“Asıl Tehlike Yazarın Piyasaya Oynaması”

Rüzgâr ve Güneş, yoldan geçen bir adama paltosunu kim çıkarttırır diye iddiaya tutuşmuşlar. Daha iddialı olan rüzgârmış. “Bak gör nasıl çıkarttırıyorum üstündekini!” demiş Güneş’e. Güneş gülümsemiş, “hadi bakalım görelim” demiş. Rüzgâr var gücüyle üflemiş adamın üstüne üstüne. O üfledikçe adam daha da sıkı sarınmış paltosunu. Rüzgâr üflemiş adam sarınmış, Rüzgâr üflemiş adam sarınmış… Sonunda pes etmiş Rüzgâr. Güneş’in gülümsemesi yüzünde duruyormuş. “Şimdi de sen izle” demiş Rüzgâr’a. Bulutlar kenara çekilmiş. Güneş tüm ihtişamıyla belirmiş gökyüzünde. Her yan aydınlanmış. Adamın kemikleri ısınmış… Hikâyenin sonunu anlatmaya gerek yok…

Oya Baydar’ın “şiddet”i tartıştığı son romanı “Kayıp Söz”, bu meseli hatırlattı bana. Baydar romanında şiddetin nerede başlayıp nerede bittiğini, şiddetin haklı ya da haksız olduğuna kimin, hangi ölçütleri kullanarak karar vereceğini soruyor, sorduruyor. Oya Baydar’ın bu soruya yanıtını hem kitapta hem de bu söyleşide bulacaksınız.

Baydar, şiddetin her türünü reddediyor. Ona göre mazlum olanın kendini savunma hakkı elbette var. Ama buradaki sınırı nasıl çizeceğimizi soruyor. Baydar’ın sorusu bir başka soru doğuruyor: Günümüz dünyasında “şiddet” üzerine tartışmayı yer, zaman ve durum düzleminden kopartarak “barış çağrısı” yaparak bir yere varmak mümkün mü?

Toprakları işgal edilmiş bir ülkede direnen halka “barış” çağrısı yapmak onu “teslimiyete” çağırmak değil midir? Sanıyorum eşitler arası bir ilişki söz konusu olduğu zaman ancak gerçek bir barıştan söz etmek mümkün. “Direniş” adına masum insanların üzerine bomba yağdırmayı haklı bulmuyorum kuşkusuz, sözünü ettiğim o değil.

Baydar’a göre insanlığın hastalıklara çare bulması için labaratuvarda deney yaparken fareleri öldürmesi de reddedilmesi gereken bir şiddet. Benim aklıma yine Rüzgâr ve Güneş takıldı. Şiddet ile zor arasında bir fark var mıdır? Rüzgâr’ın adam üzerinde uyguladığı açık şiddete karşılık, güneşin yönteminin nasıl bir farklılığı var? Güneş adama sıcaklık vererek, onu terleterek başka türlü bir zor uygulamış olmuyor mu? İnsanlık tarihine dönüp baktığımızda, hangi ilerleme vardır ki çatışma olmadan, zor olmadan, müdahale olmadan gerçekleşsin?

“Kayıp Söz”, şiddeti Kürt sorunu üzerinden tartışıyor. Kitap Fuarı’nda kitabın yayıncısı Can Yayınları bir panel düzenledi. Konu: “Edebiyata Yansıyan Güneydoğu” idi. Kitap bu başlık altında tartışılınca “Kayıp Söz”, Kürt meselesi üzerine bir roman olarak değerlendirildi haliyle. Panelin çıkışında röportaj için sözleştiğimiz sırada Oya Hanım, “Ne olur edebiyat konuşalım” dedi. Kayıp Söz’ün Kürt meselesine indirgenmesinden rahatsızdı. Peki ama yayıncısının bile romanı bu yönüyle ele aldığı, üstüne konunun da sıcaklığı düşünülünce başka türlü bir algı beklenebilir miydi?

“Kayıp Söz”de son derece ustalıklı bir kurgu ve anlatım karşılıyor okuru. Baydar’ın bütün romanlarında olan, bir yapboza benzettiğim kurgu burada da var. İnce ince işlenen karakterler bu yapbozun içinde yerli yerine oturuyor. Baydar’ın bütün romanlarının ortak özelliği, her birinin odaklandığı ve tartıştığı bir “mesele”sinin olması. “Sıcak Külleri Kaldı”da siyasi örgüt yapıları, iktidar kavramı tartışılıyordu. “Erguvan Kapısı”nda kimlik tartışmaları öne çıkmıştı. Baydar, kahramanlarının birbirleriyle diyalogları ve kendi iç konuşmaları aracılığıyla yürütüyor tartışmayı. Yazarın duruşu elbette kendini hissettiriyor. Ancak Baydar kendi bakış açısını karakterlerinin ağzından okura dikte etmiyor. Bu anlamda Baydar’ın yapıtları “siyasal roman” değil, gerçekçi romanlar.

