“Kendini Şaşırtırsan Okuruda Şaşırtırsın”

Murathan Mungan’la söyleşimiz tersinden başladı. Önce o sordu soruları. Kitap henüz yayımlanmamıştı. Şanslı azınlıktan olmanın keyfiyle gitmiştim Mungan’ın Cihangir’deki evine. Ancak bir yazarın kitabını çoğunluktan önce okumuş olmanın zorlu bir kısmı olduğunu bu “karşılaşma”da öğrenecektim. Murathan Mungan’ın soruları beni öykülerin bir başka boyutu üzerine düşünmeye zorladı. “Önce ben size bir soru soracağım” dedi Mungan, “Kitap size nasıl geldi, nasıl buldunuz?” Bu soru beklenmedik bir soru değildi. Ancak ustalığı artık “kanıtlanmış” bir yazar için son derece mütevazı olan bu yaklaşım karşısında şaşkınlığa düşmemek elde değildi. Söyleşinin ilerleyen satırlarında göreceksiniz, o zaten ustalığın tuzaklarına karşı temkinli. “Ben oldum” dememek için “kendine karşı zalimliği” elden bırakmıyor.

Beni asıl zorlayan ikinci soruydu: “Diyelim bir film oyuncususunuz. Böyle 16 tane senaryo var. Hangi kadını canlandırmak isterdiniz?”

“Kadından Kentler”de karşılaşacağınız her bir kadında kendinizi, kendinizden bir şeyleri bulabilirsiniz. Ya da çevrenizdeki kadınlardan sayısız ize rastlayabilirsiniz. Belki bu yüzden, belki henüz siz o kadınların yaşadıkları sorgulamalara ve dönüşümlere kendinizi hazır hissetmediğiniz için, bu soruya yanıt vermek güç. Ama kitabı okuduktan sonra siz de dönüşümün eşiğinde bulabilirsiniz kendinizi.

“Kadından Kentler”in kadınları çeşitli karşılaşma anları yaşıyorlar. İki eski dostun karşılaşması, iki kızkardeşin karşılaşması… Ve orada Mungan’ın deyimiyle “kilit dönüyor”. Sorgulama ve dönüşüm başlıyor.

Mungan’la söyleşimiz de bir tür “karşılaşma” oldu benim için. Söyleşi bitiminde, yanından ayrıldıktan sonra zihnimde sözleri dönüp duruyor, yer değiştiriyor, yankı yapıyor, içeride bir şeyleri kurcalıyordu: “Geliştirici doyumsuzluğu dinlemek lazım”, “Gençliğin saati yok”, “Ben yarattığım zamana ömrüm yetişsin diye uğraşıyorum”, “Kendi tuzaklarımla mücadele ediyorum”, “Önce kendine zalim olacaksın. Benim sözünü ettiğim bir tür yetinmezlik. Estetik adalet duygunu hiç kaybetmemek. Öğrenciliğini korumak”, “Kendinde dönüştürmediğin hiçbir şey sana ait değildir”.

Ve bende kilit döndü…

“Bu kitabın öyküsünü konuşalım önce. Her öykü farklı tarihlerde yazılmış. Önceden projelendirerek mi kurdunuz kitabı?”

“2003’te oluştu kitap. İlk öyküyle beraber çeşitli kentlerde gezmeye başlayacağımızı hissediyoruz. Ondan sonra zaman içinde bir harita oluştu. Bu kitapta öyle oldu. Bir tür Türkiye haritası çıkartacağım öykülerle. Ama bunu kadınlar üzerinden yapacağım. Çünkü iki temel dönüşüm göstergesi var aslında, sosyolojik olarak bakıldığında. Kadınlar ve kentler çok dönüşüm simgeliyor. Bir buna uyandım. Benim için hikâye kitabı aynı zamanda romanesk bütünlük taşıyan bir şey. Beş tane hikâye yazarsın, onlar da bir kitap eder, alır matbaaya götürürsün. Benim yazarlığım bu değil. Her kitabın oluşma aşamasının kimi noktalarında bende iki şey devreye girer. Bir matematik, bir de mimari. Nasıl bir yapı kuruyoruz? Ondan sonra akıl pusulası devreye giriyor. Şimdi nasıl bir yol güzergâhı izleyeceğiz? Hangi şehirler olsun? Ne tür kadınlar olsun? Bu kadınların hem birbirine benzeyen, hem benzemeyen yönleri… Bir de sadece karşılaşma anını borçlandığımız iki kadın değil, onların etrafındaki diğer kadınlarla simetri oluşturmak. Örneğin, Samsun öyküsünde iki kızkardeş, Şengül ile Songül’ün yanı sıra, Şengül’ün annesi ile hikâyesini dinlediğimiz Hüseyin’in annesi arasında da bir simetri var. Her metnin kendi uzayı içinde bazı görünen ve görünmeyen simetri dengeleri ya da hesaplanmış asimetriler var. Asimetri de sadece gerçekleştirilememiş, becerilememiş bir simetri zaafıyla çıkmaz, bazen asimetriyi hesaplarsınız. Diyelim ki Çanakkaleli Perihan sadece Meltem’in annesi olarak tanıdığımız bir figür. Hem o öykü içinde başka türlü bir kadın gramajı, hem de kitabın bütünündeki farklı kadın figürleri arasında durduğu yer, işaret ettiği yer, ayna tuttuğu kimlik, hayat konusunda taşıyıcı. Bu, bir noktadan sonra aklın devreye girmesiyle biçim kazanmaya başlıyor.”

