Çocuklarımızı uykunun kollarına yolculamak için okuduğumuz masalları kaçımız sorgulamışızdır? Bu masallarda, çocukları doğruya yöneltmenin yolunun korkutmaktan geçtiğini kaçımız fark etmişizdir?… Irmak Zileli, korku dosyamız vesilesiyle masalların masumiyetini masaya yatırdı!

“Kimselerin korkmadığı şeylerden korkuyorum ben!” diye ağlayarak isyan etti küçük kız. Oysa ben ona korkunun ne kadar olağan bir duygu olduğunu anlatmaya çalışıyordum. Alt tarafı bir kediydi korktuğu. Kediden korkan pek çok insan biliyordum. Hem de koca koca adamlar… “Ama,” dedi, “benim annem hiçbir şeyden korkmaz!” Hay Allah dedim içimden, önce annesiyle konuşmak gerekiyor anlaşılan…
“Kimselerin korkmadığı şeyler” diye tarif etti küçük kız korkularını. Büyük bir yalnızlık duygusu içindeydi bunu söylerken. Ve bir de acizlik tabii. Herkesten daha da korkak buluyordu kendini. Sonra kitaplardan konuştuk onunla. Ne tür kitapların ilgisini çektiğinden. Söz yine döndü dolaştı korkuya geldi. Geçenlerde yeni çıkanlar rafında rastladığı bir kitabı neden almadığını şu sözlerle açıkladı: “Kapağındaki resim korkunçtu!”
Tarif ettiğine göre, karanlıklar içinde bir şato ve tuhaf kıyafetler içinde cadıya benzer yaratıklar vardı kapam resminde. Düşünmeden konuştum: “İyi ama gerçek hayatta cadılar yoktur ki, onlardan korkman yersiz!”
Küçük kızın kitapçıda görüp de arkasına bakmadan uzaklaşmasına neden olan kitap hangisiydi bilmiyorum, ama size artık birer klasik olmuş cadılı, yaratıklı, büyücülü sayısız masal sıralayabilirim bir çırpıda. Klasikleşmiş, demek ki hepimiz onlarla büyüdük. Çoğu 19. yüzyılın ürünü masallar… En bilindik olanları dünyaca tanınmış: Rapunzel, Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler, Külkedisi, Hansel ile Gretel, Kırmızı Başlıklı Kız, Parmak Çocuk ve … Şimdi hafızanızı bir yoklayın.

 

OLAĞANDIŞININ ÇEKİCİLİĞİ

Bu masalların her birinde yaşlı koca karıların, çirkin devlerin, kötü kalpli üvey annelerin, acımasız cadıların ve hatta aç kurtların, masalın iyi ve temiz yürekli başkişisinin etrafında karanlık bir gölge gibi kol gezdiğini hatırlayacaksınız. Dikkat edin, hiçbiri hayatta karşımıza çıkabilecek varlıklar değil. Bugüne dek içinizde gerçek bir cadıyla karşılaşanınız oldu mu? O halde o masallardan bize aktarılan korkuların hiçbiri “kediden korkmak” gibi olağan değil…
O halde ne işleri var bu cadıların, devlerin, büyücülerin masallarda? Hangi görevi ifa etmek için orada bulunuyorlar? Halkbilimci Muhsine Helimoğlu Yavuz, Masallar ve Eğitimsel İşlevleri isimli kitabında O. F. Raum’un, sorumuza da yanıt olabilecek şu görüşlerini aktarıyor: “…küçük çocukları disipline etmek için, bizim gulyabani öykülerimiz gibi, canavar masalları kullanılır ve onları iyi huylu çocuklar yapmak için ninniler söylenir.”
Şimdi demin saydığımız masalları bu kez öyküleriyle yeniden hatırlayalım.

 