“Romanlarınızla ilgili ‘siyasal roman’ yakıştırması yapılıyor. Fakat siz bir söyleşinizde siyasal roman yazmadığınızı ifade ediyordunuz. Öncelikle bunu aydınlatalım istiyorum. Sizin romanlarınızı ‘siyasal roman’dan ayıran nedir?”

“Yazdıklarımın, ne demekse o, ‘siyasal roman’ olduğunu düşünmüyorum. Anlatmaya, anlamaya, derinleştirmeye çalıştığımız ‘insan’, zaten bir çağın, bir coğrafyanın, bir toplumun içindedir ve onun damgasını taşır. Aşk romanı da yazsanız, eğer yazdığınız iyi bir metinse, bireyin ürünü olduğu toplumsal ortamı o aşkta yansıtır. Benim roman kahramanlarımın hikâyeleri ve trajedileri, önünde savruldukları veya direnmeye çalıştıkları toplumsal ortam ve gelişmelerle belirleniyor. Siyaset ve siyasal roman kavramını, toplumsal ve tarihseli içine alacak kadar genişletirsek, Tolstoy’dan Marquez’e, birçok önemli romancı siyasal roman yazmıştır dememiz gerekir. Bu bakışla korkarım Shakespeare bile kendini siyasal yazarlık yaftasından kurtaramaz. Edebiyat teorisinde bir ‘siyasal roman’ kategorisi yok. Dönem romanı denilen bir tür vardır. Odaklanan konunun ve öznenin, insanlar değil siyasal-toplumsal olayların akışı olduğu romanlar vardır. Bunlarda ‘esas oğlan, esas kız’ siyasettir… Bu romanlardan aklınızda tek tek karakterler kalmaz, siyasal-tarihsel akış ve olay örgüsü öne geçer. Benim yazdıklarımda, okur karakterlerimi tek tek hatırlar, kendisini onlarla özdeşleştirir, onların kaderine, trajedisine ağlar, umutlarını paylaşır. Bunu, okurla her yüz yüze gelişimde hissediyorum.”

“‘Esas kız, esas oğlan’ siyaset olunca bireye ne oluyor? Romanın bireyin iç dünyasına, derinlerine inmesi gerekmez mi? ‘Siyasi gelişmeler ve olayları’ bireyi eksen almadan anlatmak, esere daha çok bir belgesel niteliği kazandırmaz mı?”

“Çok doğru. Söylemek istediğim tam da bu. Benim ‘Hayır ben siyasal roman yazmıyorum…’ diye çırpınıp durmam da bu yüzden. Siyasal roman diye nitelenen metin, edebiyat sosuna bulanmış yarı belgesel, yarı ideolojik bir metindir. Keyifle de okuyabilirsiniz ama, edebiyat duygusunu ve derinliğini bulamazsınız. Romanı roman yapan öz, kalıplara ve içi boş klişelere indirgenmiştir. Yok, hayır! Hakkımı yemeyin. Böyle yazdığımı düşünmüyorum. Benim derdim canlıyla ve insanın trajedisiyle… Bunu da ancak toplumsal olanla iç içe anlayabiliyorum ve anlatabiliyorum. Hele de günümüz dünyasında, günümüz Türkiye’sinde…”

“‘Kayıp Söz’ün Kürt meselesine indirgenmesinden rahatsızlık duyduğunuzu ifade ediyorsunuz. ‘Kayıp Söz’de odaklandığınız ‘mesele’niz neydi?”

“Meselem şiddetti: Her düzeyi ve her biçimiyle; esas olarak da ‘öteki’ne, yabancıya uygulanan şiddet. Günümüz dünyasının en temel ve çözümü giderek zorlaşan sorunu, belki hiç çözülemeyecek olan ve insanlığı yutarak barbarlık çağına geri götürecek olan şiddet… Türkiye’de, silahlı silahsız, şiddetin kendini en belirgin biçimde yansıttığı sorun Kürt sorunu. Bu sorunu şiddetle çözme tercihi ve uygulaması, karşı şiddeti yükseltiyor ve ötekileştirmenin en tehlikeli biçimi olan şoven milliyetçiliği körüklüyor. Şiddet şiddet doğurur; şoven milliyetçilik kan ve savaşla beslenir.”

