Türkiye’nin kültür hayatında izler bırakmış bir isim Şakir Eczacıbaşı. Hayata veda etmeden hemen önce tamamladığı “Çağrışımlar, Tanıklıklar, Dostluklar” isimli anı kitabı da o izlerin oluşma sürecine ışık tutuyor. Işık tutmakla kalmıyor, o izlerin, ülkenin kültür yaşamının dehlizlerine dek nasıl da derinlemesine nüfuz ettiğini görmemizi sağlıyor. Pek çoğumuz onu, Eczacıbaşı’nın sponsoru olduğu kültür-sanat etkinliklerinin açılışlarından tanıyor olsa da, aslında kültür yaşamımızda doldurduğu yerin bundan ibaret olmadığını kitabın her satırında bir kez daha, bir kez daha idrak ediyoruz.

Eczacıbaşı, gelecekte içinde filizlenecek sanat aşkının köklerinden başlıyor anlatmaya, belki de bilinçsizce. Çünkü ona göre, ailesinin zoruyla gördüğü piyano dersleri zulümden başka bir şey değil: “Kuyruklu piyano, giderek bana beyaz dişli bir balina gibi görünmeye başlamıştı. Düşlerime girdiği geceler korkuyla uyanıyordum. Bunalımlı piyano serüvenim tam dört yıl sürmüştü. Sonra bir gün alıştırma çalışırken dayanamayıp sandalyeyi piyanoya indirmiş, tuşlarını kırmıştım.” Sanatla bu “nefret dolu” ilk karşılaşma, sonraki büyük aşkın işareti olamaz mı? Ne de olsa büyük aşklar… Şaka değil, sanatla hiçbir ilgisi olmayan, hayatında tek bir müzik aleti görmemiş, hiçbirinin teline bile dokunmamış pek çok çocuğa göre şanslıdır Şakir Eczacıbaşı. Piyanonun tuşlarına küçük yaşta dokunan o parmaklar, sanatın değerini mutlaka bilecektir gelecekte. Kaldı ki çok da uzak olmayan bir gelecekte bunun ikinci işaretiyle karşılaşıyoruz kitapta: “Kapının ardında küçük bir taşlık bulunuyordu. İlkokula gittiğim yılın yazında, o taşlıkta bir resim sergisi açmak aklıma gelmişti. (…) Düşüncemi mahalledeki iki arkadaşa anlatınca, onlar da kolları sıvayıp bana katılmış, beraberce hazırlıklara başlamıştık.” Kollar sıvanır, kapı kapı dolaşılır, öteki çocukların resimleri toplanır ve açılış konuşmasını baba Eczacıbaşı yapar… Şakir Eczacıbaşı yıllar sonra düzenleyeceği sayısız sergide aynı heyecanı yakalamış mıdır, merak ediyor insan.

Piyano ve ilk resim sergileri de değil, aslında onun sanata yatkınlığını, baba mesleğine adım atmak zorunda kalmasaydı belki de sanatçı olacağını en güçlü şu anlatım yansıtıyor: “Evimizin ikinci katına, girişteki mermer salondan geçilip kırmızı halı kaplı ahşap bir merdivenden çıkılırdı. Çocukluğumda, merdivenin basamaklarında oturup ders çalışmayı severdim; böylece, bir yandan her iki katta olanları da izleyebiliyordum. Herkes salonda otururken beni yatmaya zorladıkları öğle yemeği sonrası ve akşamın erken saatlerinde, yataktan gizlice kalkar, onlara duyurmadan en üst basamağa oturur, konuşulanları dinlerdim.” İzleyen ve kaydeden gözler değil midir, sanatçının en büyük sermayesi? Ve düşler… “Yazları, büyük pirinç karyolalara cibinlikler takılırdı. Cibinlikli karyolada yatmak bana gizemli gelir, düşlerimi zenginleştirirdi.” Ve elbette gizeme olan bitmez tükenmez merak.

