çocukluk ve ilk gençlik yıllarında dolaşıyor. Geçmişi didikleyen şaşırtıcı bir gezinti; bir yanda ailenin acı ve zorluklarla geçen hayatı var, diğer yanda bu hayat bir başka türlü yaşanabilir miydi sorusuna verdiği yanıt. Geçmişe, çocukluğuna, ailesiyle geçirdiği günlere, onların hayatlarındaki kırılmalara, savaşlara ve Rodezya’nın dramatik tarihine bakıp onları kurgulanmış bir hikâyede temize çekmeyi denerken, biraz da kendisini, yazarlığını sorgulamış. Hayatının arkeolojisine soyunuyor; ona Nobel ödülü getiren yazarlık kariyerine çocukluk yıllarında döşediği kilometre taşlarını arıyor.

Ana fikrini “Hayatım Roman” ifadesinde bulan –bugün bile– yaygın bir boş inanç var. İnsanlar kendilerinin, yakınlarının, özellikle anne ve babalarının hayatlarının roman konusu olduğunu düşünürler. Hikâye anılarda, apaçık ortadır. Yapılacak iş, yazarlık dediğimiz etkinlik, bu anıları kâğıda geçirmekten ibarettir… Romanımızda son yıllarda izlediğimiz rakamsal artışta bu türden boş inançların, bu inançla yola çıkıp boşa harcanmış zamanların etkisi olduğunu düşünüyorum. Kendisinde yazma becerisi ya da yazmak için harcayacak zaman bulamayanlar ise, hikâyelerini eli kalem tutanlara önermekten geri kalmazlar. Sonuçta romanların yaşanmış hayat hikâyeleri olduğuna dair yaygın kanı sürer gider… Belki de bu nedenle yazarların hayat hikâyeleri her zaman ilgi çekmiştir. Bir yandan yazmanın ve yaratıcılığın kaynaklarını öğrenmek, öte yandan hayat hikâyesi ile romanları arasında ilişki kurmak. Sonra da kendi anılarından romanlar çıkarmak.

Oysa ne kendimizin ne başkalarının yaşantıları edebiyata doğrudan kanallar açar. Bir ilişki elbette var ancak bunlar –Doris Lessing’in “Alfred ve Emily”de ortaya koyduğu gibi– yazarın henüz işlenmemiş malzemeleridir. Malzemenin nasıl kullanılacağı, hayal gücünün anılardan nasıl yararlanacağı, ortaya çıkacak hikâyenin anlatılış biçimi, kullanılacak kelimeler, cümleler, tutturulacak üslup… Kalemi eline alanın yazarlık mertebesini bunlar gösterir.

Malzemesini kullanmayı çok iyi bilen bir yazar Lessing. Klişeleşmiş ifadeyle; hayatı gözünün önünden bir film gibi geçerken, bu filmin içinden seçtiği kişilerden, olaylardan, mekânlardan, fikirlerden ürettiği imgelerle bambaşka bir hikâye kurgulamış. Herkese nasip olamayacak bir hayattan istisnai bir kariyer çıkaran Lessing, bu kariyerinin en farklı anlatılarından biriyle selamlıyor okuyucusunu.

 

YAZARLIK VİCDANI GÜÇLÜ BİR YAZAR

İNCİ ARAL

 

Doris Lessing’le, bu olağanüstü İngiliz yazarla, seksenli yılların başında “Türkü Söylüyor Otlar” adlı romanını okuyarak tanıştım ve sonra çevrilen her eserini merakla bekler oldum. Yazdıkları, duyarlı bir kalemin dünyayı ve insanı çok yönlü bir bütünlük içinde kavrayışının en güzel örnekleri olarak göründü bana hep ve çok etkiledi. Her satırı zengin çağrışımlar yarattı, imgeler uyandırdı zihnimde. Okurla yazarı arasındaki o gizemli akrabalık ilişkisini,

