Sol, Aydınlanma Geleneğini İçselleştirirse Gelişir.”

Korkut Boratav’ı Türkiye ekonomisi ile politikayı birleştiren analizleriyle tanıyoruz. Yaşamının hiçbir döneminde neoliberal dalgaya kapılmadan, sağlam bir bilimsel ve düşünsel hat üzerinde yol almış bir iktisatçı Boratav. Son ekonomik krizle birlikte adını daha çok duyar olduk. Ama o aslında 50 yılı aşkın zamandır Türkiye ekonomisi, politika ve dünyanın düzeni üzerine yazılar yazıyor, kitaplar yayımlıyor. Yaptığı değerlendirmelerde kendi deyimiyle “Marksist perspektifi” elden hiç bırakmıyor. Belki bu perspektifin de bir gereği olarak analizlerinde emperyalizm olgusunu kerteriz alıyor. Boratav’ın 1973 ile 2009 yılları arasında kaleme aldığı yazılardan ve söyleşilerinden oluşan “Emperyalizm, Sosyalizm ve Türkiye” isimli kitabı, işte bu bakış açısının bir yansıması.

Kitap, Türkiye ve dünya ekonomisine dair kimileri için teknik kaçabilecek yazıları içerdiği gibi, ekonominin ayrıntısına aşina olmayan okurun da ufkunu açabilecek, iktisada ve politikaya ilişkin bilgi veren yazı ve söyleşileri de kapsıyor. Kitabın isminde geçen üç kavram: Emperyalizm, sosyalizm ve Türkiye, metinde derinlemesine işleniyor, tartışılıyor. Kuşkusuz yazan Boratav olunca değerlendirmeler genel geçer söylemlerle değil, bilimsel yöntem ve bakış açısıyla yapılıyor.

“36 yıllık birikiminizin bir yansıması bu kitap. 36 yıl boyunca yazdığınız yazılardan ve söyleşilerden derlenmiş. Bu kitabı hazırlarken siz de bir bakıma bilim yaşamınızın bir dökümünü yapmış olmalısınız. Ne gördünüz bu dökümde? 36 yıla damgasını vuran neydi ve nasıl bir hat izliyor düşünce dünyanız?”

“Kitap 36 yıllık yazdıklarımdan ve konuşmalardan derlendi. Fakat tabii 36 yılın öncesi de var. Benim yazar olarak yayın dünyasına girmem 1950’li yılların sonlarıdır.

“Pazar Postası’nın sürekli yazarlarından biriydim. Daha çok dünya ve Türkiye’nin sorunları üzerine siyasi yazılardı. Bu kitabı düşündüğüm zaman daha yakından başlamak ve 1970’li yılların başlarından itibaren yazdıklarımdan bir derleme yapmak istedim. Daha önce yazdıklarıma da önem veriyorum. Zaten onların ulaştığı bir noktadan hareket ediyorum. Üniversiteye 1960 yılında girdim. Akademik kimliğimle ilk yayınımı 1963’te yaptım. Dolayısıyla bir anlamda 50 yılı buldu.

“Sorunuzun öbür boyutuna gelince buna kitabın sunuş bölümünde de değiniyorum. Yazı hayatına girdiğim tarihten beri, ailevi ve kişisel bağlantıların etkileriyle ben hep solda yer alan bir insan oldum. Yazarlığa başladığım 1950’li yılların ikinci yarısı, Türkiye’nin aslında çok partili rejim (bazılarının deyimiyle demokrasi) içinde olmasına rağmen fikir ve siyasi çokseslilik açısından çok kısır bir dönemidir. Aile geçmişimin etkisiyle o tarihlerde genç bir üniversite öğrencisiyken, kendimi solda nitelendiren bir insandım. Ve adım adım Türkiye ve dünya solunun en temel akımlarından biri olan Marksizme kendimi yakın hissettim, öğrenmeye çalıştım. Yapıtlarımı, yazdıklarımı da esas olarak Marksist yörüngenin içinde telakki ediyorum. Kitabın sunuşunda da ifade ediyorum, kendimi politik iktisat geleneğinin Marksist dalında bir iktisatçı olarak görüyorum. Esas olarak iktisatçıyım ama iktisadın politik iktisat geleneğinin içinde yer alıyorum.”

