“İşimiz Klişe Kırıcılığı”

Metin Üstündağ, sokaktaki adamın ikili ilişkilerini ti’ye aldığı “Pazar Sevişgenleri”nden sonra, “Şiyir Sevişgenleri”yle bir başka kesimin ilişki biçimine çeviriyor bakışını. Bu kez okumuş yazmışların, entelektüel dünyanın ikili ilişkileri mercek altında. Üstelik en çıplak, en korunmasız, en “oldukları gibi” halleriyle… Metin Üstündağ bu hallerin karikatüre yansıtılmasının önemini şöyle özetliyor: “Yatakta ne isek hayatta da oyuz aslında.” İlişkilerin ve aşkın bizim toplumsal kimliğimize, bir yönüyle de siyasetimize ışık tuttuğunu söylüyor.

Siyasetin günlük politik gelişmelerden ibaret olmadığını, aslında yaşamın her alanına nüfuz ettiğini düşünürsek, Üstündağ’ın saptaması yerinde. “Şiyir Sevişgenleri”nde, okumuş yazmışların dünyasında ilişkilerin; aşk, dostluk gibi kavramların nasıl bir değişmeye uğradığını görüyorsunuz. İster istemez bu değişmenin toplumsal ve kültürel dönüşümle ilişkisini de kuruyorsunuz. Bundan 20-30 yıl önce çizilecek olsa kuşkusuz başka türlü bir resim çıkardı ortaya… Üretilen espriler de o yılların karakterinden doğardı. Dolayısıyla, karikatür ve mizah da çağa ayna tutuyor ve bu özelliğiyle tarihi belgeliyor. Tarihçiler ve sosyologlar için bulunmaz bir kaynak…

Karikatürleri dilden dile aktarılan Metin Üstündağ’yla, karelere yansıttığı esprilerden, dokundurduğu konulardan, eleştirdiği kadın ve erkek rollerinden, toplumsal klişelerimizden hareketle, “biz”i konuştuk… Öyle ya, her aşk ilişkiye dönüştüğünde “biz” olmaya gönüllüdür ve bu “biz” biraz da toplumun kendisine işaret eder…

Mizahçının işini “klişe kırıcılığı” olarak tarif eden Üstündağ, söyleşi boyunca belli başlı klişelere dokundurdu, eleştiriler getirdi. Söz ister istemez Türkiye’nin aydın sorununa dek dayandı…

“‘Şiyir Sevişgenler’inden önce ‘Pazar Sevişgenleri’ çıkmıştı ve davalık olmuştu. Buradaki çizimlerinizde de, esprilerinizde de eleştirel bir bakış hissediliyor. Sanılır ki siyaset sadece politikacılar üzerinden yapılır, ama burada da siyaset var değil mi?”

“Asıl siyaset orada zaten. İki insanın en kendisi, samimi, çıplak saydığımız yer yatak. Dolayısıyla bence merkez, kalp de tam orası. 30 yıldır bütün bunları çiziyorum. Gırgır dergisinde siyasi karikatür yaparken de Nazmiye Demirel ile Süleyman Demirel’i el ele kırda yürürken çizmiştim, Oğuz Aral ‘böyle siyasi karikatür mü olur lan!’ demişti. Siyaset her yerde vardır bana göre.”

“Güncel politika ile siyaseti karıştırıyoruz galiba…”

“Kesinlikle. Siyasetin temel anlamının ne olduğunu bilmiyoruz. Bir yöntem, bir strateji anlamında. Bizde sadece yalan dolan olarak algılandığı için, daha çok politikacıların kimlikleri tanımı sulandırdığı için öyle anlaşılıyor.”

“‘Şiyir Sevişgenleri’yle en çok nerelerde karşılaştınız?”

“‘Pazar Sevişgenleri’ndeki insanlar gündelik hayatın peşinde koşan insanlar. Ekmek derdinde olanlardı. Bunlar biraz daha konfor sahibiler. Sinemaya, tiyatroya gidebiliyorlar, müzik dinleyebiliyorlar. Kültürlü kişiler. Fakat şöyle bir şey var, sokaktaki pazar sevişgenleri için eğitim şart diyorlar; bunlar eğitilmişler, işleri güçleri olan insanlar ama yine mutsuzlar. Çünkü sonuç olarak bir toplumla birlikte yaşıyoruz ve kişilik, cins, birey olma gardrobu aynı. Aynı yerden kadın elbiseleri, erkek elbiseleri… Çok fazla bir şey değişmiyor, bunlar biraz daha inceliyor fakat anında özlerine dönebiliyorlar.”

