Zafer Ergin: “Küçük rol yoktur, küçük oyuncu vardır”

30 Ağustos’ta doğmuş Zafer Ergin. Şimdi anladınız mı isminin neden Zafer olduğunu? Ama bilmediğiniz ve asıl kıymetli bir başka şey var. O da isminin Reşat Nuri Güntekin tarafından konulduğu… Reşat Nuri’nin, “İsmiyle gelmiş bu çocuk, neyi düşünüyorsunuz daha, Zafer olsun ismi” dediğini gözlerinin içi parlayarak anlatıyor bize usta tiyatrocu. Söyleşimizin üzerinden bir saat geçmiş geçmemiş… Arka Sokaklar’ın setindeyiz. O sıra onun sahnesi çekilmiyor, usta tiyatrocu yanımızda, bize bu çok özel anekdotu aktarıyor… O an düşünüyorum, söyleşilerden sonra biraz daha vakit geçirmeli söyleşiyi yaptığımız kişiyle. Neler öğreniyoruz bakın… İsmi Türk edebiyatının en büyük yazarlarından biri tarafından verilmiş bir sanatçı var karşımızda. Reşat Nuri, o yeni doğmuş Zafer isimli bebeğin yıllar sonra Yaprak Dökümü romanının ilk dizi uyarlamasında rol alacağını tahmin edebilir miydi?

Ne diyordum, iyi ki söyleşi sonrası o birkaç saati birlikte geçirdik Zafer Ergin’le. Yoksa onun genç oyuncularla kurduğu diyaloglara tanık olmayacaktık. Genç oyuncular da değil yalnız, makyözünden kameramanına, kafeteryada çalışanından ışıkçısına kadar herkesle kurduğu o sıcak ilişkiyi gözlemleyemeyecektik. Yılların tiyatro oyuncusu Zafer Ergin, orada içi kıpır kıpır, üretken bir sanatçı olarak karşımızdaydı ama o kadar değil. Candan, mütevazı ve dostça yaklaşımıyla örnek bir kişilikle de tanışmanın mutluluğunu duyduk. Evet, biz diyorum, fotoğrafçı arkadaşımın da aynı duyguları paylaştığını biliyorum. Söyleşimizin sonunda sette konuştuğumuz oyuncular da çok benzer düşünceleri ifade ettiğine göre, herkes adına konuşmaktan hiçbir zarar çıkmaz…

 

Yıllardır sizi izliyor Türk izleyicisi. Yine de ben sizinle ilgili bilmediğim bir şeyler olabilir düşüncesiyle internetten biraz araştırma yapayım diye düşündüm buraya gelmeden önce. Fakat sadece tek bir röportaja rastlayabildim sizinle yapılmış. Çok fazla röportaj mı vermiyorsunuz, yoksa internete mi girmiyor bilmiyorum… Ama gördüğüm şu ki internet daha “yararlı”(!) bilgilerle dolu…

Valla ben internetle de ilgilenmiyorum. Bazıları arayıp söylüyor, hakkında internette şöyle şöyle haberler çıktı diye, dedikodular var biliyor musun diye soruyorlar. Ben onlarla da hiç ilgilenmiyorum, bilmiyorum, bilmek de istemiyorum. Benim üslubumda şöyle bir şey var, büyük harfle: KENDİNİ BİL! Ondan ötesi beni pek ilgilendirmiyor. Hiç de dikkat etmedim var mı yok mu röportaj. Medyatik olmaktan pek hoşlanmıyorum. Bizim işimiz böyle çok fazla göz önünde olduğu için, insanla ilgili bir iş yaptığımız için… Ben oyuncuyum, sanatkâr değilim, onlar başkaları. Ben tiyatro oyuncusuydum, şimdi de kendi meslek alanımı ilgilendiren sinema ve televizyonla zaman zaman ilgileniyorum, ama içimdeki en büyük ukde tiyatro tabii ki. Bu sene sonunda bir oyun üzerinde çalışacağım, onun hazırlığı içerisindeyim.

Tiyatro içimde bir ukde dediniz. Dizi çalışmalarından dolayı mı tiyatroya zaman ayıramıyorsunuz?