Şakir Eczacıbaşı’nın sanat sevgisini besleyen bir başka kaynak ağabeyi Vedat ve ondan miras kalan sinema tutkusu olabilir mi? Hiç de uzak bir ihtimal değil: “Vedat’ın odası en sevdiğim odaydı; geceleri onunla yatmak isterdim. Anlattığı öyküler bugünkü Amerikan filmlerine benziyordu: İnsanlar uzayda dolaşır, uçaktan uçağa atlar, bilinmedik araçlarla gökten inip baskınlar yapar, olmadık gizli görevler üstlenirlerdi.”

İşte bu ve benzeri sayısız anıyla açılıyor Eczacıbaşı’nın kitabı. Her biri onu o yapan, kişiliğinin ve gelecekteki seçimlerinin oluşmasında etkili olmuş anılar. Yetiştiği atmosfer, aile yaşamı, anne-babası ve ağabeylerinin ilişkileri… Tüm bunlar yalnızca Şakir Eczacıbaşı’nın kişiliğine ve yaşamına ışık tutmuyor. İki önemli bakış kazandırıyor okura: Türkiye eczacılık tarihine damgasını vurmuş, siyasal ve kültürel yaşamında iz bırakmış bir ailenin tarihi. Bu öyle bir aile ve öyle bir tarih ki, simgesel yanı tartışmasız. Öyle ki, Cumhuriyet’in birinci kuşağından olan anne ile baba, Kurtuluş Savaşı ve devrimlerin yarattığı yeni bir sınıfın özelliklerini taşıyor. Şakir Eczacıbaşı’nın “aristokrat” olarak tanımladığı bu yeni sınıf, aynı zamanda devrimlerin yapıcısı, geliştiricisi, koruyucusu… Kültürü ve sosyal ilişkileriyle hem o devrimlerin ürünü, hem de onların sahibi. İşte bu yönüyle Eczacıbaşı’nın anıları, bir kişisel öykü olmaktan çok daha öte özellikler taşıyor.

Kitabın ilk perdesini şimdilik kapayabiliriz. İkinci perdede ise, ailesinin değil de Şakir Eczacıbaşı’nın kendi anılarının ışık tuttuğu kültür ve sanat yaşamımız var. Yaşar Kemal’ler, Abidin Dino’lar, Sait Faik’ler, Muhsin Ertuğrul’lar ve daha pek çokları. Eczacıbaşı’nın az önce işaretlerini gördüğümüz sanat tutkusunun bu ikinci perdeye olduğu gibi yansıdığı görülüyor. Türkçe derslerini Necip Fazıl Kısakürek’ten almış olsa da onun yolu hep solcu ve ilerici sanatçılarla kesişiyor. Bu kesişmeler kimilerinde kısa sürse de, kimileriyle uzun yolculuklara, derin dostluklara hatta kimi zaman sanatsal birlikteliklere dönüşebiliyor. Kitabın neredeyse tamamına egemen olan, sanatçılarla ilgili anekdot ve anılar da yine ülkenin bir dönemini, o dönemin sanatçılarının kişiliklerini anlamak için son derece iyi bir malzeme sunuyor okura. Hele Eczacıbaşı gibi gözlem gücü yüksek birinin kaleminden aktarıldığında okuduğunuz herhangi bir anı kitabı olmaktan çıkıp, sinemasal anlatımıyla görsel bir şölene dönüşüyor.

Şakir Eczacıbaşı’nın anıları bu tür anekdotların yanı sıra, kendisinin baş aktör olduğu kültür olaylarını daha yakından tanımamıza ve anlamamıza da yarıyor. Bunların başında Sinematek derneğinin kuruluşu geliyor. Onat Kutlar’la başlattıkları bu fırtınalı serüvenin arka planında neler olduğu aydınlanıyor.