“Şiddetin nerede başlayıp nerede bittiğini sorgularken laboratuvarda bir farenin öldürülmesini örnek veriyorsunuz. ‘Vatan savunması adına’ yapılanların herhangi bir şiddet eyleminden bir farkı olmadığını söylüyor kahramanınız. İster istemez akla Kurtuluş Savaşı geliyor. Daha sıcak bir örnek, ABD’nin Irak’ı işgali karşısında savaşan direnişçiler… İnsanın vatan toprağını savunmak amacıyla eline silah almasını, herhangi bir şiddet uygulamasıyla aynı kefeye koyabilir miyiz?”

“Laboratuvarda insanlığın geleceği ve çıkarları için deney hayvancıklarını öldürmek tabii ki onlara ölümcül şiddet uygulamaktır. Bunu, üzerinde düşünmek ve düşündürmek istediğim çok temel bir soruyu sorduracak bir metafor olarak kullandım. Sormak, sorgulamak istediğim, bazı ‘yüce çıkarlar’ uğruna şiddet uygulamanın ne zaman nereye kadar meşru sayılacağı. Ölçüsü nedir bunun, sınırı nedir? Bu tümüyle felsefi-etik bir sorundur. ‘Deney için kobayları öldürmek insanlığa hizmettir’ önermesinden, ‘Dünyanın, veya vatanın, veya belli bir ideolojinin, bir dinin, bir mezhebin yüce çıkarları için öldürmek hem mubahtır, hem de ulvi bir görevdir’ önermesine geçilebiliyor. Dünya ve tarih bunun örnekleriyle dolu. Günümüzde, Türkiye’de en somut örneklerini yaşıyoruz. Şiddetin meşrulaştırılması üzerinde düşünelim istedim. Yurdunuzu, toprağınızı, onurunuzu, sevdiklerinizi korumak için kimi zaman silaha sarılmak gerekebilir. Şiddete maruz kalan kendini savunmak için de şiddet uygulamak zorunda kalır. En basit yaşama içgüdüsü bunu emreder. Ama nereye kadar meşru savunmadır, hangi noktadan sonra saldırganlıktır? Savaşlarda sivil halka uygulanan şiddet örneğin. ABD’nin Irak’ı işgali ve sonrası yaşadığımız dönemin en tartışmasız şiddet örneğidir. Ama, yine iktidar uğruna, dinsel ideoloji uğruna, kendilerini direnişçi görenlerin, çoluk çocuk yüzlerce sivil insanı bir patlamada öldürdükleri intihar fedaisi eylemleri neyin direnişidir? Keşke hiç savaş olmasa, ama olduğu sürece saldırı savaşlarıyla savunma savaşları arasında bir fark olduğu açık. Şiddet insanların içinden sökülüp atılmadan, her zaman her türüne bir bahane bulunur. Çok naif, çok budalaca görünebilir kimilerine, ama düşünün: Devletler savaş ilan etmiş birbirlerine ve her iki ordudan da hiç kimse savaşa gitmiyor ve silaha sarılmıyor! Hep bunu düşlerim ben.”

“‘Romanılarınızda bir karakter sözü alıp okurun kulağına fısıldıyor, onun sözünün bittiği yerden bir diğeri başlıyor anlatmaya. Bağlantılı olaylar, ilişkiler bir yapboz gibi birbirine eklemleniyor. Bu yapbozu romanı yazarken mi oluşturuyorsunuz? Yoksa, önceden kendi kafanızda tamamlıyor, sonra bozup okurun huzurunda parçaları yeniden mi birleştiriyorsunuz?”

“Romanlarımda tek bir ana karakter olmadığı doğru. Anlatmaya çalıştığım hikâyeyi tamamlayan ve hepsi hemen hemen aynı ağırlıkta olan üç-dört karakter var. Her biri kendi cephesinden anlatıyor. Gerçek hayatta da böyledir zaten. Bu tür bir anlatım kurgu zaaflarına olanak tanımaz. Kurgunun dağılmamasını sağlayabiliyorum galiba. Yapbozu önceden tamamlamıyorum; o zaman yapboz olmazdı zaten. Çoğunlukla, yazmaya oturduğum zaman, kafamda sadece ne anlatmak istediğim, bunu nasıl karakterlerle, hangi somut mekâna ve zamana oturtacağım oluyor, o kadar. Böyle yapboz diye adlandırdığınız bir kurgu da düşünmüyorum. Sonra öyle gelişiyor işte. İşin bir yerinde, ‘Eyvah! İpin ucunu kaçırdım mı acaba!’ endişesine kapılıyorum. Sonra yavaş yavaş toparlıyorum.”