Kesinlikle öyle. Aslında dizinin yoğunluğuyla ilgili. Önceki dizilerde bunu ayarlayabiliyordum. Şu ve şu günler benim işim var, lütfen diyordum, bu arada ben hem tiyatroda oynuyordum, hem de üniversitede ders veriyordum. Fakat bu dizide ona fırsat bulamıyorum. Haftada en az dört, beş, bazen altı gün çalışmak zorunda kalıyoruz. Üniversitedeki dersleri hiç olmazsa aksatmayayım dedim, olmadı. Asistan arkadaşlara dersi emanet edip çıkmak, o da benim pek hoşuma gitmedi, çünkü bu maliye meslek okulu değil. Birebir çalışmamız gerekiyordu ve bu çalışmadan da aslında ben de çok keyif alıyordum. Çok şey öğreniyordum gençlerden. Büyük bir heyecan, büyük bir keyif alıyordum. Şimdi yalnız diziye kanalize oldum. Deliler gibi bir oyun arıyorum, buldum gibi de, iki kişilik bir oyun. İki kişilik olunca çalışması da daha rahat oynaması da diye düşünüyorum. Yaz sezonu içinde provalarını yapıp, hem bu diziyi hem oyunu kış sezonunda götürmek dileğindeyim. İnşallah başarırım.

İnternette bulduğum o tek röportajınızda diyorsunuz ki oyunculuğa hazırlanırken yaşamla o rolü öpüştürmeye çalışırım. Çok güzel bir ifade bu. Ama bunu biraz konuşalım istiyorum, nasıl bir şeydir yaşam ile rolün öpüşmesi?

Bir tiyatro oyuncusunun diğer insanlardan farkı çok iyi gözlemci olması, birçok yaşamı bünyesinde barındırma çabası içinde olması. İnsana benzemeyen bir rolü seyirci hiçbir zaman benimsemez. Sevilmez o rol, acayip bir yaratık olarak kalır. Kötü oynanmış rolleri eleştirirken, ne insan, ne kadın, ne erkek, ne hayvan, hiçbir şeye benzetemedim gibi tabirler kullanırız. Bir rolü aldığım zaman, o role kendimden de bir şeyler katmak kaydıyla, gözlemlere dayanarak başka insanlardan alıntılar yaparım. O zaman o çok hoşuma gidiyor. Yepyeni bir şey oluyor, pırıl pırıl bir şey oluyor. Çok sayıda insan o tek kişide buluşuyor ama gene de ayakları yere basan, yaşayan, alyuvar akyuvar sayısı başkalarından farklı olmayan bir varlık oluyor. Bunu yaratmanın heyecanı da oyunculuğun en büyük keyfi. O cümleyi onun için kullandım.

Peki, bir tiyatro oyununda üstlendiğiniz rol ile bir dizide üstlendiğiniz rolün hazırlık süreçleri birbirinden farklı mıdır? İkisi için de aynı emeği verebiliyor musunuz?

Aslında tiyatro, tabii gene birlikte yapılan bir oyun, diğer oyuncular, ışık, dekor ve yönetmenle yapılan bir olay. Ama o bir buçuk iki aylık sürecin sonunda sahnede o dekor, ışık, siz ve seyircilerle yalnızsınız. Orada yaratım başlıyor işte. Her gece oyunlar aynı belki ama her gecenin heyecanı ve mikron değişikliklerin verdiği keyiflerle yaşayan bir süreçtir o. Sinema ve televizyonda böyle bir şey yok. Bunlar anlık heyecanlardır. Çünkü kısa süreli oyunculuklar gerektirir. Aslında sinema ve televizyon çok daha fazla sayıda insanın başarısına bağlıdır. Çok iyi bir kameraman, çok iyi bir kamerayla, çok iyi bir ışıkta, çok iyi bir yönetmenin yönetimiyle çekecek ve de çok iyi bir montajla seyirciye sunulacak yaptığınız iş. Sesli çekilmiyorsa da iyi bir dublaj yapılacak… Gördüğünüz gibi çok insanın emeğinin katıldığı uzun bir süreç. Bu nedenle bu iş tiyatrodaki kadar keyif vermez oyuncuya. Ama tabii ki sonuçta ekranda ya da perdede seyrettiğiniz zaman başka türlü bir heyecan duyuyorsunuz. Birçok kişinin başarısının içinde başarılı olabildiyseniz o da bir başarı diyorsunuz. Uyum başarısı diyorsunuz. Ama tiyatroda seyirci ile siz varsınız yalnız. Dünyanın her yerinde böyledir, oyunculuğun aslı tiyatrodur. Dionysus’tan bu yana böyledir bu. Tiyatro emek, eğitim, çalışma isteyen, birikim isteyen, yaşamın törpülenmesini gerektiren bir iş. Bizim ülkemizde de olduğu gibi yurtdışında da birtakım başka işlerle uğraşan arkadaşların sonuçta televizyon dizilerinde, sinemalarda dünya çapında isimler olduğunu görüyoruz. Onlar da bir noktada bu işi yakalayıp ama mutlaka bir eğitim sürecinden geçiyorlar. Bizde ise iş yoğunluğundan dolayı, hiçbir şeye ihtiyaç yokmuş gibi bir hava var. Şayet yönetmen sizi seçtiyse, yapımcı da sizi kabullendiyse düz yürü, şimdi arkanı aniden bana dön, gülümse, sonra iki adımda bana gelmeye çalış gibi komutları yerine getirebilecek beyin kıvrımlarına sahipseniz, televizyonda hatta sinemada başrol oynayabilirsiniz. Ama sonuçta kesinlikle sizi bir oyuncunun konuşması şart. Kültürel altyapı eksikliği olan toplumlarda herkes oyuncu, herkes sanatkâr oluyor. Ama bu işin içinde, ayrıntılarda gizli olan nüanslar var. Onların farkına kimse varmıyor. Varması da beklenmiyor. Beğeni düzeyinin yükseltilmesi bayağı uzun bir süreç. Böyle yetiştirilmediği için toplum kaba çizgileriyle ona tamam görünen her şeye hayranlıkla bakıyor.