Bir de tabii Ara Güler’le dostluğunun da armağanı sayılabilecek fotoğraf sanatçılığı var Eczacıbaşı’nın. Böylelikle Ara Güler’li anıların neşesi kitabın havasını bir anda şenlendiriyor. İşte o şenlikli anekdotlardan biri: “Ömer Apa anlatmıştı: Ara, Apa Basımevi’ne bir iş görüşmesine gitmiş. Ömer, ‘Şakir Bey’in çok iyi fotoğrafları olduğunu söylüyorlar,’ deyince, odadan çıkmak üzere olan Ara dönüp, ‘Benim kadar iyi fotoğraf çekebilmesi için onun daha kırk fırın ekmek yemesi gerekir,’ demiş. Ömer, ‘Bunu Şakir Bey’e söylerim,’ deyince de, ‘Umurumda değil, ondan mı korkacağım,’ diyerek kapıdan çıkmış, ama birkaç saniye sonra araladığı kapıdan başını uzatıp, ‘Söylemezsen daha iyi olur!’ demiş”.

“Çağrışımlar, Tanıklıklar, Dostluk­lar”ın basılmış halini Şakir Eczacıbaşı göremedi. Ama bu dünyadan ayrılmaya yüz tuttuğu günlerde, yüklendiği koca kültür mirasının sorumluluğunu duydu ve onu emniyete alacak en anlamlı işi yaptı, yazdı ve yayıncısına teslim etti. Şimdi bu miras ona sahip çıkacak okurlarını bekliyor…

Divan Edebiyatını Bilen Bilmeyen Tartışması

Tıp fakültesine gidebilmek için 1953 yılında olgunluk sınavı geçirmem gereği ortaya çıkmıştı. Robert Kolej’i o yıl bitiren ve yükseköğrenim görmek için Cambridge’e gitmeye hazırlanan Cevat Çapan’la birlikte harıl harıl sınavlara çalışıyorduk. Koleji bitireli üç yıl olmuştu. Öğ­rendiklerimin çoğunu unutmuştum; bazı dersleri İngilizce okuduğum için de terimlerin Türkçe karşılıklarını bilmiyordum. Edebiyatçı dostlarla Çiçek Pasa­jı’nda buluştuğumuz bir gün sınavlardan söz etmiştim. Sait Faik sormuştu:

“Sınavlar arasında edebiyat var mı?”

“Elbette var, olmaz mı; gelecek salı günü.”

“Senin bildiğin yazarları, bizleri soracaklar sanıyorsun. Divan şairlerini soracaklar, sen de onları hiç bilmezsin… Edebiyattan kalırsan rezil olursun! ‘Sanat Yaprağı’nı çıkaran adam, daha olgunluk sınavında çakıyor,’ diyecekler.”

O sırada Dağlarca atılmıştı: “Yalnız o mu? Ben ve Behçet’ten başka aruzu bilen yok aramızda. Sait, divan edebiyatını sen de bilmezsin…”

Sait Faik, “Ben de bilmem ama, Sanat Yaprağı falan da çıkarmam…”

Behçet, her zamanki olumlu yaklaşımıyla, “Üstüne varmayın Şakir Bey’in… Umalım ki bildiği konuları sorarlar. Salı günü yine burada buluşalım. Şakir Bey ne yapmış, anlayalım.”

Sait Faik: “Lavinia bu muymuş!”

Özdemir Asaf, “Lavinia” adını verdiği bir hanıma âşık olmuştu. La­vinia’nın kim olduğunu bilmiyorduk; ama Özdemir’i her gördüğümüzde bize Lavinia’yı anlatması, onun için şiirler okuması, hatta gece yarıları evlerimize gelip yaşlı gözlerle aşkı üstüne konuşmalar yapması, hepimizin gözünde olağanüstü çekici bir kadını canlandırmıştı. Hele Lavinia bana, T.  S. Eliot’un çok sevdiğim oyunu The Cocktail Party’deki (bu oyunu Bülent Ecevit 1963’te çevirmişti) aynı adı taşıyan ilginç bir kişiliği de anımsatıyordu.(…)

Bir süre sonra Lavinia’nın kim olduğu ortaya çıkacak, bizim Lavinia düşlerimiz altüst olacaktı. Kumkapı’ya, Kör Agop’un meyhanesine gitmek üzere, Sait Faik ve Özdemir Asaf’la Kulis’te buluşmuş, Münir Özkul’u bekliyorduk. Bir ara kapıdan tanıdığımız bir kadın girmişti. Özdemir heyecanlanmıştı, “Lavinia geldi… Beni bekleyin, şimdi dönerim,” deyip onunla bir masaya oturmuştu. Sait Faik, “Lavinia bu muymuş! Keşke onu hiç görmeseydik, kafamızda canlanan Lavinia’yı biliyor olsaydık,” demişti.

