“Anadolu’nun Ağzında Her Sözcük Bir Doğumdur”

Osman Şahin okumak beni kendime getirdi. Derin bir soluk aldırdı. Toplumumuzun meselelerinden kilometrelerce uzak, hayattan, insandan, kalabalıklardan soyutlanmış ‘yapıtlar’ meğer nasıl da bunaltmış beni. Şahin, köyü anlatıyor okuruna. Torosların keskin doğasına tezat insan sıcaklığında. Doğanın öğreticiliğinden beslenen bir dil ve anlatımla… Anadolu insanının beslendiği aynı kaynaktan su içer gibi… O kaynak insanın ruhuna iyi geliyor. Ruhunu temizliyor… Kana kana içtim onu… Susamışım…

“‘Ağız İçinde Dil Gibi’nin ilk basımı 1980. “Acı Duman’ın ise 1983. Öykülerinizde ağırlıklı tema Anadolu’daki ağalık sorunu, toprak sorunu, yoksul köylünün ağa tarafından sömürülmesi, ağanın zulmü… 1980’lerde son derece yakıcı sorunları işlemişsiniz öykülerinizde. Bugün aradan 28 yıl geçtikten sonra bu temaların eskidiğini düşünüyor musunuz?”

“Düşünmeyi çok isterdim ama gerçekler öyle değil. Öykülerimde enine boyuna anlatmaya çalıştığım ağalık düzeni, topraksızlık, işsizlik, şeyhlik, dinsel sömürü idi. Bir tür ‘gözyaşı’ öyküleriydi onlar. 28 yıl sonra bu sorunların hangisi çözülmüştür? Dahası, bu sorunlar katlanarak artmıştır. Nüfus çoğalmış, bölücülük, terör, Nurculuk, Hizbullah, tarikatlar devleti kuşatmıştır. Terör yüzünden bir buçuk milyon insan kent varoşlarını doldurmuştur. Aradan geçen bunca zamana bakınca, öykülerimi ülkem ve kendim için ne kadar doğru zamanda yazdığım ortaya çıkıyor.”

“Bütün öykülerinizde Anadolu insanını anlattığınızı, işlediğiniz konuların köy insanının sıkıntıları, gündelik yaşamı, ilişkileri, yoksulluğu üzerinde odaklandığını söyleyebiliriz sanıyorum. Yazarları genellikle bir temaya ağırlık verirler ama bu sizde son derece net bir ayrım. Her zaman köyü yazıyorsunuz.Anadolu’yu, köyü seçmenizin sebebi nedir?”

“Öykü temel bir biçimdir. Öykü, insanla, yaşamla bir anlam kazanır. İnsanın varoluş serüveniyle birlikte başlar öykü. İnsanlar yaşamlarının her döneminde, her çağda öykü anlatma ihtiyacı duymuşlardır. Bu nedenle kentte, kasabada, köyde, kulübede olsun, insan değişmez. İnsan her yerde aynı insandır. Onların çektikleri, yanılgılar, acılar, umutlar, düzgün bir öykü boyutunda verilmeli. Niçin köylüleri yazıyorum sorunuza gelince, çocukluğum köylerde geçmiştir. Köy insanlarını folkloruyla, inançlarıyla, halk oyunlarıyla, özdeyişleriyle biliyor, tanıyorum. Dünyanın her yanında yazarlar için değişmez bir kural vardır, her yazar nereyi iyi biliyorsa orayı yazmalıdır. Ben de bu kuralın içindeyim.”

“Anadolu insanının yaşamına odaklanırken yalnızca o insanların ekonomik sorunlarına yönelmiyorsunuz. Töre, namus kavramı, kadın-erkek ilişkileri ve Anadolu kadınının sorunları da öykülerinizde çok önemli temalardan. Günümüzde de töre ve namus cinayetleri üzerine çok şey yazılıp çiziliyor. Hem edebiyat, hem sanat, hem de siyaset dünyasının bu konuya yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz?”