“Evet onunla ilgili çok güzel bir karikatürünüz var. Kadın sevgilisine diyor ki, (bu arada sevgilisi uzun saçlı entel bir tip), ‘insanın kişiliğini aile, çevre, cinsel, dinsel ve toplumsal koşullar belirliyor değil mi aşkım…’ Adamın yanıtı: ‘Dur, dur bi dakka… sen, kimlerden öğrendin lan bu saptamaları… hani ilk erkeğin bendim kaaahpeee..’”

“Evet! Aynı kabalığı sokaktaki adam da yapıyor, bu da. Daha önce ha başkalarıyla kesişmiş, ha kültür alışverişinde bulunmuş, aynı şey.”

“Kadın rolleri ile erkek rolleri de çok değişmiyor anladığım kadarıyla öyle değil mi?”

“Değişmiyor. Şiyir Sevişgenleri’nin ilişkilerinde daha ikiyüzlü, riyakâr bir şey var. Kadınlarla ilgili bir durum olduğu zaman aşağı tabakadan insanlar her şeyi göze alıyor. Öbüründe koruyacağı bir kişiliği, kariyeri, toplumda bir yeri var. Daha katlanmacı olabiliyor kültürlü dediğimiz insanlar. Sokaktaki insanın derdi tamamen çocukların eğitimiydi, paraydı, kiraydı, faturaydı, şuydu buydu… Öteki taraf daha çok sorguluyor. ‘Ne düşünüyorsun sevgilim?’ ya da ‘İlişkimiz nereye geldi’ gibi klişeler orda daha çok. Bizim işimiz klişe kırıcılığı. Klişesiz doğaçlama hali herhalde asıl aşk. Klişe haline geldiği zaman ise, ilişki. Her aşama kafada oluşturulmuş, çizilmiş. Sevgilisi hakkındaki her şeyi biliyor, sonraki adımlar hep biliniyor.”

“Sokaktaki adamın ilişkisinde bir kendiliğindenlik var ama.”

“Daha içgüdüsel olduğu için. Bir pazar sevişgeni ‘hanım gel şu ilişkimiz hakkında bir konuşalım’ demeyeceği için… Çok sevdiğim bir karikatür var, seviştikten sonra okul masrafını konuşuyorlar, büyük oğlan askerden geldi ne iş tutacak, enflasyon vs… Çok dertliler. Bunu konuşurlarken erkek bir şey fark ediyor. Bunları konuşunca geç boşalıyorum diyor. Okumuş yazmışlardaki de şöyle, sokakta kalmış bir kedi, memleketin hali, kariyer… Bunları düşünerek geç boşalıyorlar. Bizim en temel hikâyemiz, var oluş sebebimiz bu olduğu için bu algı ve zihniyet her tarafa yansıyor. Siyaset de böyle, iş yaşamı da böyle. Türk gibi olmak bu. Temelinde yatakta nasıl davranıyorsa hayatta da öyle davranıyor insanlar. Bir de bunun tabu değeri var, tapu değeri gibi oldu ama! Ve bir mizahçı için en şahane şeydir tabu. Tabulara saldırmak, tabuları yerle bir etmek… Ben inanıyorum ki, ‘Pazar Sevişgenleri’ ya da ‘Şiyir Sevişgenleri’nden sonra kesinlikle aşka, ilişkiye bir Haydar Dümen ve Güzin Abla ölçeği dışında bakabilecek insanlar. Daha neşeli, eğlenceli, çocukça bir şey olduğunu görecekler. Kırmaya çalıştığım şey aradaki buz dağları. Birbirlerini daha acıtmadan sevsinler. Televizyona bakıyoruz, sabahleyin Müge Anlı’yla Tatlı Sert’te tüm konuştukları bu aslında. 15 yaşındaki bir kız evden kaçmış, evli bir kadın başka biriyle ilişkiye girmiş, küçük çocuğu bunu görmüş onu öldürmüşler, bütün mahalle işe karışmış vs… Üç ay altı ay bu konuşuluyor her gün. Ama aşk hiç yok orada. Tiksinilecek bir şey olarak geçiyor. Öğleden sonra İzdivaç programları başlıyor. Sabahleyin o yüzden birbirinizi öldürmüştünüz, şimdi 70 yaşında, 80 yaşında adamlar evlenmeye kalkıyorsunuz. Akşam, Yemekteyiz var. Dışarıdan turist olarak gelip televizyonu izlesem, Türkler, evleniyorlar, yemek yiyorlar, gece de birbirlerini öldürüyorlar derim! Ya da Yaprak Dökümü’ndeki gibi ölçüsüz bir hayat yaşıyorlar. Bir hayat görgüsü vardı eskiden, yaşlı gibi konuşacağım ama, o ölçü kaçtı. Şu anda her an her şey olabilir mantığı işliyor. Orada da bir ölçü ve terazi olmayınca başarılı olan, iktidar olan her şey haklıymış gibi oluyor. O da kötü.”