Beğeni çıtasını yükseltmek için kimlerin ne yapması gerekiyor?

Bu birazcık değişti. Eskiden yalnızca merak unsurunun olduğu kişilerin oynadığı diziler, filmler merakla seyrediliyordu. Şimdi yalnızca merak unsuru olan kişilerin değil, işi bu olan kişilerin oynadığı diziler, filmler merakla seyrediliyor diyebilirim. Bu da çıtanın biraz yukarı çıktığı gibi bir “duygu hissi” uyandırıyor. Bu duygu hissi tabii espri olsun diye söylediğim bir söz, adam Türkçeyi bilmiyor demesin okurlar!

Edebiyatçılar Türkiye’de geçimlerini hep başka işlerden sağlamışlar. Günümüzde tiyatrocular için de bu söz konusu olmaya başladı gibi geliyor bana. Tiyatrocular yaşamlarını sürdürebilmek için ve hatta tiyatro yapabilmek için dizilerde oynamak zorunda mı kalıyorlar?

Aynen öyle. İşte Haluk Bilginer, işte Mahir Günşiray… Tiyatroya gönül vermiş arkadaşlarımız, tiyatro sahibi arkadaşlarımız, kurdukları tiyatroları yaşatabilmek için reklam, dizi gibi işler yapmak zorunda kalıyorlar. Tiyatro başlı başına insana yaşam rahatlığı sağlayabilecek bir meslek dalı değil gibi görünüyor maalesef. Bu da acı bir şey. Şimdi bakın, şehir tiyatrosunda da devlet tiyatrosunda da arkadaşlarımız var. Bu tür işleri yapabilme şansı olmayan, yapımcılara kendilerini gösteremeyen, bu tür çalışmalara katılamayan arkadaşlarımız pek mutlu değiller. Tiyatrodan aldıkları parayla yaşamak zorundalar. Ödenekli tiyatroların bile verdiği paraların komik rakamlar olduğunu biliyoruz. Ben de ödenekli tiyatroda senelerce çalıştım, birçok başka iş yapmam gerekiyordu. Dublaj yapmam, reklam seslendirmem gerekiyordu en azından. Ben tiyatroda bir oyun çalışacağım derken, hiçbir ekonomik çıkar gözetmeksizin bunu yapacağımı biliyorum. Bunu ancak kendi kendime, başka yollardan sağladığım ekonomik özgürlüğüm sayesinde yapabilirim. Bu böyle gitmez. Tiyatronun önemli bir sanat dalı olduğunun, bunun askerlerinin de gerekli silahlara sahip olmaları gerektiğinin göz önünde bulundurulması gerekir.

Bu anlamda devlet desteğinin önemini yadsıyamayız öyle değil mi?