“‘Geleceğe, zamanı gelmeden gidemeyiz ama geçmişe istediğimiz zaman gidebiliriz’ diye bir söz vardır. Binlerce yıllık töre alışkanlıklarımız ve dinsel baskılar nedeniyle, kadınlarımız ‘yetim’ muamelesi görmektedir. Korkak, çekingen, her şeyi erkekten bekleyen, ‘boş ol’ denince kapı dışına konulan, çocuk doğurmaktan, ağıt yakmaktan başka seçeneği olmayan insanlar haline getirilmiş, dizlerinin üstüne çökertilmiştir kadınlarımız. Onlar hem ana, hem kadın, hem köledirler. Kadını erkeğin sesi sanma, kadının namusunu erkeğin namusu sanma gibi saçma, bencil anlayışların yanı sıra, içleri dışları Allah’la doluymuş gibi konuşan din adamları, şeyhler, müritler… 37 yıldan beri yazmış olduğum öykülerde ve senaryolarda hep bu yanlışlığı vurgulamak istedim. ‘Derman’, ‘Kurbağalar’, ‘Gülüşan’, ‘Firar’ filmlerimde, öykülerimde bu anlayışa dolaylı bir eleştiri getirmek istedim. Bu yüzden kendimi, töre cinayetlerinin yazarı olarak görüyorum bir bakıma. Ama gel gör ki, günümüz medyası, sanat ve siyaset dünyası bu acı gerçeği yeni keşfetmişler gibi yazıyor, gösteriyor, çiziyorlar. Aynı insanlar, şeyhleri, tarikatları, çağdaş yaşamın kuruluşları olarak görüyorlar, öte yandan da gericiğiliğin temel göstergesi olan namus-töre cinayetlerini reyting uğruna kullanıyorlar. Ne diyebilirim ki?”

“Öykülerinizi okurken insan içeriden birisini dinler gibi hissediyor. Köylülerin kullandığı şiveden, deyişlere kadar hiçbir şey yapay durmuyor. Öyküleriniz öyle bir gerçeklik duygusu yaratıyor ki, kahraman, üzerindeki kıyafetin deseninden, yüzündeki çizgilere kadar son derece net bir portre olarak oluşuyor okurun zihninde. Doğa tasvirleri de aynı şekilde. Edebiyatınızdaki bu sağlam gerçekçiliğin kaynağında ne var?”

“Bir yazar yaşadıkları kadar yazardır, duruşu kadar yazardır. Benim en büyük şansım kendimim aslında. Yaşama sıfırdan başlamamdır en büyük şansım. Şöyle ki, Toroslarda 1500 metre yükseklikteki dağların arasında, aylarca karın kalkmadığı Aslanköy’de doğdum. Kalabalık ve yoksul bir ailenin içinde geçti çocukluğum. Yalınayak, başım çıplaktı. Oralarda anımsayabildiğim ilk anım beyazdı, kar beyazı. Kapımızın önü, damın üstü, daracık sokaklar, tarlalar, dağlar bembeyaz kar içindeydi. Bizim için kar, donmak ve üşümek demekti. Yaz kış gökyüzü dağların üstünde çatırdar, dağların ritmini kar fırtınaları belirlerdi. Yazın kıl çadırlarda, dikenli kırlarda, orman içlerinde geçti çocukluğum. Ormanın acımasız yasalarını ister istemez görür yaşardınız. Doğan kuşunun, kocaman bir çalı yılanının kapıp havalandığını, atmacanın tarla kuşunu, tarla kuşunun çekirgeyi, çekirgenin kurdu, böceği yuttuğunu görürdünüz. Doğa yasası, gücü gücü yetene yasasıdır. Güçlü olan ayakta kalır. Güçlü olan haklıdır. Binlerce yıldan beri güçlüler kalmış, zayıflar gitmiş. Eşkıya yasası da diyebiliriz buna. Bu doğal yasa, Toros insanlarını da derinden etkilemiştir. Doğa gücüyle insan gücü arasında böylece şekillenmiş çocukluğum. Bu gibi ortamlarda gelenekler, görenekler her şeydir. Ailenin, köyün kimliği ve özgünlüğüdür. Ve o koşullar ister istemez insanı kavgacı, öfkeli yapardı. Ayrıca ‘sözlü halk anlatım geleneğini’ sürdüren masal anaları, şifacı kadınlar vardı. Biz onlara Beyanalar derdik. Dedem Korkut’tan, Yunus Emre’den, Mevlana’dan, Pir Sultan Abdal’dan, Karacaoğlan’dan, Dadaloğlu’ndan öyküler anlatırlar, ağıt söylerlerdi. Bu şamanik kadınların anlatımlarında sözcükler daha bir sözcükleşir, kalın, gür seslere bürünürdü. Örneğin, ‘Güneş birden kükrer gibi doğdu’ sözü onlarındır.

