İnci Aral, yeni romanı Şarkını Söylediğin Zaman‘da, ülkenin tüm hayat damarlarına nüfuz etmiş olan 12 Eylül darbesinin etkilerini tartışıyor. İki kuşaktan roman kahramanlarının yaşadıkları ve ruh halleri ışığında 12 Eylül’ün ve arkasına aldığı liberal rüzgârın esip savurduklarını, geride bıraktıklarını ve ondan kalan tozu toprağı anlatıyor. Meselesi olan bir yazar İnci Aral. Bütün romanlarında akan olay örgüsünün arkasında o mesele var. Yer yer öne çıkan, yer yer yalnızca sezdiren ama edebiyatın ve romanın kendi iç dengesinde hep yerli yerinde duran… Kimileri onu görmezden gelip, çağın eleştirisiyle yüzleşmekten kaçınabilir. O zaman onlara bir aşk hikâyesi okumak düşer sözgelimi. Okuduğu metnin tümünü özümsemek ve derinlemesine kavramak isteyen okursa, toplumsal eleştiriden kültürel dönüşüme dek pek çok temayla karşılaşabilir onun romanlarında. Biz de, İnci Aral romanının bu karakterine uygun bir söyleşi yapalım istedik. Şarkını Söylediğin Zaman‘dan çıktık yola, topluma, ülke tarihine, ideolojilere, bunların edebiyata yansımalarına ve İnci Aral’ın edebiyat anlayışına, arayışlarına, yaratım sürecindeki sorulara dek uzandık.

 

Son romanınızda 12 Eylül’e iki kuşağın karşılaşması üzerinden yaklaşıyorsunuz… Çoğunlukla 12 Eylül romanlarında o dönemi yaşamış, hapislerinde yatmış, işkence görmüş kişiler baş roldedir. Siz 80 kuşağının bir temsilcisini de almışsınız romanınıza. Neden?

30 yıl sonra, dışarıdan bir bakışla o kuşağa ve o yıllardan bu yana Türkiye’de nelerin değiştiğine bakmak için. Niyetim yalnızca bir dönem hikâyesi anlatmak değildi, geçen sürede yetişmiş bugünün gençliğine de eğilmekti. Malzemeyi önceden toparlamıştım. 1984’te, sıcağı sıcağına yazdığım 12 Eylül öykülerini Uykusuzlar adlı kitabımda toplamıştım. Romanı bu kadar bekletmemin nedeni ise, üzerinden gerekli zaman geçtikten sonra o dönemi yeniden yazmak isteyişimdi. Günümüze, yıllar sonra yurtdışından dönen Cihan ve 80 kuşağını temsil eden Ayşe üzerinden ışık tutmaya çalıştım. Türkiye kesin olarak ekonomisi, parası, üretim ilişkileri ve iş dünyasıyla, dış dinamiklerin dayattığı yeni bir düzene sokuluyordu. Borçlanarak kalkınmayı öngören, tüketim odaklı, kazanılmış hak ve özgürlüklerin tırpanlanmasına yönelik yarı bağımlı bir dönüşüme zorlanmaktı bu. Siyasi hayatı kontrollü, kısıtlı bir demokrasi anlayışına indirgenmiş, çalışma ve örgütlenme koşulları gerilemiş yeni bir sağ yapılanmaydı. Bu yüzden devrim ateşine tutulmuş, ya da bağımsızlık ve demokrasi isteyen herkes ezilip sindirildi. Sonraki kuşak çekingen, apolitik, yeni tüketim düzeninin cici bicilerine ve sözde özgürlüğün çekiciliğine kapılmış edilgen, uysal bir kuşak olarak yetişti. 12 Eylül o kadar ürkütücü ve zalimdi ki, pek çok insan korku duyarak çocuklarına aman bir şeye karışma, uzak dur telkininde bulundu. Darbeden sonra öne çıkan gerici yönetimler ise durmadan o büyük yenilgiyi örnek gösteriyordu. O çocuklar büyüme sürecinde sol politikanın aşağılanmasına, modasının geçtiği söylemine maruz kaldılar. Darbeden 10 yıl sonra da yeni dünya düzeni geldi. Duvarların yıkılması, inançların sorgulanması, sol ideolojinin yerlerde sürünür hale gelmesiyle, neye inanacağını bilemeyen, biraz şaşkın, bencil, içe dönük bir kuşak oluştu.

 

Cihan tipik bir 68’li değil. Deniz devrimci ama o da tipik değil. Bir romanda aslında tipler mi çizilir, karakterler mi yaratılır?