Devlet tüm dünyada tiyatroyu destekler. Ama bir özeleştiri yapmamız da gerekirse, 1949 yılında kurulan Tatbikat Sahnesi’nden bu güne uzanan devlet tiyatroları başarılı mıdır sorusuna yanıt vermemiz gerekir. Evet, Türkiye’nin dört bir yanına tiyatro sahnesi açmıştır. Birçok yerde tiyatro açmakla iş bitmiyor. Çoğalan nüfusa, eğitim sistemindeki arızalara baktığınızda bunlar bir işe yaramıyor. İlkokullarda eskiden bir müsamere alışkanlığı vardı. Bu, çocuklara bir tiyatro sevgisi aşılardı. En azından 23 Nisanlarda diğer çocuklardan 75 santim yüksek bir setin üzerine çıkıp bir şiir okumak bile o çocukta başka birtakım duygular uyandırıyordu. Bu duygular da tiyatroya yakın duygulardı. Oradan merak sarmalarıyla hiç değilse çok iyi bir tiyatro seyircisi olurlardı ya da oyuncu olurlardı. Ben de öyle tiyatrocu oldum zaten. Günümüzde çocuklar müsamereyi bırakıp bir sonraki okulun giriş sınavlarına hazırlanmaya başlıyorlar. Bunlar yıldırıcı, bıktırıcı, resimden, tiyatrodan, şiirden, böyle “ince” işlerden uzaklaştırıcı, daha “kalın” işlere yöneltici bir rol oynuyor. Şimdi siz Türkiye’nin her yerine tiyatro kursanız da, ki böyle bir şey yok tiyatro salonları İstanbul’da bile son derece az şu anda, seyircinin gelmesi, merak etmesi, doldurması salonları, heyecanlanması için gerekli başka koşulların da yerine getirilmesi gerek. O salonların dolması halinde bile masrafların çıkması mümkün değil bugünkü koşullarda. Özel tiyatrolara vergi indirimi gibi kimi yasa değişiklikleriyle birtakım yararlar sağlanması gerekiyor, yoksa olmuyor. Büyük binalar yapan işadamlarına saygı duyuyorum, ama tiyatro salonu eksikliği var madem, bu işadamlarına binanın altına bir tiyatro salonu yaparsan verginde indirim yaparım denilemez mi mesela?

Bu söyledikleriniz akla çok yatkın şeyler. Peki, tiyatrocular bu sizin söylediklerinizi bir araya gelerek talep etmiyorlar mı? Bir dayanışma eksikliği, sorunların ifade edilmesinde bir sorun, ortak hareket etmede bir zaaf olduğunu düşünüyor musunuz?

Bu tür kuruluşlar var, tiyatrocuların, sinemacıların ortaklaşa kurdukları kuruluşlar var. Fakat bizim Türk insanının da kuruluşa karşı bir alerjisi var galiba. Çok iyi niyetlerle kurulup 500 kişi olan bir kuruluş iki ay sonra 250’şer kişilik iki ayrı kuruluşa dönüşüyor. Partilere bakın, şirketlere bakın, ortaklıklara bakın, bizim insanımızda bu var. Müşterek bir şey yaratmak, müştereken o yarattığın başarıyı paylaşmak gibi bir duygu yok. Başarıyı sahiplenmek gibi ağır bir duygu var. 2,5–3 sene kadar İstanbul Devlet Tiyatrosu’nun genel sanat yönetmenliğini yaptım. Bu süreç içinde bunu çok yakinen gördüm. İyi bir yönetmenin tiyatroyu yönetmesi beklenemez aslında, bunun da okulu olması gerekir ama yine de üstlendim bu görevi. Hastane sevk kâğıdı imzaladığım bile oluyordu. Ama orada gözlem yapma olanağı buldum. İlk sene bir sinerji yarattım. İç disiplinini kurmuş olan arkadaşlarımın iş disiplinine de sahip olduklarını biliyorum, ama bu disiplini elde edememiş olan arkadaşlarımın bu disiplini elde edebilmeleri için elimden gelen gayreti göstereceğime emin olabilirsiniz diye bir yazı yazdım o zaman. Herkes bir ürktü, bu bir albay tarifi aslında. Ama sonra çok tatlı bir birliktelik yaşadık, herkes çok yardımcı oldu. Çok güzel bir sezon başı yemeği yaptık. Tüm kadro katıldı o yemeğe. Herkes kucaklaştı. Ama tiyatroda şöyle bir şey var, insan egosu çok yüksek, böyle de olmalı aslında. İnsan çıtasını kendinden sürekli olarak 15 basamak yukarıda tutmalı. Ama bu 15 basamak yukarıya ulaşabilecek sessizliği, sükûneti ve çalışmayı göstermeniz lazım, birden zıplayamazsınız. Akşam yatıp sabah kalktığınızda ben 15. basamağa çıktım gibi bir varsayıma kapılırsanız zararını yine kendiniz görürsünüz. Bir arkadaş için söylemiştim, toplumun kendisine verdiği değer, aslında sahip olduğu değer ve asıl sahip olması gereken değerler arasında öyle mesafeler var ki, kesinlikle bir yardıma ihtiyacı var. Tamam, ben böyleyim bu kadar diyen ve oturan bir adamın sanatçı olabileceğini düşünebiliyor musunuz? O bitmiş demektir. Genel sanat yönetmenliğim dönemine dönecek olursak, o zaman bir süre sonra gördüm ki erkeklerin hepsi Hamlet, kızların hepsi Ophelia oynamayı bekliyordu. O yemeğe de bu düşünceyle geldiklerini hissettim. Ve o birliktelik birinci senenin sonunda parçalandı. Rollerini beğenmeyenler oldu mesela. Oysa tiyatro kolektif bir sanat. En ufak bir rolün bile değeri var. Hocalarımızın hep söylediği bir şeydi, rolün küçüğü olmaz, oyuncunun küçüğü ya da büyüğü olur. Küçücük bir rolü bir oyuncu çok büyük yapabilir. Roldeki malzemeyi bir aktör kullanır, bir başkası kullanamaz. İdeal ölçüm galiba 15 basamak yukarıda hissetmek, başkalarına bunu hissettirmemek, oraya da ulaşmak için çaba sarf etmek… O 15 basamak da hep kalmalı orada. Yani ulaşılacak bir hedef hep var olmalı. Oraya vardım demeyecek asla. Gözünü kaparken bile. O 15 basamak hep olacak. Bu dediğim bütün insanlar için geçerli bir şey. Benden büyük yok düşüncesi ne iş yaparsanız yapın, ayakkabı tamirciliği de yapsanız gelişmenizin önünde engeldir.