Enver Gökçe şu dizeleri sanki onlar için yazmıştır:

‘Ömrü billah mektep yüzü görmedi

Bu kadar nakışı nereden belledi

Kıllım kirt, kıllım kirt, kıllım kirt…”

İşte benim öykülerimde sözünü ettiğiniz gerçeklik ve doğa duygusu buradan, özyaşamımdan geliyor.”

“70’lerde ilk öyküleriniz yayımlandığı dönemde Türkiye’nin siyasi atmosferi son derece hareketli. Özellikle solda çok ciddi bir hareketlilik var. Ancak 80 darbesi bu sol hareketlerin üzerinden silindir gibi geçmiş. Siz hem 70’lerde hem de 80’lerde öykü yazdınız ve bunları yayımladınız. Üstelik darbenin hemen üstüne. Birinci sorum şu, bu dönemde genel olarak Türk edebiyatı 70’lerin hareketliliğinden ve ardından da 80 darbesinden nasıl etkilendi? İkincisi de sizin edebiyatınız bu koşullardan etkilendi mi?”

“12 Eylül’den önce halkımızda, emperyalizme ve sömürüye karşı bir duyarlılık, bir yükseliş vardı. Haksız kazanca karşı fabrikalar, ağa toprakları işgal ediliyor, köylüler, işçiler birlikte yürüyüş yapıyorlardı. Bu duyarlılık 12 Eylül darbesiyle birlikte yok edildi. 600 binden fazla insan fişlendi, tutuklandı. Yüzbinlerce kitap yok edildi. Kitaplar, daktilolar suç aleti gösterildi. Evler arandı. Benim evim de arandı, hapse atıldım. Sonuçta edebiyatımız susturuldu. Yeni yaşam biçimleri, adalet, eşitlik, özgürlük, barış gibi umutlar köreltildi. Ulusça uğradığımız ağır, kültürel bir yenilgi oldu. Sonuçta, küreselleşmenin de etkisiyle, reklam ve pazarlama sektörünün oyuncağı haline gelmiş romancı tipler çıktı ortaya. Medyanın tutsağı olmuş bu romancıları her gün TV’lerde görmemiz mümkün. Nezle olsalar haber oluyorlar. Medya ve birtakım basın, yarattıkları sanal haberlerle halkımızı oyalıyorlar, halkımızın gözüne toz serpiyorlar. Bu durum beni de etkilemiştir. Örneğin, ‘Derman’ filminde, Tarık Akan’ın oynadığı eşkıya tipi, sansür kurulunca değiştirilmiştir. ‘Sarı Sessizlik’ adlı öyküm, gerçekten yaşanmış bir öykü olduğu halde, öykünün dipnotunda: ‘Bu öyküde anlatılanlar gerçek değil, kurmacadır’ diye yazmak zorunda kaldım.”