Ben karakterler üzerinde düşünürüm. Tipler ruhsuzdur. Onların kartonlaşmasından korkarım ve yazmaya oturmadan önce gerçek kişiler yaratmaya uğraşırım. Şarkını Söylediğin Zaman‘da Deniz’i baştan biliyor, tanıyordum. Gerçekle bağlantıları çoktu, elimde hazırdı. Seksenlerde kurduğum bu hikâyeyle yirmi beş yıl geçirmiştim. Öte yandan yazma aşamasında kuşaklar üzerinden hareket etmedim. İnsanları o kadar kolay sınıflayamazsınız. Çok farklı ruh hallerinden, çok farklı koşullardan gelirler. Her biri kendi başına bir dünyadır. Örgüt disiplini içinde ortak davranışlar geliştirmek başka şey ama o çizgiyi de aşan, çok fazla insan var. Zaten var olan Deniz’i, kolay yorumladım. Asıl sorun ona ve döneme bugünden nasıl bakacağımdı. Bunu da eski sevgili Cihan üzerinden yaptım. İlk kurguda Cihan yurtdışına gitmiş ve hikâyesi bitmişti. Onu geri getirdim ki bugünü değerlendirebilsin. Tabii, bu defa 30 yıl öncekinden farklı bir Cihan yaratmak zorundaydım. Gerçekte hiçbir kahramanım hayattan tek bir kişinin benzeri değildir. Ortak yönleri olan birçok insanın toplamıdır. Belki de insanı toplumsaldan bireysele kavradığım için böyledir. Dikkatimi çeken birinden yola çıkarak onu çoğullaştırırım. Benzerliklerin işime yarar yanlarını alarak yeni bir kişilik yaratırım. Eğer o yazma sürecinin başlangıcından sonra yaşamaya başlamadıysa sorun var demektir. Canlanmıyor, hayatıma karışmıyorsa, ya ondan vazgeçmem ya da yeniden yorumlamam gerekir. Bu pek başıma gelmedi şimdiye kadar, ama hep korkarım, olabilir diye. Romanı yazarken kişilerimi net bir biçimde görmeye başlıyorum. Bazen rüyalarıma giriyorlar. Metinde benim çekmeye çalıştığım yöne gitmedikleri de oluyor. Bu önemli bir ölçüt. O zaman anlıyorum ki karakterim sağlam, inandırıcı.

 

Eserleriniz, içinde hep bir eleştiri taşıyor. Günümüze dönük bir eleştiri. Bir romanı yazmaya başlarken ilk beliren bu mu sizde? Yani şunu eleştiren bir roman yazacağım diyerek mi çıkıyorsunuz yola?

Temel aldığım budur. Bir sorun var, çoğu kez çevreme hatta bana yansımalarıyla onu görüyorum ve üzerinde düşünüyorum. Geçer giderse unutuyorum. Olmuyorsa ondan ancak yazarak kurtulabileceğimi seziyorum. Ben muhalif bir insanım. Hiçbir zaman dünya görüşüme uygun, hayal ettiğim gibi bir yapının içinde yaşamadım. Umudum bile olmadı. Bu yüzden hep tedirginim. Bu ülkede yazılacak çok şey var. Dolayısıyla beni rahatsız eden yerden yola çıkıyorum. Örneğin Mor‘un alt katmanında tarımdan sanayiye geçiş sürecinin bölge insanına yansımaları vardır. Roman düz okumada bir aşk ve cinayet romanı gibi görünür oysa kasaba ortamında toprak ekonomisine bağlı hayatları anlatır. Büyük toprakların miras yoluyla parçalanması ve kolaylıkla ranta dönüşmesinin yarattığı insani açmazlar, değer yitimleri ve savrulmalar asıl konudur. Aşk da cinayet da buradan çıkar. Bir kadına babasından kalan verimli bahçelerin sıra sıra, çirkin apartman bloklarına dönüştüğünü, o kadının çocuklarının nasıl ziyan olduklarını gördüm, görüyorum. O gençler toprakla değil, ticaretle uğraşmak istiyorlar ama beceremiyorlar. Türkiye’deki dönüşümü yalnızca bunun üzerinden bile kolayca görebilirsiniz. Mor’u yazmak için 20 yıl bekledim. Uzun sürüyor bende, çünkü gelişimi izliyorum. O çocukların büyüdüğünü, harcandıklarını, hiçbir şeye bağlanamadıklarını, birinin uyuşturucudan öldüğünü gördüm. Toprak sahiplerinden bir genç adamın tefeciye kaptırdığı mandalina bahçelerinden birinde, altında büyüdüğü erik ağacına kendini astığına tanık oldum. Değişim ve dönüşümlere bağlı insan hallerini anlatmak beni çok ilgilendiriyor çünkü böylece hangi cehennemde yaşadığımız ortaya çıkıyor.