“Pek çok Marksist bu kadar istikrarlı olarak savunmuyor fikirlerini. Dünya değişti deniyor. Bu açıdan bakınca, 36 yıllık çizginizde değişmeler oldu mu?”

“Ben iskele babası gibi sabit kaldım, dünya sağa kaydı. İnsan bir dünya görüşüne sahip olunca bu dünya görüşünün ana yörüngesi içinde yer alan siyasi akımlarla şu veya bu şekilde dirsek teması içinde oluyor, yahut tam içine giriyor. Ben hiçbir zaman sol siyasetin aktif bir mensubu olmadım; ama pozisyonlarım oldu. Bizim gibi kişilere devrimci çevreler o tarihlerde (bir boya markasının kısaltmasını kullanarak) ÇBS, yani çizgisi belirsiz sosyalistler derlerdi. Hatta o çalkantılı dönemde bir düşünür beni ‘devrimci hareketin içine sızmış Truva atı’ olarak nitelemişti. Ne var ki, çeşitli dalgalanmalar içinde dünyaya bakışımda büyük değişimler olmadı; sabit kaldım. Bu özelliğin derginizin okurları tarafından bir meziyet telakki edileceğini sanmıyorum. Fakat dünya o kadar sağa kaydı ki, ben belki şimdi, uçlarda telakki edilebilirim. Benim dünyaya bakışımda bir istikrar var, fakat dünyanın çok değiştiği doğru, değişen dünyayı aynı araçlarla, aynı analiz araçlarıyla, aynı eleştirel perspektifle incelemeye ve bu sayede (umarım) yeni şeyler söylemeye devam ediyorum.

“Elbette dünyayla birlikte, bulgular, sonuçlar, yorumlar değişti. Örneğin bu kitapta yer alan ve Türkiye üzerine yaptığım araştırmalarda 30 yıl içinde 87 yıllık Cumhuriyet tarihinin ilk dönemlerinden başlayarak bugünkü krize kadar geçilen çeşitli ekonomik sorunlarını incelemişim. Görülüyor ki hem incelenen döneme; hem de incelemenin yapıldığı dönemlere özgü sorular ve sorunlar hep değişmektedir. Yani 30 yıl öncesinin Türkiye’si üzerine yaptığım bir çalışmanın sonuçları, o günü anlamak için işe yarıyor; ama bugünün sorunlarını açıklamıyor. Kalkınma, sanayileşme sorunsalının çok merkezde yer aldığı bir Türkiye dönemi ile bugünkü gibi krizli bir dünya ekonomisine kazasız belasız eklemlenmeye çalışan bir Türkiye algılaması bambaşkadır. O günü bugünün gözüyle okumaya çalışan okur iki sonuca ulaşabilir: ‘Bunlar bugünün sorunlarına hiç ışık tutmuyor’ veya ‘geçmişi anlamadan bugünü de kavrayamıyoruz.’

“Marksizm denilince bir düşünme yöntemi mi anlamalıyız aynı zamanda?”

“Marksizim eleştirel-bilimsel bir perspektiftir. Marksizmin doğru kavrayanlara getirdiği en önemli edinimlerden biri bence dünyaya çelişkilerini, karşıtlıklarını arayarak, bunların sayesinde gerçekleşen hareketi çözümleme imkânı sağlamasıdır. Buna, maddeci diyalektik diyebilirsiniz. Ana perspektif bu olunca, ahengi, uyumu istikrarı arayarak hiçbir şeyi kavrayamayacağınızı fark edersiniz. Örneğin küreselleşme gibi herkesin lehine olduğu iddia edilen bir anlatım; bir söylem tatmin edemez. Görünüşteki istikrarın ahengin içine girmek, araştırmak ve çelişkileri bulmak; yani soğanın kabuğunu aşama aşama çözme ihtiyacı duyarsanız.”

“Önsözünüzde de ifade ediyorsunuz, değerlendirmelerinizde hep kerteriz aldığınız nokta emperyalizm olgusu. Bu olguyu dışarıda tutarak dünyanın anlaşılamayacağını söylüyorsunuz. Neden anlaşılamaz, bunu açıklar mısınız?”