“Sen Kim Oluyorsun da Bana Sormadan Kitabımı Yayımlıyorsun!”

O akşamüstü, geri dönmesi için Özdemir’i çok beklemiştik. Sait Faik alçakgönüllü bir insandı ama, saygısızlığa dayanamazdı. Birkaç kez gitmeye kalkmış, onu zor tutmuştum.

Özdemir yanımıza geldiğinde, konuyu değiştirmek için Sait Faik’e, “Yakında ‘Yuvarlak Masa Yayınları’ adını verdiğim bir dizi çıkarıyorum. İlk kitabı kendi şiirlerime ayırmıştım, kararımı değiştirdim, senin hikâyelerini basmak istiyorum,” der demez, Sait Faik küplere binmişti:

“Sen kim oluyorsun da bana sormadan kitabımı yayımlamaya karar veriyorsun! Ben hikâyelerimi basacak yer bulamıyor muyum? Onları basmak sana mı kaldı? Kendini büyük şair saymaya başladın galiba… Seni sevdiğimiz için senin dostunuz. Lavinia gibi şiirler yazdığın için değil!” demiş ve Kulis’ten çıkıp gitmişti.

Sait Faik böyleydi… Birden tepesi atar, çocuklar gibi küser, bir süre sonra hiçbir şey olmamış gibi davranırdı. Birkaç gün sonra bana şunu önermişti: “Özdemir vergisini ödememiş, üç gün daha gecikirse cezaya girer. Para toplayalım, ama eline vermeyelim, onunla birlikte vergi dairesine gidelim.” Öyle de yapmıştık. Hiçbir yerde uzun süre duramayan Sait Faik, o gün defterdarlıkta iki saat bizimle sırada beklemişti.

Muhsin Ertuğrul’un Çekingenliği

Muhsin Ertuğrul’u neredeyse her cumartesi günü Harem’deki evinde görmeye başlamıştım; bazen bize Haldun Taner de katılırdı. Bu sıralarda aramızda kurulan büyük dostluk onun ölümüne dek sürmüştü. Muhsin Bey çekingen bir insandı, kalabalığa karışmıyor, izleyiciye görünmüyor, gerektiğinde oyunu kulisten izliyordu. Cumhuriyet gazetesine tiyatro üstüne denemeler yazardı ama, hiçbir süreli yayınla söyleşi yapmaz, fotoğrafının çekilmesini istemezdi. Tanıdıklarıyla uzun konuşmalara girmez, kolay kolay içini açmaz, yakınlık göstermezdi. Ama sayısı az da olsa, dost bildiklerine içten davranır, onlarla sohbet etmeye bayılırdı. Kışları çalışma odasında, yazları Boğaz’ı gören balkonunda oturup saatlerce görüşüyorduk.

Eşi Handan Hanım (seçkin tiyatro oyuncusu Handan Uran), onun ne denli çekingen olduğunu şöyle anlatıyordu: “Bize gelmediğiniz cumartesi günleri, size gitmek istediğini anlarım, ‘Hadi Şakir Bey’leri arayalım’ derim. Saate bakar, “Daha çok erken, belki uyuyordur’ der. Birkaç saat sonra ‘Yemek yiyor olabilir’, daha sonra ‘Belki dinleniyordur’, akşama doğru ‘Konukları olabilir’, akşam olunca da ‘Bu saatte arayamayız’ der ve böylece bütün günü geçiririz!”