“Kitaba giremeyen ya da zihninizi hâlâ kurcalayan bir öykü var mı? Kitapta şu eksik kaldı, şunu da yapsaydım dediğiniz şey oldu mu?”

“Kitapta kullanmadığım ama dörtte üçünü yazdığım bir Malatya öyküsü kaldı. Bundan sonra ‘Öteki Kadınlar Öteki Kentler’ diye bir şey yazarsam onun malzemesi olacak. Ya da ‘Zarfın Üstündeki Mühür’… Önce öykünün adı geldi, bazen de öyle oluyor. Peki zarfın üstündeki mühür ne olsun? Sonra kitabın ilk cümlesi geliyor. Uyduruyorum: ‘Zarfın üstündeki mühürde Bingöl yazıyordu.’ İstanbul’da bir kadın Bingöl’den bir mektup almıştır mesela. Bazı böyle fikirler kaldı. Bu kitapta gerçekleştiremediğim aklıma takılmış bir şey vardı. Öykülerden bir tanesinin adı bir türkü olsun. Mesela ‘Bitlis’te Beş Minare’. Fakat onu hafif tertip ‘Diyarbakır Surlarında’ öyküsündeki ‘Tokat Bir Bağ İçinde’yle hallettim. İçeride kullandım. Aklınıza bir sürü fikir gelir tabii. Bir kitap oluştuğu zaman aynı zamanda etrafından taşanlar da olur. Mutfakta bir yemek pişirmişsinizdir ama tencereden tavaya, etrafa, tabağa bir şeyler kalır. Her kitapta benim böyle olur. ‘Kadından Kentler’ varlığını bir anlamda ‘Yüksek Topuklar’a borçlu. ‘Yüksek Topuklar’ sırasında düşündüğüm çok şey vardı. Dolayısıyla da hem bir akrabalık ilişkileri olduğunu düşünüyorum iki kitabın, hem de belki okurlara şu fikri verecektir, ‘Her kitap kendi içinde bir ana fikir ve tema taşır, benzerlikleri kadar farklılıkları da yazarın hesapladığı bir tür geometri sonucudur’. Mesela ‘Yüksek Topuklar’da sadece ben öyküsel bir ağız kullandım. Nermin’in ağzından okuruz kitabı. ‘Kadından Kentler’se bazı öykülerde ben öyküsel, bazı öykülerde el öyküseldir. Yazarın ağzından anlattım. Bütün bunlar aynı zamanda bir hesap. Yetenek, yaratıcılık, hayal gücünün yanı sıra mutlaka bunların da hesaba girdiği bir süreç…

“‘Kadından Kentler’de kadınlar ile hikâyenin geçtiği kent arasında doğrudan bir ilişki var mı?”

“Kadınlar bire bir kentleri temsil figürleri değil, onu tercih etmedim. O hem bir yanıyla kolay, bir yanıyla eski bir şey. O zaman şöyle budalaca bir şeye kitlenirdi kitap, Samsunlu kadını anlatıyor, Elazığlı kadını anlatıyor… Yok öyle bir şey. Burada kurduğum başka bir mimari vardı. Türk edebiyatı, Yakup Kadri’nin ‘Yaban’ından sonra Anadolu’ya çıktı ve Anadolu öyküleri edebiyatın malzemesi haline geldi. Biz yıllarca çeşitli taşra sinemalarında siyah beyaz Türk filmlerinde hep İstanbul’u seyrettik. Bütün taşra, yıllarca İstanbul hayaliyle yaşadı. Bu kitapta İstanbul ile Anadolu’nun gerilimli ilişkisi konusunda bir tür ana arter olsun istedim. İnsanlar ya İstanbul’dan gitmişler, ya İstanbul’a geliyorlar, nitekim kitabı Esenler otogarıyla bitirmek de bunun bir sonucudur.”