KÖTÜLÜK VE ERDEM

Rapunzel’de, komşusunun bahçesinden marul çalan bir adam cezalandırılmaktadır. Çünkü adamın komşusu herhangi biri değil, bir cadıdır ve cadı, marulların karşılığında, doğacak kız çocuğunu kendisine vermesini emreder. Aksi halde dünyayı başına yıkacaktır. (Hırsızlık her türlü cezayı hak eder!)
Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler’de, Pamuk Prenses’in üvey annesi dünya üzerinde kendisinden daha güzel birinin varolduğunu, bu kişinin de üvey kızından başkası olmadığını öğrenince onu öldürtmeye girişir. (Güzellik başa beladır!)
Daha sonra bu öldürme emrinin yerine getirilmediğini öğrenince kızın hayatına kendi elleriyle son vermeye karar verir. Yaşlı bir kadın kılığına girip kızın izini bulur. Ona zehirli elmasını ikram eder. İyi niyetli prenses elmanın tadına bakmakta sakınca görmez. Oracıkta sonsuz bir uykuya dalar. (Yabancılara güvenme, onların verdiği şeyleri yeme!)
Külkedisi’nde üvey anne ve üvey kardeşlerin kötülüğüne tanık oluruz. Para ve mevki hırsı onlara her türlü kötülüğü yaptıracak kadar güçlüdür. Külkedisi ise ne olursa olsun onlara hizmette kusur etmeyecek, iyi kalplilikten vazgeçmeyecek, sabırla bekleyecektir. Bu sayede Külkedisi, masalın sonunda ötekilerin tüm kötülüklerine rağmen mutluluğa erişir. (Sana ne yaparlarsa yapsınlar sen iyilikle karşılık ver. Hatta tokat atana öteki yanağını çevir!)
Hansel ile Gretel’in hikâyesi ise çok daha trajiktir. Bu iki küçük yaramaz, ormanda gezintiye çıkarlar. Ve karşılarına çikolatadan yapılma bir kulübe çıktığında nefislerine hâkim olamayıp çikolatadan evin içine girerler. Bizimkiler çikolatadan duvarları, eşyaları mideye indirirken evin sahibi cadı gelir. Aslında bu ev, cadının küçük çocukları avlamak için hazırladığı bir tuzaktır. “Çocuk yiyen” bu cadı, Hansel ile Gretel’i tam fırına atacakken, çocukların kurnazlığı sayesinde işler tersine dönecek ve cadı fırını boylayacaktır.

 

MASALLARIN MESAJLARI

Masalın ve “mutlu son”un mesajları pek çoktur: 1. Açgözlülüğün sonu iyi değildir. 2. Hayatta, çikolata gibi çok sevdiğin şeylerin kılığına girmiş pek çok tuzakla karşılaşabilirsin. 3. Bu tuzaklardan kurtulmak için adam da öldürebilirsin! (Çocukları, cadıyı fırına atma noktasına götüren süreç, olayı bir nefsi müdafaa olarak değerlendirmemiz için gerekli ve yeterli öğelerle işlenmemiş. Öyle ya, cinayete kurban gitmekten kurtuluş her koşulda ve durumda cinayet işlemek olmayabilir.)
Kırmızı Başlıklı Kız’da ormanda oturan, hasta ve yaşlı büyükannesine yiyecek götüren küçük bir kız çocuğunun aç kurdun tuzağına düşme öyküsünü okuruz. Burada da verilen mesaj “saf olmamak” ve “tuzaklara karşı uyanık olmak” gerektiğidir. Masalın sonu, Hansel ve Gretel’inkine benzer. Küçük kız, avcının yardımıyla kurttan kurtulur. Ama avcı onu kurtarmakla kalmaz, kurdun midesini taşla doldurup suya atar. Burada da mesaj açıktır, işlenen suçlar cezasız kalmaz. Üstelik bu ceza ölüm de olabilir! (İdamın geçerliliğini koruduğu Ortaçağ hukuku için şaşırtıcı olmayan bir ceza elbette…)
Parmak Çocuk’un hikâyesi ise iç içe geçmiş pek çok mesajı bir arada sunar okura. Parmak Çocuk’un ailesi çok yoksuldur ve yedi erkek çocuğu doyurabilmekte güçlük çekmektedirler. Bu nedenle çocuklarını ormana bırakmak “zorunda kalırlar”. (Doyuramadığı için ölmeye terk etmek, ne çözüm değil mi!) Bu çocuklar ormanda kurtlardan kaçarken bir kulübe görür ve kapısını çalarlar. Kapıyı açan iyi yürekli kadın onlara hemen gitmelerini, çünkü kocasının çocuk yiyen bir dev olduğunu söyler. (Bilmediğiniz kapıların ardında sizi büyük tehlikeler bekler!) Ancak dışarıda da onları aç kurtlar beklemektedir.