“‘Kayıp Söz’de bir zamanlar devrimci olan, edebiyatını bu amaç için kullanan ama artık ‘değişen dünyaya ayak uydurmuş’ ve yayıncısının ondan beklediği popüler romanlar yazan bir yazar var. Gerçekten de Türkiye’de artık suya sabuna dokunmayan, içinde biraz cinsellik, biraz tarih, biraz oryantalizm oldu mu hemen yayıncı bulan bir ‘roman’ tipi oluştu. Bunun karşısında toplumun gerçekleriyle buluşan tek tük de olsa yazarlarımız var. Toplumsal meseleleri ele alan tür içinde de başka türlü bir popülizm eğilimi olduğunu düşünüyor musunuz? Özellikle küreselleşme siyasetlerinin de yönlendirdiği…”

“Sadece Türkiye’de değil dünyada da, roman gerçeklerden kaçan ve kolay okunan konulara yöneliyor. Başka çağlarda, başka gezegenlerde, hayal ve fantezi dünyalarında, mistik atmosferde geçen romanların her yerde çoksatarlar arasında olduğunu hatırlayalım. Bence Türkiye’de roman, diğer ülkelere göre topluma ve gerçek insanın sorunlarına daha fazla eğiliyor, haksızlık etmemek gerek. Bizim roman geleneğimiz ve edebiyat köklerimiz de bunu getiriyor zaten. Evet, günümüzde Orhan Kemal hikâyelerinin, ya da Yaşar Kemal atmosferinin yansıdığı edebiyata fazla rastlamıyoruz. Buna karşılık küçük şehir, kasaba insanlarını anlatan, Doğu insanını anlatan, darbe dönemlerini anlatan iyi romanlar var. Yoksulluk ve köy edebiyatının yerini, günümüzün öne çıkmış başka çelişkilerinin ve sorunlarının edebiyatı alıyor doğal olarak. Edebiyatımızı yönlendirenin küreselleşme siyasetleri olduğu hükmü, bana göre biraz fazla kestirmeci. Edebiyatımızı, hele de romanı asıl olumsuz yönde etkileyen, kapitalist piyasa koşullarında, romanın da metalaşması ve piyasa kurallarına tabi olmasıdır bana göre. Edebi rekabetin yerini piyasa rekabeti aldı mı, yazar o piyasaya oynamaya başlıyor. Asıl tehlike burada.”

“Olaylardan çok ‘yaşama dair’ tartışmalar esası oluşturuyor romanlarınızda. Yazar ile kahramanların düşüncesi, sorgulaması nerede ayrışır birbirinden, nerede buluşur?”

“Yazdığım bütün metinlerde yaşama ve insana dair meseleleri tartıştığım doğru. Belki de asıl bunun için yazıyorum. Bu yüzden de, kendi iç sorgulamam romanlara büyük ölçüde yansıyor. Ama sizin de söylediğiniz gibi, romanların her kahramanı kendi sorgulamasını kendince yapıyor. Onlara karışmıyorum. Bu nasıl mı mümkün oluyor? Çok geliştirilmiş bir empati duygusuyla. Örneğin romandaki bir itirafçı veya terörü yöntem olarak benimsemiş bir hareketin militanı, ya da kendini bütün bu sorunların dışında hisseden, tuzu kuru bir kadın, veya bir komutan, vb… hepsi kendi muhasebelerini yapıyor, kendi doğruları çerçevesinde hareket ediyorlar. Bu doğrular benim doğrularım değil, ama böyle düşünenler var. İnsanı yazmak iddiasındaysam, onları da içimde kendimmiş gibi duymalıyım. Kahramanlarım benden biraz bağımsız gelişiyor, bağımsız düşünüyorlar. Bunu başarmaya çalışıyorum.”