“Peki, ‘Kadından Kentler’… Kitabın ismi üzerine konuşalım mı biraz?”

“Evet, konuşalım… Benim hayattaki temel felsefem ya da başıma gelenleri açıklayan bir türkü adıdır: ‘Kendim Ettim Kendim Buldum’! Her kitabımın adı bana sorun çıkartıyor. Bugüne kadar ‘Üç Aynalı Kırk Oda’ kitabının adını bir kerede doğru söyleyen çıkmadı. Yüksek Ökçeler derler… ‘Geyikler Lanetler’i hâlâ Geyikler ve Lanetler diye anarlar. Ama ben durup durup kaşınıp gene… ‘Kadından Kentler’! Kadınlar ve Kentler desem mesele olmayacak! Mesele çıkarmayı seviyorum bir. İkincisi yan anlamlar, ikiz anlamlar, arka anlamlar, edebiyatın aynı zamanda düşünsel laboratuvarıdır, düşünsel mutfağıdır diye düşünüyorum… ‘Kadından Kentler’de tabii kentlerin kadından yapılmış olmasını da çağrıştıran, bu kitabın yazarının da bu kentleri kadından yaptığını düşündüren bir şey var. Edebiyatın oyun kısmına da dikkat çekmek istiyorum, aynı zamanda söyleşinin başındaki dönüşüm göstergeleri açısından bakılacak olursa, kadınlarla kentlerin dönüşüm yatkınlığıyla ilgili de insanlara bir şeyler düşündürsün… Türkçe sentaksına da çok uygun olmayan bir tür yabancılık da sağladığı için… Daha kitabın kapağında belli bir mesafeden okunması. Çünkü farkındaysanız öyküler sıcak ve şefkatli öyküler. Söyleşi yapmak için okuyanların ve okuma grubundan arkadaşlarımın söylediği şey şu oldu, öyküler insanı çok çabuk içine kabul ediyor. O sıcaklığa fazla kapılmasın istedim okur. Bunun aynı zamanda bir düşünsel boyutu var.”

“Öykü kitaplarında genellikle öykülerin uzunluğu yakındır birbirine. Yani kısa öykülerden oluşur ya da uzun öyküler vardır. ‘Kadından Kentler’de her öykünün kendine ait bir biçimi var sanki.”

“Tekrar etmeyi sevmiyorum ben. Sadece İzmir öyküsü ebadında gidebilirdi kitap. Ben o tür bir zorlama tutarlılığı sevmiyorum. Bazı öykülerin novella diline kayması, bıraksam novella olacakmış gibi olmasını seviyorum. Kitabın kendi içinde benim amaçladığım bir aksak ritim sağlıyor. Nitekim ben buna benzer şeyleri hep yapıyorum. ‘Yedi Kapılı Kırk Oda’daki ‘Mavi Sakal’ı tek başına bir novella olarak çıkartabilirsiniz. Ama o kitabı yapmaya başladığım zaman, bu kitapta öyle bir öykü olmalı ki kitap kendi içinde topallamalı diye düşünmüştüm. Her kapının açılma zorluğu, her kapıyla girdiğiniz macera aynı değildir. Biraz hayat hissi vermeye çalışıyorum. Kuru matematik, kuru geometri, çabuk görülen şeylerden ziyade daha tasarlanmış… Escher resmi gibi. Escher’in resimleri öyledir. Döner bakarsınız merdiven hem iniyordur, hem çıkıyordur… Algıda bu tür parçalanmalara yol açan şeyleri seviyorum. Örneğin Ankara ve Erzurum öyküleri. İkisi de biraz takıntı öyküsü olduğu için; birinde Türk müziği, birinde fotoğraf… Kahramanın fotoğrafla kurduğu ilişkiyi daha kısa anlatırsanız o tutkuyu, o takıntı dünyasını veremezsiniz. Malzemenin size dayattığı ritme kulak dayamanız gerekir. Malzemenin müziği vardır. Tercihlerimde hep hayvani bir biçimde içgüdülerimi dinlerim. Önce içgüdülerimle, beni şair yapan, yazar yapan şamanistik yanımla, animistik yanımla çok ilgilenirim. Ruhumun ürpermesidir o. O en doğru şeydir. Ondan sonrasında ise mühendislik, marangozluk, mimarlık başlar. Orada da aklın, kültürün, bilginin ve birikimin devreye girdiği bir süreç yaşanır.”