“Öykülerinizde okur, olaylar zincirini takip etmekten çok olayların içindeki insanları tanıyor, onların bundan nasıl etkilendiğini görüyor. Öykülerinizde insan var. Zavallılıkları, kahramanlıkları; iyilikleri, kötülükleri; korkaklıkları, cesaretleri… Örneğin büsbütün zalim bir ağa yok. Ağa da ‘imge’den insana dönüşüyor. Bu açılardan baktığınızda edebiyatın toplumsal konulara eğilirken propaganda amaçlı bir araca dönüşmesini engelleyecek şeyin ‘insan derinliğine dalmak’ olduğunu söyleyebilir miyiz?”

“Güneydoğu’daki öğretmenliğim sırasında pek çok ağa tanıdım. Sofralarında bulundum. Tümü silahlıydı, özel korumaları vardı. El altından besledikleri ünlü eşkıyalar vardı. ‘Ağalık diye bir büyük baş bağlamışlar; baş büyük cep boş’ diyerek ağalıklarından şikâyet ederlerdi. Bu ağalardan biri yıllar sonra köyünü sattı, İstanbul’a geldi. Bağdat Caddesi’ne bakan bir apartmanda daire satın aldı. Kocaman bakır kazanları balkona koydu. Apartmanın altındaki bakkal dükkânını da satın aldı, çalıştırmaya başladı. (Züğürt Ağa filminin hikâyesi.) Ağa gene şikâyetçiydi. Bir türlü aradığı huzuru bulamamıştı. O ağaları, marabaları kendi kültürleri, coğrafyalarıyla tanımasaydım, öykülerini yazamazdım. Ünlü yazar Elias Canneti: ‘Kişinin çevresindeki insanlar, yaşam koşulları anlaşılmadıkça bireyin yaşamı da anlaşılamayacak, eksik kalacaktır. Kimlikler ancak hesaplaşılarak yaşanmış hayatların ürünü olabilir’ diyor.”

“Selim İleri bir yazısında ‘Kırmızı Yel’ ve ‘Acenta Mirza’ için ‘dönemin çarpıcı olma akımına kapılmayan yapıtlar’ diyor. Dönemin çarpıcı olma akımıyla anlatmak istediği nedir sizce? Ve sizin böyle bir kaygınız var mıydı? Böyle bir akıma kapılmama gayretiniz oldu mu? Bu anlamda kendi edebiyatınızı tarif edecek olsanız neler söylersiniz?”

“Sevgili Selim İleri’nin öykücülüğümü onurlandıran o yazısını yıllar önce okumuştum. Bir dönem öykücülüğümüzde ‘vurucu, çarpıcı olmak’ gibi bir anlayış vardı. O derecede ki, bazı öyküler salt vurucu finali için yazılmışlar gibi bir etki uyandırırdı okurun üstünde. İkinci kitabım ‘Acenta Mirza’da yer alan ‘Bebek’ öyküsünde, yoksul baba, hasta bebesini sırtına vurur, altmış kilometreyi bütün gece yürüyerek hastaneye götürür. Öyküde bu anlatılıyordu. Öykü yayınlandığında, çarpıcı, vurucu öykü anlayışını savunan yazar arkadaşım, ‘Adam bebeği doktorun önüne koyduğunda bebek ölmüş olmalıydı. O zaman daha vurucu olurdu’ demişti. Ona ‘bebeğini doktora götüren yoksul köylünün umudunu kıramam’ dediğimi anımsıyorum. Genellikle eleştirel gerçekçi bir anlayışla yazarım öykülerimi. Kendimi toplumsal dünya görüşüne bağlı biri olarak görüyorum. Biraz da gözlem gücüyle, görüntüsel betimlemeye özen gösteriyorum. Bu yanım da sinemacıların ilgisini fazlasıyla çekmiş olmalı.”