Peki, sohbetimiz sırasında internetin Türkçeyi bozduğundan söz ettiniz ve bu konuda gerçekten bir yaranız olduğunu hissettim ben. Nedir gözleminiz?

Evet, o çok önemli. Benim lisede çok iyi edebiyat hocalarım vardı. Ben edebiyatta çok iyiydim ama buna rağmen kompozisyondan 0 veren bir hocam vardı. Ben o sıra bir gündelik gazeteye hikâye yazıyordum. Derdi ki, çok iyi yazıyorsun ama senin yapmaman gereken hatalar yapıyorsun ve ben bunu kabul etmiyorum. Soru mi’leri ile dahi anlamına gelen de’leri, da’ları ayrı yazacaksın. Böyle bir eğitimden geçerek yerleşti bu kurallar bende. Bugün böyle olduğunu hiç sanmıyorum. Üniversite ikinci sınıftaki öğrencilerimin yazılı kâğıtlarını okuduğumda hocamı rahmetle anıyorum. Bırakın de’leri da’ları, konuşma dili ile yazı dili arasındaki farklılık tamamen kalkmış durumda; “di mi” yazıyor, “diğil” yazıyor. Türkçe tamamen altüst oldu. Bu da internet dilinden geçen bir şey. Hiçbir şey okunmuyor, kitap okunmuyor. Belki gazete bile okunmuyor. Ve ben espri yapıyordum, ben size Dostoyevski diyorum siz onu deterjan markası sanıyorsunuz diye. Bu derece…

Okumak meselesi önemli gerçekten. Sizin kuşağınız buna gerçekten önem vermiş, iyi öğretmenler tarafından yetiştirilmişsiniz. Bugün deniliyor ki televizyon dizilerinin çeşitli romanlardan yapılması insanları okumaya sevk eder, örneğin Aşk-ı Memnu dizisi, Yaprak Dökümü… Bunları izleyince insanlar kitaplarını okumayı da ister. Buna katılır mısınız?

Şimdi ilk kez düşündüm bunu, var mı katkısı diye. Hiç sanmıyorum. Ben onu biliyorum diyecek, gördüm, niye okuyayım? Ama bir şeyin farkında değiliz, okumak ile görmek arasında büyük bir farklılık var. Ben her zaman bir kitabın filmi geldiği zaman o filme gitmeden kitabını okurum. Benim için asıl olan o kitaptır. O kitap filme nasıl aktarılmış onu sonra değerlendiririm. O filmdir. O kitapta benim kendi hayal dünyam vardır. Ben varımdır. Onun içindeyimdir, geziniyorumdur o kitapta. O kitabı okuduğum an, benimdir o kitap. Kitap ile film arasında böyle çok temel bir fark var. Dizinin mantığı başka. Çıkış noktası o roman da olsa başka mecralara akabilir. Madem akıyor aksın diyebilirler. Kitapla ilgisi kalmayabilir.