“Emperyalizm olgusunu dışlayan çalışmalar yapılabilir. Bu tip çalışmalar bu derlemede de var. Eğer Türkiye tarımındaki bölüşüm ilişkilerini incelemek; yahut Türkiye’deki sınıf yapısının bir anatomisini çıkartmak istiyorsanız, emperyalizm olgusu çok arka planda kalır. Anatomisini değil de dinamiklerini, değişimlerini incelemeye çalışıyorsanız o zaman dış dünyayla bağlantılar muhakkak rol oynamalıdır. Dolayısıyla analizi dinamiklere taşıdığınız zaman emperyalizmi dışlamanız çok zor olur. Emperyalizmi vurgulamamın bir sebebi, bugünlerde moda olan küreselleşme algılamasının yetersizliğinin ortaya konmasına imkân vermesidir.”

“Sizce küreselleşme, emperyalizm kavramının karşılığı mıdır?”

“Bu terimin tamamen abes olduğunu düşünüyorum. Bunun en açık örneklerinden biri ‘küreselleşen bir dünya’ ifadesinde kendini gösterir. Bu klişeyi Fransızcaya çevirirseniz, ‘dünyalaşan bir dünya” gibi saçma bir ifade ortaya çıkar! Dünya zaten küredir. Dolayısıyla bu, açıklayıcı hiçbir özelliği olmayan bir klişedir. Küreselleşmenin bir söylemi, bir iddiası var. ‘Esas olarak aynı geminin yolcularıyız. Güvertede veya lüks kamaralarda seyreden yolcuların farklılığı olabilir; ama hedefimiz ortaktır; menzile vardığımız anda hepimiz rahatlayacağız.’ Bu söylem, uzlaşmaz karşıtlıkların, içsel çelişkilerin açıklayıcı bir öneminin olmadığı; her şeyin her şeyi karşılıklı olarak etkilediği; ama hiyerarşik bağımlılığın, sistematik eşitsizliklerin tekrar ve tekrar yaratılmadığı; sömürü, artık aktarımı ilişkilerinin olmadığı bir düzen algılamasına götürür. ‘Küreselleşme’ hiçbir analitik değer taşımadığı için sadece bir terimdir, açıklayıcı bir kavram değildir. Kavram olarak hiçbir şeyi açıklamaz. Açıklayacağı hiçbir şey yoktur. Emperyalizm ise açıklayıcı önermelere kapıyı açan bir kavramdır. Kavramlar, bilimsel analizin yapıtaşlarıdır. Terimler ile kavramları karıştırmamak gerekir. İşe yaramayan terimler zararsız olabilir; ancak küreselleşme gibi zihinleri bulandırmaya katkı yapan terimler de vardır.”

“Son ekonomik krizin ağır sonuçlarını yaşadık. Bu krizle aynı dönemde Türkiye’de ulus devletin çözülmesi gündeme geldi. Bölünme konuşulur oldu. Ekonomik kriz ile bu tür bir siyasal gelişmenin aynı döneme denk gelmesi tesadüf müdür?”

“Emperyalizmin çağdaş aşaması içinde bir ekonomiyi ‘ulusal’ yapan pek çok özelliğin aşındığını biliyoruz. Yani mesela sermaye hareketlerinin pek çok yere, dünya ekonomisinin büyük çoğunluğuna ayrım göstermeden nüfuz etmesi, sermaye birikiminin ulus-devletlerce etkilenen özelliklerini büyük ölçüde aşındırdı; ortak işleyiş mekanizmalarını, bütün sorunlarıyla egemen kıldı. Ulus devletler ekonomiyi yönetme becerilerini adım adım terk ettikçe; devletin şiddete dayalı özelliği, çırçıplak ortada kaldı. Ekonominin kanuniyetlerini emperyalizmin ana süreçlerine teslim etmek; ancak, halkını bu gereksinimlere uyum sağlayacak şekilde kontrol etmek… Devletin bu sonuncu işlevi öne çıktı. Bu işlevi metropol devletlerinin üstlenmesi çok zordur. Türkiye’de kurulu düzen ve emperyalizmin isteklerine karşı çıkan hareketleri en iyi kontrol eden Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet aygıtıdır. Bu dönüşüm sonunda, hepimizin devlet düşmanı olması lazım. Ama devletin tarihsel olarak Türkiye toplumuna getirdiği kazanımların bilançosunu unutmadan. Pierre Bourdieu bunu devletin sol eli ve sağ eli ayrımıyla ifade ediyor. Devletin sağ eli şiddet kullanan öğesidir; sol eli de sınıf kavgalarının tarihi bilançosu olarak sağlanan refah devletinin düzenlemeleridir. Devletin sol eli, bizim gibi toplumların emperyalizmle bütünleşmesi sonunda giderek felce uğruyor; sağ eli de adım adım güçleniyor. Fakat dikkat ediniz: Metropolde ulus devletler söylediğim süreçlere katiyen teslim olmadılar. Son krizin içinde Amerika da, Fransa da, Almanya da, Japonya da ulus devletin ekonomiyi denetleme araçlarından ödün vermediler. Bu da emperyalist sistemin hiyerarşik, eşitsiz özelliğini gösteren bir saptamadır. Evet, ulus devletler bazı işlevleriyle tasfiyeye uğruyor; ancak, ‘kirli’ işlevleri güçlenerek devam ediyor”