Nâzım’ın Şiirinde Orak Çekiç Ay Yıldıza Nasıl Dönüştü?

Avni ve Nâzım yine Paris’te buluşmuşlar, uzun uzun sohbet etmişlerdi. “Doktorlara göre kalbim paramparça,” demiş Nâzım, ama yine de bir kadeh içki ısmarlamış, bir de sigara yakmış. Sovyetler’in geleceğinden söz etmişler ve Nâzım’ın ağzından, “Keşke on beş yılımı orada geçirmeseydim,” sözü dökülmüştü.

Eve gittiklerinde Avni’den, “Kuva-yı Milliye Atları” şiirini bulmasını istemiş, yüksek sesle okumaya başlamıştı. “Kuva-yı Milliye gelecek yine…” ‘Hem bu sefer ayyıldızlı bayrağı da orak çekiçli’ dizelerine gelince durmuştu. Sonra Avni’den bir kalem isteyip şu düzeltmeyi yapmıştı:

“Kuva-yı Milliye gelecek yine / hem bu sefer ayyıldızlı bayrağı da ışık içinde…

Dağlarca Öğrencilere Kıyamadı

1950’nin yaz aylarında, Dağlarca’nın bir Avrupa gezisine çıktığını, o sırada Paris’te bulunduğunu öğrenince Londra’daki dostlarla sevinmiştik. Özcan Ergüder, Cavit Erginsoy, Feza Gürsey, Aydın ve Nilüfer Yalçın’ın katıldığı bir toplantı yapıp kendisini Londra’da ağırlamayı, yaşadığımız o kültür kentini gezdirirken, onunla şiirleri üstüne sohbet etmeyi kararlaştırmış, bunu da kendisine iletmiştik. Dağlarca’nın yanıtı olumsuzdu, çağrımızdan kıvanç duyduğunu belirtiyor, ancak başka ülkelere gideceğini, programında değişiklik yapamayacağını bildiriyordu. Sonraki yıllarda bana, o mektubu alınca çok sevindiğini, ancak genç öğrencilerin eğitim amacıyla aldıkları paradan kendisi için harcama yapmalarına gönlünün razı olmadığını söylemişti

Ara Güler’den Eczacıbaşı’ya: “O kadar iyi biliyorsan, git kendin çek”

Fotoğraf çekmeye dostum Ara Güler’le bir şakalaşmadan sonra başlamıştım. Eczacıbaşı İlaç kuruluşu için çıkardığım Tıpta Yenilikler’de yayımlanacak bir yazıda kullanılmak üzere çektiği fotoğrafların amaca uygun olmadığını söyleyince, “O kadar iyi biliyorsan, git kendin çek,” demişti Ara. Ben de bir Leica makinesi alıp fotoğrafçılığa girişmiştim. Ara Güler’le o günkü tartışma olmasaydı yine de fotoğrafa başlar mıydım? Sanırım başlardım. (…)

“Edebiyat Profesörü, Muharrir, Şair Necip Fazıl…”

Türkçe dersini Necip Fazıl Kısakürek veriyordu. İlk derse girdiğinde, “Mümessil ayağa kalk. Ben kimim?” diye sormuştu. Şimdi adını anımsayamadığım sınıf temsilcisi, “Necip Fazıl Kısakürek, efendim,” diye yanıt verince, Necip Fazıl, “Otur; ben kim olduğumu sormuştum, adımı değil,” deyip tahtaya şunları yazmıştı: “Edebiyat profesörü, muharrir, şair Necip Fazıl Kısakürek…”

Yıllar sonra Oktay Akbal anlatmıştı: Necip Fazıl, Oktay’a sormuş: “Türkiye’nin en büyük şairi kimdir?” Oktay, “Sizsiniz,” demiş. Bu kez, “Peki en büyük hikâyecisi kimdir?” diye sorunca, Oktay, “Sait Faik,” der demez hemen atılıp, “Sen benim hikâyelerimi okumadın galiba?” demiş.

 

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.