“Yazarken, her şey her zaman planladığınız gibi mi gider?”

“‘Üç Aynalı Kırk Oda’da bunu yaşamıştım. Güzel güzel giderken bakıyorum, beğeniyorum ama neşelenmiyorum, heyecanlanmıyorum; o zaman yanlış bir şey var, nedir bu? Birden şöyle bir cümle uyandı içimde, ‘Murathan, kendini şaşırt! Kendini şaşırtırsan okuru da şaşırtırsın’ İnsanın kendinden sıkılabilmesi çok önemli, çok geliştiren bir duygu insanı. Bulduğunla yetinmemek… Ben bazen arkadaşlarım arasında espriyle söylüyorum, hani şu yanlış kullanılan ‘doyumsuz sanatçı’ lafı var ya, o. Bir şey buluyorsun yetmiyor, mesela Esenler otogarını buldum, yetmedi. Bir şey daha bulmam lazım. O otobüsü kitabın ortasından geçirmek. O da yetmiyor. Finaldeki zaman oynamaları… Hah şimdi oldu dediğim şey, zaman oynamalarını, ayarları bulmaktı. Daha azla yetinsen, ne güzel işte bütün kadınları bir yerde topladın gitti! Bir tık daha düşünmezsin. İşte oradaki geliştirici doyumsuzluğu dinlemek lazım. Erken doymamak lazım. Okuru iyi bir doyma noktasında bırakmak gerekiyor. Yazar bunu her zaman çok iyi hesaplayamayabilir. Kendine kapılmıştır, malzemesine kapılmıştır, hikâyesine kapılmıştır. Bir nokta geldiğinde ben bu bilgiyi etrafımdakilerle mutlaka paylaşırım. Sorarım onlara, ne diyorsunuz kıvam tamam mı? Bir kitaba bütün dünyayı sığdıramayacağınızı anlamanız gerekiyor. İnsan bunu genç yaşlarda çok fark edemiyor. Çünkü genç yaşlar insanın zamanı çok da tartamadığı zamanlar. Çok yıl sonra şunu keşfettim, gençliğin saati yok. Benim sol omuzumda ve sağ omuzumda günah ve sevap melekleri var mı bilmiyorum ama bir şey olduğuna eminim, taksimetre çalışıyor, tiktak tiktak zamanı duyuyorum. Benim yazarlık hayatım bir cehennem aslında. Ben yarattığım zamana ömrüm yetişsin diye uğraşıyorum. Üç sene sonra şunu yapacağım, bir seneye bunu bitirmem lazım, şunu toplamam lazım… Bir de tabii Türkiye’de çok az yazarın arkasından malzemesi toplanıyor. Kimi zaman da haksızlık ederek toplanıyor. Mesela ben ömrüm yettikçe zamanında yaptığım işleri kendim toplamak istiyorum. ‘Söz Vermiş Şarkılar’ her türlü kitap olurdu ama benim yaptığım bir kitap olmazdı. Hikâyesiyle, arka planıyla, bloklanmasıyla… Serüvenin cisimleşmesi ancak senin kitap yapmanla olur.”

“Sizin eserlerinizde felsefe hep kendini hissettiriyor. Oysa, Türkiye’de sanatçılar ve edebiyatçılar felsefeden çok fazla yararlanmıyor…”

“Çok fazla! Çok naziksiniz… Ne fazlası. Ben felsefe hakkında iri sözler etme hakkını kendimde görmüyorum. Ama herhangi birinin kahvede de söyleyebileceği lafı biraz daha düzgün söylemenin felsefe sanıldığı bir ülkede yaşıyoruz. Önemli olan edebiyatçının felsefeden nasıl yararlandığı. Belki de edebi metinleri bu anlamda değerlendiren eleştirmenler yok. Metnin felsefesini, yazarın felsefesini irdelemiyorlar. Edebiyat tabii biraz konu edebiyatı gibi algılanmış bizde. Sinemaya gidiyorum dediğinde ‘konusu ne’ diye soran izleyicinin aynı zamanda okur karşılıkları var. Onlar filme alınan romanları okumayanlardır aynı zamanda. Konusunu biliyor, kitabını niye okusun! Bunlar okur değil. Okur yetiştirmek de başka bir şey.”