“Bugün Anadolu insanının yaşamına odaklanan öykücülerimiz yok denecek kadar az. Bu belki de sanayileşmenin, giderek tarımdan kopan bir toplum olmanın kaçınılmaz bir sonucu. Ama sadece bununla açıklanabilir mi? Ve tabii bu gözlemime katılıyor musunuz?”

“Aynen katılıyorum. Son 25-30 yıldan beri emekçilerin, orman işçilerinin, balıkçıların, pamuk ırgatlarının, köylülerin dramları pek yazılmıyor. Küreselleşmenin sonucudur bu. Yazılmış olan yapıtlardan da bilinçli olarak bir kısım medya ve basın söz etmiyor. Parayla, bazı eleştirmenlere kitap tanıtma yazıları yazdırıyorlar. 75 milyonun 35 milyonu köylerde yaşıyor. Onların hikâyeleri, romanları, şiirleri yazılmasın mı? Bazı kalemşörler, Sait Faik’in ‘İnsanı sevmekle başlar her şey’ sözüyle yola çıkarlar ama hangi insanı sevdiklerini açıklamazlar. Bir bunalım edebiyatıdır gidiyor. Denizde boğulmak üzere olan insanın öyküsü yazılıyorsa ve denizden hiç söz edilmiyorsa eksik bir öykü olur. Kişinin neden bunaldığından, onu bunaltan toplumsal nedenlerden de söz edilmelidir diyorum.”

“‘Ocağına Düşmek’ isimli öykünüzde, ocağına sığınan kişi düşmanı bile olsa ona kapısını açan, kendi canı pahasına onu savunan bir köylünün öyküsünü anlatıyorsunuz… Anadolu kültüründe “vermenin” önemini anlattığınız bir bölüm var. Bugün Anadolu ya da köy kültürü denilince töre cinayetleri konuşuluyor. Bu da var kuşkusuz ama sadece bu mudur, başka nasıl özellikleri vardır Anadolu’nun?”

“‘Ocağına Düşmek’ öyküsünde anlatılan konu, bizim ve Ön Asya halklarının tarihinde var olan bir konudur. ‘Darda kalana ilişilmez’ sözü gibi. Örneğin, 1071 Malazgirt Savaşı’nda Sultan Alparslan, İmparator Romen Diyojen’i yener ve tutsak alır. Sonra serbest bırakır. Yıldırım Beyazıt, Niğbolu savaşında Haçlı ordusunu yener ve Haçlı komutanı Jan Jak’ı tutsak eder. Sonra serbest bırakır. Köroğlu, bir türküsünde, kendisine meydan okuyan Kiziroğlu Mustafa’yı, kendi karısının yanında över, yüceltir. Tarihimizde buna benzer çok olay vardır. Bir de Anadolu’da vermenin önemini vurgulayan pek çok davranış vardır. Örneğin ev halkı sofradan yeni kalkmış bile olsa, eve gelene yeniden sofra kurulur, ‘Allah senin kısmetini buraya yazmış’ diyerek. Yörüklükte herkes ayran yaptığı halde gene de komşuya ayran ikram edilir. ‘Vermekle insan yoksullaşmaz, zenginleşir’ sözü, halk sözüdür.”

“Biraz da Türkçeyi konuşalım. Çok yalın ve sade bir anlatımınız var. Aynı zamanda çok güçlü bir imge kullanımınız. Örneğin toprak ve insan arasındaki ilişkiyi anlatan şu benzetme müthiş: ‘Ağız içinde dil gibi’. Ağasının karşısında marabanın ezikliğini veren şu anlatım: ‘Ne yapsak ağam? diye sesini eriterek konuştu…’ Anlatımınız, dili kullanımınız insana derin bir edebi haz veriyor. Dili kullanımınız, ele aldığınız temayla, kahramanlarınızla da kol kola giriyor. Doğa ve insan arasındaki ilişkinin dile yansımalarını görüyoruz örneğin… Dilinizi oluştururken temel besin kaynağınız neydi? Dil ile tema arasındaki bu güçlü bağı kurmanızı sağlayan nedir?”