“Ulus devletleri siz soldan bakınca da, yani emek hareketleri açısından da sahip çıkılması gereken bir şey olarak tanımlıyorsunuz…”

“Evet. Türkiye Cumhuriyeti 1960’lı, 1970’li yıllarda bir altın çağ yaşadı. Bu yıllarda emekçi sınıflar adım adım örgütleniyorlar. Örgütlendikleri için de siyasi rejimle pazarlık şansına ulaşıyorlar. Emekçi sınıfın örgütlülüğü ve parlamenter yapı bir araya gelince sınıflar arasında âdeta bir birlikte yaşama kuralları oluşuyor. Egemen sınıflar açısından başlangıç kuralı şudur: ‘Ben seni gözetirim; ama, iktidarı hedefleme…’ Zamanla bu kural aşınıyor. Çünkü emekçi sınıfları geleneksel sol akımlarla bütünleşmeye başlıyor. Geleneksel sol akımlar aydınlanma geleneğinin ürünleridir. Dolayısıyla laiktir. Emekçi sınıflar dindardır. Onların dindarlıkları sol hareketlerle bütünleşmelerine engel olmamıştır. Türkiye toplumunun geleneği de buna imkân vermiştir. Bu büyük bir kazanımdır. Türkiye’yi aydınlanma geleneğini taşıyan bir diğer akım da Kemalist akım. Kemalist akım da bu tarihte birdenbire kendi zincirlerini kırarak ılımlı bir sol çizgiye geçmiştir. CHP ilk kez halk sınıflarına açılmış; üstü üste üç seçimde birinci parti olmuştur. Bu mücadele tüm sosyal devlet kazanımlarının yurttaş hakları olarak algılanması, gerçekleşmesiyle sonuçlandı. İşte 12 Eylül rejimiyle yerleşen neoliberal modelde ulus devletin bu boyutunu kaybettik. Bu, demokrasiye de büyük zarar verdi.”

“Türkiye’de solun bir kesimi Cumhuriyet’e ve aydınlanmaya mesafeli hatta eleştirel bakıyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?”

“Türkiye’de solun temel sorunlarından birisi geçmişte gerçekleşen bu ittifakın son yıllarda bir hayli aşınmış olmasıdır.”

“Cumhuriyet mitinglerini faşist kalkışma olarak nitelendiren ve kendini solcu olarak tarif eden yazarlarımız oldu.”

“Onlar, Cumhuriyet mitinglerini yanlış yorumladı. Kürsü konuşmaları konuşanı bağlar; onlara değil de o mitinglerde oluşan kolektif psikolojiye bakmak gerekir. Bu psikoloji, laikliğin sahiplenilmesini içerir. Bugün eleştirilen anlamda milliyetçi değildir. Bağımsızlık tutkusu damgasını vurmuştur. ‘Şehitler ölmez vatan bölünmez; kahrolsun PKK’ sloganları yoktur. Ama Cumhuriyet mitingleri bir de bayraklarla donanmıştır. Bugünkü Türkiye solunun bir kanadı, Türkiye Cumhuriyeti bayrağını taşımayı zul addeder; Cumhuriyet mitingleri üzerinde bu tepkiyle bağlantılı çıkarsamalar yaptı. Bu özellikleri ve çok yüksek katılımları nedeniyle Cumhuriyet mitingleri siyasi iktidarı ve güçlü müttefiklerini çok ciddi bir endişeye sürükledi. Ergenekon sürecinin bir boyutuyla da bütünleşen karşı saldırı, Cumhuriyet mitinglerinin yarattığı probleme karşı bir çözüm olarak oluşturuldu. Bu sürece katkı yapan solun bazı kanatları da olmuştur.