“Öykü de yazsanız, roman da şiirin dili hep hissediliyor…”

“Dünyada biraz şair olarak duruyorum, ruhum şair. Bir de tabii şiir ile felsefe akrabalığından çok yararlanıyorum. Gerçekten iyi bir dil işçisinin bir dil felsefesine sahip olması gerekiyor. Bazı insanların müzik kulağı vardır. Bazı insanların da dil duygusu var. Seçtiğim malzemelerde bunu en uca taşıdığım örneği şimdi yapıyorum; ‘Şairin Romanı’. ‘Elli Parça’da birinci bölümünü yayımladım, 2009’da çıkarmayı düşünüyorum. Ölmeden önce bitirmem gereken kitaplardan biri olduğunu söylemiştim, gene söylüyorum. Bütün kahramanlarının şair olduğu, şiirin toplumsal bir değer olduğu, gündelik hayatın vazgeçilmez bir parçası olduğu, insanların şiir yazar gibi konuştuğu bir gezegende geçiyor. Mesela kahramanlarımdan biri şiir filozofu, öyle bir iş var orada. Şiir aynı zamanda hayatın nabzı olmuş, görsel olarak da. Şehrin surlarında şiir bayrakları sallanıyor. Dünyada, hayatı algılayışla, ahlaki değerlerim ve estetik değerlerimle şair olarak duruyorum. Kendimi tekrarlamak istemiyorum, kendi tuzaklarımla mücadele ediyorum. Bir yandan ustalaşıyorsun ama bunlar tuzakların bittiği anlamına gelmiyor. Ustalığın da tuzakları var. Bu kadar çok ustalaştıysan eğer kendine acımasız değilsen, kendine karşı bir uzak açın yoksa bu sefer nasıl olsa ben ne yazsam oluyor düşüncesine de kapılabilirsin. Bu, böyle bitmeyen, sancılı bir süreç.”

“Ben oldum artık demeye karşı panzehiriniz ne?”

“Zalimlik. Önce kendine zalim olacaksın. Benim sözünü ettiğim bir tür yetinmezlik. Estetik adalet duygunu hiç kaybetmemek. Öğrenciliğini korumak. Kendini asla mezun etmemek… Kendi içindeki kanı tazelemen çok önemli.”

“Öyküler bildik kalıplardan çıkmalı, yeni teknikler geliştirilmeli diyorsunuz. Son kitabınızda yeni bir teknik geliştirdiniz mi?”

“‘Kadından Kentler’de yeni bir teknik iddiam olmadı. Yapmak istediğim şey dilde belki bir ölçüde ‘Yüksek Topuklar’da yaptığım şeydi, aslında o dili elde etmek çok kolay görünüyor. Biraz muğlak belirsiz özneler, hafif sisli puslu bir hava yarattıysan çok derin zannediliyorsun bizde. Oysa birazcık kazındığı zaman bayağı sığ bir tabaka çıkabiliyor. Burada benim derdim daha somut, daha hayata ait, daha berraklaştırılmış bir durum yaratmaktı. Bunun gerektirdiği dil ve metin dokusu da buydu. Her yazar yazacağı şey üzerine düşünür. Benim gördüğüm, yazarlık üzerine düşünme terbiyesi ve eğitimi çok az. Yazarlık nedir, yazarlık nereye gidiyor, yazarlığın değişen biçimi var mı? Tuhaf bir muhafazakârlık var. 2008’de birebir Sait Faik hikâyeleri yazmanın anlamı nedir? Onların değeri böyle bilinmez. Kendinde dönüştürmediğin hiçbir şey sana ait değildir. Bugün birebir Leyla ile Mecnun’u yazarım ama o tamamen bana aittir. Gelenekle ilişkilendirilen şey temel temalarınız, temel izlekleriniz, yazarlık tutumunuz, bakışınız, dilinizdir. Benim o malzemeyle ilişkilenmemin hikâyesini de okumuş oluyorsunuz. Hiçbir zaman tek tip bir stil yazarı olmak istemedim. Ben dağıla dağıla bütünleniyorum. Ne yaptıysam, ne kadar kendimi parçaladıysam hep edebiyata yaradı.”

Bazı söyleşilerin ardından, söyleşiyi yapan kişiye söz kalmıyor. Bu an da tam o an işte. Şimdi susup, dinlemek lazım. Sözlerin geride bıraktığı yankıların peşinden gitmek için…

 

 

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.