“Sevgili Irmak Zileli, size teşekkür ediyorum, birbirinden güzel, derinlikli sorular sorduğunuz için. Öykülerimdeki yalın, sade dil ile kullandığım imgeler halkımızın dili ve imgeleridir. Anadolu’da görevliyken, Malatya, Elazığ, Maraş yöresine ve Toroslara ait, otuz üç köyde çok geniş folklor taramaları, incelemeler yaptım. İki bine yakın özdeyiş, deyim, bulmaca bilmece topladım. Bulmacaları ‘Su Kurusu’ adıyla yayımladım. Örneğin üçüncü kitabımın adı ‘Ağız İçinde Dil Gibi’, genç bir Yörük gelininin bebesine sevgi belirtisi olarak kullandığı bir deyişti. Dil gibi tatlı demektir. Halkımız söz sanatını olağanüstü güzel kullanıyor. Sözcükler onların ağzında bazen güneş oluyor, bazen çiçek oluyor açıyor, bazen de karalama oluyor. Onların ağzında her sözcük bir doğumdur, yaşama bağlanmadır aslında. Söz vermek, verdiği sözde durmak bir kişilik belirtisidir. Anadolu’da sözcüklerle ilgili pek çok deyiş vardır. ‘Allah insana iki göz, iki kulak, bir de dil vermiş, kişi konuşacağı dünyayı iki kez görsün, iki kez duysun diye’ gibi. Bebeler sözcükleri tek tük sökmeye başlayınca, ‘Yavrumun dilinin ucu kaşınıyor’ derler. Anadolu’da ilençlerin en ağırı yine söz üstünedir: ‘Dilsiz kalasıca, ağzı kör olasıca, dili bozulasıca, kötü dilli olasıca, dilin kurusun, sözsüz kalasın, konuştuğunu kimseler anlamasın’ gibi… Konuşanın sözünü kesene de kızarlar, böylelerine ‘söz sıçanı’ derler.”

“Önemli edebiyat ödüllerinin jürilerinde yer alıyorsunuz. Dolayısıyla çok sayıda yazar adayı ile tanışma olanağını buluyorsunuz. Bu açıdan Türk edebiyatının geleceğinden endişe mi edelim, yoksa gönlümüzü ferah mı tutalım?”

“Bence bütün aksaklıklar geçicidir. Zaman halkımızın ve bizim yanımızdadır. Mütareke İstanbul’unda şairi azam olarak bilinen, saraylarda, şık kabullerde boy gösteren, saray ve çevresinin şiirlerini yazan ünlü Abdülhak Hamit’i bugün kim biliyor? Halkımız biliyor mu? Oysa sekiz yüz yıl önce ayağının çarığıyla halkın arasında dolaşan Yunus Emre’yi herkes biliyor. Abdülhak Hamit’in şiirini yazdığı saray çevresi ortadan kalkınca, onun şiiri de ortadan kalkmıştır. Ama Pir Sultan Abdal’ın şiirleri yaşıyor. Seçici kurul üyeliğini yaptığım Orhan Kemal roman, Cevdet Kudret ve Ümit Kaftancıoğlu öykü yarışmalarına birbirinden güzel romanlar, öykü kitapları ve öyküler geliyor. Onlar medya benden söz etsin diye yazılmıyor, halkımız için yazılıyor. Umutluyum çünkü bu gidişin tersi tez olacaktır.”

Kaynağa gittiğinizde o umudu siz de duyacaksınız… Anadolu’nun ana kucağı sizi sarıp sarmaladığında bütün dertleri unutacaksınız. Osman Şahin gibi yazarların kalıcı olduğunu, yazarın da “ağız içindeki dil gibi”, toprağından kopmaz olduğunu zaman kanıtlayacak.

 

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.