“Peki bu televizyon dizilerinde gördükleri, pazar sevişgenlerinin hayatlarına yenilikler kattı mı?”

“Mesela Yemekteyiz programıyla bir sofra düzeni oluştuğunu görüyoruz. Ayrıca filmlerdeki ilişki biçimleri de bir değişme yaratıyor. Çünkü bizden önceki kuşak için aşkın beslendiği kaynaklar nelerdi? Masallar, filmler, şarkılar… Onların özünde ne var? Prensesler var, Keloğlan var, Orhan Gencebay var, Kadir İnanır var. Aşk çok rahatmış gibi, peşinden koşulacakmış gibi, aşk her şeymiş gibi bir anlayış var. Bugün, masallar yok, eski hayatın iyiliği yok, hayat çok vicdansız ve o vicdanı sağlayan şey solculuktu, eşitlik duygusuydu. O doğal vicdan giderek kaybolunca hayatın iyiliği de azaldı. Aşk da başka bir şeye dönüştü böylece. Daha vahşi yaşanıyor. Hesaplı kitaplı.”

“Aslında bu kitapta da var bunlar değil mi?”

“Benim bütün derdim belki de bu. Bana birisi görev vermiş gibi. Bu acısını çektiğim bir şey de o yüzden. Eski hayatı özlüyorum ben. Parada pulda gözüm yok! Fakir ama gururlu hayatı özlüyorum. Biz öyle babaların çocuklarıydık, öyle mahallelerde büyüdük. 70’li yıllar bence Türkiye’nin çocukluğuydu ve bunadı birden. Özal’la birlikte hormonlu bir ergenlik yaşayıp anında bunadı. O dönem bana çok naif geliyor. Filmler ölçütümüz olabilir, oradaki kötüler bile çok naif kalıyor şimdi. Yaprak Dökümü’ndeki kötü çok farklı. Kredi kartlarıyla, senetlerle sepetlerle, tehditler şantajlarla… Bir de hepsi kötü. Bir tane kız var, vicdan. O habire annesine babasına geçecek falan diyor. Eski filmlerde esas oğlan ya da esas kadın filmin sonunda o kötüyü eşek sudan gelinceye kadar döverdi. Şimdi dövülmüyor. Adam dizinin en ünlüsü oluyor. Fettan kız çok ünlü mesela. Aslında en sevilen tipin o kız olması çok enteresan değil mi? Demek ki kötüye karşı, ya da ölçüsüzlüğe karşı bir şey var, zamanın ideolojisi bu herhalde; ölçüsüzlük. Her şey mübah!”

“‘Pazar Sevişgenleri’ ile ‘Şiyir Sevişgenleri’ni karşılaştırınca size hangisi daha komik geliyor?”