Doris Lessing’in sanki benim için yazdığı hissini koruyorum ve ona biraz da yazarlar için yazan bir edebiyatçı gözüyle bakıyorum. Kadından ırk ayrımına, ekolojik kaygılardan sol örgütlenme ve uygulamaların açmazlarına ele aldığı konuya cesur, özgün bir bakış açısıyla yaklaşır Lessing. Sözünü sakınmaz ve söylenemeyen duyguların şifresini çözmede üstüne yoktur. Duygusaldır ama asla gözü yaşlı değildir. Eserlerine yansıyan düşünsel altyapı da genelde kişisel-duygusal içerik taşır ve okuru hemen yanına çeker. Lessing, toplumsal bir sorunu derin bir içselleştirmeyle kişisel kılabilir ya da bireysel görüneni kavrayış genişliği ve yazı ustalığıyla anında çoğullaştırabilir. İncelmiş bir duyarlık, görselliği şaşırtıcı renkli bir dil ve dolaylı gibi görünen birebir yaklaşımıyla duyarsızlıkların, tutkunun, düş kırıklıkları ve acının maskesini kaldırıverir. Onun hem asi, hem dokunaklı, iki ciltlik “Altın Defter”i bir dönem feminizm tartışmalarını alevlendirip heyecan yaratmış, ancak kendisi amacının kadın sorununun köktenci bir neferi olmak değil, kadınlık durumunu kişisel deneyimleri ışığında kurgulayarak iyi bir roman yazmak olduğunu söylemiştir. Lessing, alabildiğine özgürdür, yıllarca bağlı kaldığı komünist partiden, uğradığı düş kırıklığı sonucunda cesur bir biçimde ve ciddi eleştiriler yönelterek uzaklaşmış, yazarlık çizgisinde en ufak sapma göstermemiştir. Çok zekidir. Yazarlık vicdanı güçlüdür. Ödünsüz ve onurludur. Üstelik en gizli duyguları, zor yakalanır gelgitleri, yüzdeki çizgilerin anlamını ve insan yüreğinde birikip ağırlık yapan her şeyi kusursuz bir biçimde ve yürekten anlatmak için doğmuştur.

 

ÇAĞDAŞ BİR REALİST

GÜVEN TURAN

 

İkinci Dünya Savaşı ertesinde İngiltere ekonomik zorlukların, yönünü ve yerini yitirmiş sosyal yapıların, zihniyet çatışmalarının yaşandığı bir yerdi. Doris Lessing küçük bir çocukla, Güney Afrika gibi bir ırkçı bir ülkeden bir Marksist olarak geldi bu ülkeye. Çok okumuş ama “diplomasız”dı. Üstelik, tiyatroda, şiirde ve sinemada da yeniden realist yaklaşım, güç kazanıyordu… Bütün bunlar, Lessing’in yazarlığını daha başından belirledi. Gene de bu, onun bir realistten beklenmeyecek yazınsal atılımlar yapmasını da engellemedi. “Altın Defter” olsun, “Martha Quest” olsun, bütün gerçekçiliklerine karşın, Lessing’in usta yazımıyla birer “üstkurmaca” örneğidir.

“Altın Defter”in ilk baskısına yazdığım “sonsöz”de, sözlerimi “(…) Altın Defter, ‘roman nedir?’ sorusuna, pek çok kuramsal yapıttan daha fazla yanıt vermektedir.// Kuşkusuz Altın Defter’in yayımlanması, sözünü ettiğimiz sorunsallarla [politik ve sosyal içerikle kurmaca sanatının kendi iç dinamiklerinin bağdaştırılması] uğraşan Türk romanı için önemli bir mihenk taşı, bir nirengi noktası olacaktır,” diye bağlamıştım. Bugün de aynı kanıdayım. Üstelik bu yargım, sadece sözünü ettiğim romanlar için değil, Lessing’in bütün yapıtları için de geçerlidir.

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.