“Türkiye’de solun zirveye çıktığı dönem, biraz önce sözünü ettiğim bütünleşmenin olduğu dönemdir. Deniz Gezmiş’in idam edilmeden önceki ifadelerine bir bakın. Marksizm Leninizme, bağımsız Türkiye özlemine, Türk ve Kürt halklarının kardeşliğine vurgu yapılmaktadır. 12 Mart döneminde insan hakları ihlallerini teşhir etmek amacıyla Türkiye’ye gelen Pinter ve Miller’e rehberlik eden Orhan Pamuk, bir konuşmasında o deneyimine referans vererek (mealen), ‘o zaman solcular gerçekten solcuydu; bugünkü solcular ise maalesef ulusalcı oldular’ demekteydi. Yanlış hatırlıyor. 1971 yılındaki solcular bağımsız Türkiye sloganına sahip çıktıkları anlamda ulusalcıydılar. Bu tür bir bütünlük sağlanırsa Türkiye’de sol gelişir. Sosyalist sol esasen Batı’nın aydınlanma geleneğinin mirasçısıdır. Kemalizmin de devrimci ve Ortaçağ düzeniyle kavgalı olan boyutları, Türkiye’ye özgü bir diğer aydınlanma mirasını temsil ediyor. Bunların birlikteliğinden söz ediyorum. Sol, Aydınlanma geleneğini içselleştirirse gelişir.”

“Dünyada üçüncü dünya ülkelerinin çoğu cari fazla; Türkiye cari açık veriyor diyorsunuz. Türkiye’de köylülüğün yok edildiğini de vurguluyorsunuz yazılarınızda. Türkiye’nin net kaynak aktardığını söylüyorsunuz. Ekonomik krizin Türkiye’yi teğet geçtiği iddia edilirken siz Türkiye’nin en çok etkilenen ülkelerden biri olduğunu söylüyorsunuz. Kriz Türkiye’yi nasıl etkiledi ve nereye gidiyor ülkenin ekonomisi?”

“Kabaca 1998’deki Asya krizinden sonra krizden etkilenen pek çok çevre ülkesi, özellikle Asyalılar ve Latin Amerikalılar, IMF’nin insafsız sopasından yıldıkları için, krizin öncesinde ortaya çıkan büyük dış açıklara tekrar sürüklenmemek için özen gösterdiler. Çoğunluğu sermaye birikimini ve büyümeyi aşağıya çekip dış dengeye veya cari işlem fazlasına yöneldiler ve rezerv biriktirdiler. Böylece olası bir yeni krize karşı sağlam basmayı planladılar. Çin ve Hindistan gibi bir iki ülke ise, hem sermaye birikimini yüksek tutarak, hem de açık vermeden, hatta dış fazla vererek uyum sağladılar. Amerika ise astronomik boyutlarda dış açık verdi. Böylece dış dünyanın aşağı yukarı tümü Amerika’ya kaynak pompalamaya; Amerikan halkının abartılı tüketim artışlarını ve devlet açıklarının finansmanını sağlamaya başladı. Türkiye’nin de dahil olduğu bir grup ülke ise kendilerini dış kaynak girişlerine teslim oldular. Krizden en çok etkilenen ülkeler bunlar oldu. Krizin en ağır döneminde Türkiye’ye kaynağı hâlâ tam bilinmeyen 15-19 milyar dolar civarında kayıt dışı sermaye geldi. Bu, finansal sistemin sarsıntıya uğramasını önledi.”

“Bundan sonrasını nasıl öngörüyorsunuz?”

“2002-2007 döneminde Türkiye ekonomisinin dış dünyayla bütünleşmesinde gözlenen kırılganlık öğeleri; kısacası, yabancı sermaye hareketlerine teslimiyet aynen tekrarlanmaktadır. Ancak, olumsuz bir eklentiyle: Finansal krizi tam atlatamamış olan metropol ekonomilerinden kaynaklanan sermaye hareketleri eskisine göre çok daha istikrarsız durumdadır.”

 

 

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.