“Aslında ikisinin birlikte olduğu haller. Mesela diyor ki ‘Sanat ulusal mıdır, evrensel midir Necla?’ Kadın ‘Bundan iyi koca olmaz’ diyor. O iki zıt mantık bir arada. Karşısında onun kadar okumuş yazmış entelektüel biri olsa bitmez o mevzu. Ama birisi birini kırdığı zaman, ha bir de öteki taraftan bakmak lazım, diyorsunuz. Ben öyle şeylere gülüyorum. Pazar sevişgenlerinin içgüdüsel ruh hali daha çok hoşuma gidiyor, çünkü entelektüellik, ne kadar biliyorsan o kadar kaçabilirsin. Bir şey konuşuyorken tam ‘Kant der ki’ diye başlıyor. Ne der ulan! Kant’ın bizim ilişkimizle ne alakası var? Ya da Aragon der ki, ‘Mutlu aşk yoktur!’ E senin hıyarlığın yüzünden!”

“Üzerinden espri ürettiğiniz jargona kimi zaman sokak ağzı da karışıyor, Türkiye’deki ‘entelektüeller’in kırma bir dili ve kültürü olduğunu söyleyebilir miyiz? Sarhoş olduğunda türkü söylüyor türkünün içine Bukowski’nin, Dostoyevski’nin isimlerini karıştırıyor mesela bir karikatürünüzde.”

“Dertliyseniz ve kafanız da iyiyse, bütün şarkılar ‘batsın bu dünya’dır. Ahmet Kaya çalar. Ben severim onları. Cemal Süreya ile Dağlarca kavga etmişler, Dağlarca küsmüş sanırım, Süreya günlüğünde şöyle diyor: ‘Bugün ağam bana sudan soğuk bakıyor.’ Ne kadar güzel bir ifade… Kesinlikle bir türküdür ya da başka bir şeydir. Ne kadar içerlemiş, ne kadar samimi. Ne zaman Kadıköy İskelesi’ne insem ceketimi iliklerim, çünkü karşıdan Dağlarca çıkabilir, diyor bir başka yerde. Batılı bundan hiçbir şey anlamaz. O karikatürdeki gibi, artık savunmasız, çaresiz, sıfırın altında oldukları anlarda kendileri oluyorlar. Tamamen bilinçaltılarının üste çıktığı bir nokta. Ertesi gün onu hatırlarlarsa, oradan daha güzel bir hayata başlayabilirler ama hatırlamazlarsa dün ben biraz saçmaladım deyip eski hayatlarına devam edebilirler.”

“‘Ben bu dünyaya şiir getirmek istemiyorum…’ Bir kareniz bu sözden ibaret. Üretmekten vazgeçmek anlamı mı var bunun?”

“Yok protesto sadece. Bu dünyayı onun yazacağı şey kurtarmayacak ya da güzel gelmeyecek. Yeni bir sıkıntı üretmemek telaşı ya da derdi. O anlamda. Oğuz Atay’ın tutunamayanları vardı. Bu kuşakta denemeyenler ve tenezzül etmeyenler var. O karikatürdeki, onlardan. Gece gündüz içen şair arkadaşlarım var, göz göre göre ölüyorlar. Hayatın değerini sadece şiirle ölçtüğü için, hayatın karşısında şiirin sürekli değer kaybettiğini gördükçe mahvoluyor. Bir de şiirin değerli olduğu vakitleri de görmüş. Bir zamanlar okullarda şiir matinesi yapılıyordu. Şimdi üniversitede ‘Yetenek Sizsiniz Türkiye’ yarışmaları yapılıyor.”

“Bir röportajınızda söylüyorsunuz, ‘Pazar Seviş­genleri’ni en çok türbanlı kızlar okumuş. ‘Şiyir Sevişgenleri’ni kim okur sizce en çok?”

“Okumuş yazmışlar okur sanıyorum…”

“Kızanlar olur mu sizce, dokundurmalarınıza?”

“Benim mizahta yapmaya çalıştığım, bir kanka muhabbeti var, arkadaş muhabbeti, hani anlamaya çalışıyorum ben, yıkmaya değil de. Anladıklarımı çiziyorum. Önce güldürmeye çalışıyorum. Güldürdüğün zaman o, muhabbeti sırasında o karikatürü anlatacaktır. Benim karikatürlerim en çok anlatılan karikatürlerdendir, fıkra gibi anlatılır. Bu da zaten onun hayatına girmiş demektir, nüfuz etmiş demektir. Bir güler, iki güler, üçüncü de ulan acaba şunu mu demek istiyor, diye düşünür… Acı ilaç şekerli suyla verilir derler ya. Ben onların ne önünde ne arkasındayım, yanlarındayım, asla yukarıdan bir üslubu benimsemiyorum.”