“O güne dek popüler romanlar yazan yazar, yitirdiği ‘sözü’ bulmak için Türkiye’nin Doğu’suna gidiyor. Kürt kızı, ‘Neden kendi masalını kendi insanlarında, kendi topraklarında aramıyorsun’ diye soruyor. Yazar, ‘Kendi topraklarım kurudu. Kendi insanlarım değişti. (…) Onlara kendime yabancı kaldım… Kaynaklar kurudu mu yeni kaynaklar ararsın susuzluğunu gidermek için’ diyor. Kürt kızının sorusu benim içimi acıttı. İki farklı ülkenin insanı konuşuyor gibi geldi. Ben, Türkiye’nin batısını değil yalnız, doğusunu da kendi toprağım olarak görüyorum, öyle hissediyorum. Kürt kızına neden öyle bir soru sordurdunuz? Bu kadar kesin çizgilerle koptu mu Doğu ve Batı birbirinden? İkinci sorum da şu: Kendi topraklarım kurudu, diyor yazar. Siz de böyle mi düşünüyorsunuz? Türkiye’de bir aydın için, bir yazar için kaynak Doğu’ya mı kaydı? İstanbul’da, Ankara’da, Çorum’da yaşayan insanların öyküleri yok mu yazılmaya değer? Yoksa siz burada da bir aydın eleştirisi mi yapmak istediniz?”

“Zelal’in sorusu içinizi acıtmışsa, o bölgelerin tarihsel ve güncel gerçekleri, yani romanda çok azını aktardığım gerçek yaşam, daha çok acıtacaktır içinizi. Birkaç günlüğüne gidip, belli çevrelerdeki insanlarla karşılaştığımızda, çocukluğumuzdan beri etkisi altında bulunduğumuz, içimize işlemiş egemen ideolojinin gözlükleriyle bakmaktan kurtulamayız. Ama insanı, çıplak insanı, o acıların, o yaşamın ortasındaki insanı gerçekten tanıdığınızda, artık bu soruyu sormayacaksınız. Romanın, ‘Doğu’nun Doğu’su’ diye nitelenen coğrafyada geçen, o bölgenin insanlarını anlatan bölümlerindeki olay ve duyguların hiçbirinin hayal ürünü olmadığını, abartık veya propagandif olmadığını iddia ile söylüyorum. O kadar azını yazdım ki! Bütün çabamız, hatta bu roman bile, insanların birbirlerinden kopmamalarını, hepimizin bu topraklar üzerinde eşit haklı ve eşit değerde yurttaşlar olarak kardeşçe yaşayabilmemizi sağlamaya yönelik. Ama şunu açıkça görelim. İnsanı ve vicdanı unuttuğumuz için yürekler neredeyse kopma noktasına geldi. İkinci sorunuza şöyle bir cevap vereyim, kısaca: Ana izleği şiddet olan bu romanda, Doğu insanını bu temayı bir başka yönüyle ve şu sıralarda içimizi en acıtan yönüyle anlatabilmek için odağa aldım. Romandaki artık yazamaz olmuş, sözü yitirmiş yazar, Batı’dan ümidi kesmiş. O bir roman kahramanı. Yazarla kahramanını özdeşleştirmek, hele de edebiyat eleştirisi açısından doğru gelmiyor bana. Yazarın başarısı, anti-kahramanı en iyi anlatabilmektir aslında. Sadece Türkiye’nin batısında değil, dünyanın her yerinde her insanın yazılmaya değer öyküsü var, insanların öyküleri var, trajedileri var, aşkları, umutları var. Kaynak, mekâna bağlı değildir. Kaynak, yazarın içindedir ve nereden besleneceğini ancak yazarın yüreği bilir.”

Yazarın besin kaynağı kuşkusuz ilk önce ayağını bastığı coğrafya, toprak. Onun kalemine güç veren, edebiyatının filizlendiği yer de orası. Bir fidanın filizlendiği topraktan tohumlarını yine o toprağa vermesine benzetemez miyiz, toplumw ve aydın ilişkisini? Siz “buranın kaynağı tükendi” diyerek sırtınızı döndüğünüzde, toprak da size küsecektir kuşkusuz… “Kayıp Söz”de yalnızca şiddet sorgulaması yok. Türkiye’nin aydın dramı da Baydar’ın incelikli kalemiyle ifadesini buluyor. Baydar, bir başka konuşmasında “Kayıp Söz benim için bir vicdan borcuydu. Tanık olduğum onca şiddeti yazmalıydım” demişti. Baydar’ın tutumu “kayıp” aydınlarımıza bir çağrı olabilir mi? Umalım ki aydınlarımız kaybolanın söz değil, sözün ardından gitme cesareti olduğunun ayırdına varsınlar…

 

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.