Peki, son olarak sizin tiyatro ile ilişkiniz üzerine bir şey sormak istiyorum. Okul müsamerelerinden başladım ve bugünlere geldim dediniz ya, pek çok insan o müsamere sahnesinin tozunu yutmuştur ama herkes tiyatrocu olmuyor. Sizi o sahnede tutan ne oldu?

Ben aslında çok içine kapanık bir çocuktum. Annem Milli Eğitim Bakanlığı’nda görevli olduğu için bütün hocaların arkadaşıydı. Kıskaç içindeydim. Okulda ne yapsam evden duyuluyordu. İçine kapanık bir çocuktum ama hep aklımda tiyatro vardı. Eskiden beri tiyatroyu seyrederdim. Çok severdim tiyatro izlemeyi. Derken ortaokulda müsamereden öte bir vodvil, bir fars oyunu söz konusu oldu. Seçme yaptı edebiyat hocamız, ben de girdim seçmeye, yok olmaz dedi. Beni attılar bir köşeye. Derken seçilen arkadaşlarımızla provalar başladı ama benim aklım hep onlarda. Bakıyordum onlar spor salonunda çalışırken. Derken o başrolü oynayan arkadaş kendini birden demin anlattığım gibi 15 basamak yukarıda sanmaya başladı. Kapris falan mı yaptı ne, edebiyat hocamız onu kadrodan attı. Bari sen gel dedi bana. Orada bir değişim oldu. Ben başladım çalışmaya ama hep aklımda bir şey vardı, söyleneni anlıyorum, yapamıyorum. Yapamıyorum değil, yapmıyorum. Yapacağım bir an var, ona saklıyormuşum gibi. Provalar yapıldı, yapıldı, yapıldı ve bitti, oyun başlayacak. İlk dört oyun öğrencilere, sonra öğrencilerin velilerine, Ankara Cebeci Ortaokulu’nda… Sonra sahneye çıkacağım an, ışıklar, yükseklik, şu bu… Kalbim çıkacak gibi. Dedim ne oluyor ya, herkes sana bakıyor, sen en yüksektesin. Attım kendimi sahneye. Oynamaya başladım. Birinci perde bittiğinde beş hocam birden, sen ne yapıyorsun, nesin sen, kimsin sen, falan diye üstüme atladılar. Müzik hocası “konservatuara gidiyorsun, velin ben oluyorum, tamam” dedi, “bitti!”. Böyle başladı benim sürecim. Bu sözünü ettiğim tutukluk bende hâlâ vardır. Provalarda son derece tutuk olurum, ne yapacağımı bilemez gibi bir halim vardır. Bir gayri ihtiyari saklamak var, içime atarım atarım, o birikimlerden gözlemlerden gelen şeyleri olgunlaştırmaya çalışırım. O başkalarını yaşamak, ta o zamandan bir tat verdi bana. Sonra da zaten hiç kopmadım.

Bundan sonrasında da sizi göreceğiz değil mi sahnede, dizilere rağmen?

Tabii tabii. Daha çok gencim, yapacak çok şeyim var.

Evet, 67 yaşında bir genç Zafer Ergin. Çekimlere ara verilip yemek yediğimiz sırada ve sonrasında kahve içerken yaptığımız sohbetlerde, yerinde duramayışında, üretmenin onu hayata bağlayan çok önemli bir şey olduğunu anlatırken gözlerindeki parıltıda o gençliği gördüm ben. Söyleşide sözünü ettiği “ben tamamım, 15. basamaktayım ve bittim” diyen sanatçılardan olmadığını her anında gözlemledim. Zafer Ergin gibi sanatçılarla tanışmanın iç huzuruyla ayrıldım oradan. Umutsuzluğa kapıldığım zamanlarda, bir fotoğraf gibi çıkarıp bakmak üzere dondurdum Zafer Ergin’e ait bu üç saati. Kâğıda döküp, size aktardığımda canlanabilmesi umuduyla…

CBRL Dergisi, 2009

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.