“Sizce son yıllarda karikatür espriyi söze mi yüklüyor? Çizgi esprisini kaybetmeye başladı mı?”

“Biz dergi karikatürü yapıyoruz, dergi karikatürü böyle. Ama sanat karikatürleri dediğimiz karikatürler daha sembolist. Ben o karikatürü çok beğenmiyorum. Tek bir Müslüman tipi çizersiniz, bunu Fransızlar da öyle çizer, İngilizler de. Halbuki öyle bir şey yoktur. Ya da tek bir aydın tipi, elinde pipo falan. Gırgır yıktı bunu. Anlaşılmak için, uluslararası olmak için böyle çizmen gerekir gibi bir anlayış vardı. Bu da başka bir klişe. Barış güvercini, ağzında defne dalıyla falan… Gerçek hayatta olmayan şeyler. Mahkûm deyince zebra gibi elbisesi var… O başka bir karikatür. Bizim çizdiğimiz dergi karikatürü çok özel bir karikatür. Halk karikatürü diyebileceğimiz bir karikatür. Güldürmeye çalışıyorsun madem, anlaşılır ol. Haftalık bir üretim var, o üretimde bazen kolaycılığına da sapılabiliyor elbette. Kalitelisi var kalitesizi var her şeyin. Bundan önceki 40 kuşağı da yazısız karikatür yapıp balonları karikatürün altına yazıyordu. Sözel bir toplumuz, çok konuşan bir toplumuz. Üstelik aynı lafı 150 kere dinleyerek anlayan bir toplumuz. Hep aynı şeyleri konuşuyoruz. Onun yansıması. Görsel hafızamız çok fazla yok. Bir görüntü söylesen olayı anlamaz ama o olayla ilgili bir türkü ya da herhangi bir laf olsa hemen anlar.”

Metin Üstündağ’yla sohbetimizi, yeni çıkan kitabıyla ve onun bizi gönderdiği temalarla sınırladık. Kuşkusuz karşımızda bir mizah ustası olduğu kadar, mizah üzerine düşünen bir entelektüel vardı. Yalnızca son sorumuzda mizahın genel bir meselesi üzerine durabildik. Belki de ülkemizde artık iyice yerleşmiş ve yaygınlaşmış olan dergi karikatürcülüğü üzerine yeni bir söyleşi için kendisinden söz almalıyız.

Söyleşimizin bir anında Üstündağ şöyle dedi: “Kitabı bıraktık aydın sorununa girdik!” Haklıydı ama karikatürlerin her biri bizi oraya götürüyordu aslında. Örneğin bir karede karşımıza çıkan uzun saçlı gözü yaşlı “entel”, sağından solundan geçen “halktan” insanlara bakıp şöyle diyordu: “Ey halkım ben sizden ayrıldım biliyorsunuz değil mi?” Ya da bir başkasında karşımıza “Bu dünyaya şiir getirmek istemiyorum” diyen biri çıkıyordu… Ve aydınlarımızın ruh halini yansıtan, bir yandan eleştirel bakışını korurken öte yandan ağabey şefkatini esirgemeyen bir tutum dikkat çekiyordu…

Size önerim, “Pazar Sevişgenleri” ile “Şiyir Sevişgenleri”ni bir arada okumanız. Hem ne kadar benzer olduklarını göreceksiniz, hem de nerelerde farklılaştıklarını. Böylece sizin hangisine daha yakın olduğunuzu da değerlendirme olanağı bulabilirsiniz. Ama sanıyorum Metin Üstündağ’ın da dediği gibi, en komik haller bu ikisinin aynı kare içinde karşılaştığı anlarda yaşanıyor. Üstündağ’ın her iki kesimden insanlara yönelik gözlem başarısına hayran kalmamak ise mümkün olmuyor.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.