 

ÇOCUKLARA BİLE KANMAYIN

Zaten bu arada dev onların farkına varmıştır bile. Çocukları mideye indirmek için sabırsızlanmaktadır. İyi yürekli kadın zaman kazanmak için türlü bahaneler uydurur ve sabaha kadar beklemesi için devi ikna eder. Bu arada bu devin de tam yedi tane kız çocuğu vardır. Bunlar ebatları küçük de olsa, çocukların kanını emmeyi pek severler. (Yani çocuk olduklarına bakmayın, kötülüğün kimden geleceği belli olmaz!)
Sonuç olarak o gece hayatları bahşedilen oğlanlar mışıl mışıl uyurken, içlerinde en zekisi Parmak Çocuk, devin sabaha kadar sabredemeyeceğinden kaygılanıp hemen bir plan yapar.
Plan ne olsa beğenirsiniz? Devin yedi kızının başlarındaki taçları yürütüp kardeşlerinin ve kendisinin kafasına takmak! Sahiden de, dev gecenin bir vakti kararından pişmanlık duyup yedi oğlanı mideye indirmek için odalarına girer. Karanlıkta çocukların kafasını yoklar ve taç giydiklerini fark edince onları kendi kızları sanıp öteki odaya gider.
Yedi kızın yedisinin de kafasını keser. Bu arada kargaşadan istifade eden Parmak Çocuk ile kardeşleri oradan kaçarlar. Sabah olduğunda durumu fark eden dev, peşlerine düşer. Ancak ava giden avlanır misali, çocuklar devi tongaya düşürürler. Parmak Çocuk devin sihirli çizmelerini giyer. Çizmelerin sihri giyenin ayağına göre büyüyüp küçülmesidir. Sonra da devin evinin yolunu tutar. İşte masalın bundan sonrası son derece ilginçtir.
Parmak Çocuk devin karısına bin bir yalan uydurup (Kocası tehlikededir, Parmak Çocuğu o göndermiştir, kanıtı da ayağındaki çizmelerdir, onu kurtaracak tek şey kadının çocuğa vereceği mal varlığıdır) kadını tüm mal varlığını kendisine vermeye ikna eder. (Bir sorunu çözmek için yalana dolana başvurmakta sakınca yoktur.)
Devin hazinesini eline geçiren çocuk babasının evine gider ve bu sayede yoksul aile yaşamlarının geri kalanını rahat ve bolluk içinde geçirirler! (Hile hurdayla edinilmiş, havadan gelen parayla saadet mümkündür ve yanlış değildir.) Aktardığım bu örnek masallardaki ana izleği takip ettiğimizde, kişileri “doğruya yöneltmenin” yolunun korkutmaktan ve cezalandırmaktan geçtiği fikrini görüyoruz.
Ortaçağ düzeninin açık şiddeti masallarda kendini korku öğesi olarak gösteriyor. O halde şunu sorgulamak gerek; bugün, hayatımızda bu tür bir şiddete ve eğitim anlayışına yer var mı? Öyle görünüyor ki, şu günlerde sık sık yinelenen ve pek de haksız sayılamayacak bir kaygıyı dile getiren “korku toplumu oluyoruz” sözünün köklerini masallarda ararsak yanılmayız…

 

KORKUYLA BARIŞMAK

Korkan toplum, güdülmeye de müsait oluyor. O. F. Raum’un “disiplin” dediği bu olsa gerek… Şimdi o küçük kızı bulup onunla yeniden konuşmak isterim. Düşünmeden söylediğim, “gerçek hayatta cadıların olmadığı” sözünü düzeltmek için. Hepimizin korkuları olduğunu daha iyi anlatabilmek için. Üstelik tıpkı masallardaki cadılar gibi erk sahibi olanlardan korkan büyükler olduğunu, bu yüzden yanlış adım atmaktan, yanlış söz söylemekten, yanlış seçimler yapmaktan ödleri koptuğunu, “Ben hiçbir şeyden korkmam” diyenlere inanmaması gerektiğini… Sonra ona bu masallar yerine yeni kitaplar önermek isterim.
Korkularımızın ortak olduğunu; pek çoğumuzun kediden köpekten, karanlıktan, kaybetmekten, yalnız kalmaktan, terk edilmekten, başarısız olmaktan ve daha sayısız şeyden korktuğumuzu anlatan kitaplar… Bu korkuların ne denli olağan ve anlaşılır olduğunu anlatan hikâyeler okumak isterim.
Çünkü tek umudum, korkularıyla barışmış ama korkak olmayan bir neslin yetişmesi. Belki böylelikle değişir bir şeyler…

İyi Kitap Dergisi

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.