 

Paul Nizan’ın bir sözü geldi aklıma, “Dünyaya karşı bir suçlama olmayan tek bir büyük eser yoktur.”

Edebiyatın bana kazandırdığı içgüdü, beni nasıl yazdığımla olduğu kadar neyi anlattığımla da yakından ilgilendiriyor. Bence yazmak devrimci bir eylemdir, hayatı değiştirmeyi amaçlar. Edebiyat insan hallerini, derinlik, acı ve güzellikleri, insani sorun ya da yüceliği anlatmak için vardır. Aslına bakarsanız hayatın içinde bunların hepsi bir aradadır. Roman hayattır ama tabii o hayatı dilin süzgecinden geçirmek de gerekir. Ayrıca insan bir ilişkiler bütünü içerisinde var oluyor. Onu yaşadığı coğrafya, geldiği tarih ve içinde bulunduğu toplum yapılandırıyor. Bu yüzden derinlemesine anlattığınız insanla birlikte sorunları da görüyorsunuz.

 

Şöyle bir tez var. 12 Eylül’ün baskıcı ortamı her ne kadar solu tırpanladıysa da, solun sekter ve dar bakışını da tırpanladı. İnsanlar romana ve edebiyata yönelebildiler. Eş zamanlı olarak da çeviriler arttı. Batı’dan yeni romanlar girdi Türkiye’ye. 80 sonrası sürecin olumlu bir sonucu olarak, post modernizmin de ön açıcılığıyla edebiyatın yelpazesi genişledi, dar bakıştan kurtuldu, dünyanın edebiyat birikiminden yararlanma olanağı doğdu. Siz buna katılıyor musunuz?

Edebiyatın önü açıldı deniyor ya, bunu söyleyenler eskiyi bilmiyor. Ben gençlik yıllarımı dünya klasiklerini ve en seçkin batılı yazarların eserlerini okuyarak geçirdim. On beş yaşımda Hugo, Balzac, Dickens, onyedi onsekiz yaşımda Tolstoy, Dostoyevski, Sartre, Camus okuyordum. Dünya görüşüm böyle biçimlendi. Sonradan bize bol geldiği söylenen 1961 anayasası yarattığı kültürel zenginlikle benim kuşağım için bir şans olmuştur. Yazık ki 1980’de gerici bir anayasaya dönüştürüldü. Andığınız açılım söylemlerinin yeni dünya düzeninin, yani küreselleşen kapitalizmin getirdiği ticarileşmenin övgüsüyle ilgili olduğundan kuşkum yok. Eskiden yayınevlerinin olanakları kısıtlıydı. Baskı teknolojileri gelişmemişti, Türkiye bir ölçüde dışa kapalıydı, sıkıntılar vardı buna rağmen hem klasikler hem de nitelikli güncel yayınlar çevrilip basılıyordu. Bugün olanaklar fazla, bu piyasada büyük paralar dönüyor ve küresel örgütlenme, ortalama insan için bir yığınçöp de üretiyor. Dünya çapındaki tröstlerin edebiyatı ve yayın piyasasını yönlendirme güçleri de var üstelik ve bu içeriğe dolaylı müdahaleye kadar varıyor. Düzeni reddeden ya da eleştiren kitapların şansı yok. Ama çoğalan mutsuzluğa, arayışa, yoksulluğa çare olarak üretilen gizemli hikâyeler, mucizevi olaylar, umut pompalayan sıradan kişisel gelişim kitapları milyonlar satıyor.

 

Yüreğinin götürdüğü yere git…

Onunla ve Simyacı‘yla başladı bu içerik ucuzluğu hareketi. Sırrı, basit konular. Edebiyat olmayan düz bir dil. Hedef piyasaya düzeysiz, dar görüşlü yeni yazarlar sürmek. İnanılmaz reklamlarla sunmak ve çok satmak. Değişim buysa edebiyattan saymıyorum. Postmodernizmi de bunun bir parçası olarak görüyorum. İnsanlara edebiyat adına pek anlayamadıkları, ama arkasında önemli şeyler olduğu hissi uyandıran şeyler sunuldu. Bugün postmodernizmin en ateşli savunucuları bile teorinin açmazlarını kabul ediyorlar. Tabii uzun konu bu. Ayrıca konuşulmalı. Yeni Yalan Zamanlar‘ın Yeşil‘ini post modernizmin bir biçim olduğunu, bu biçimle bile çok ciddi içerikler yazılabileceğini göstermek için yazdım. O günlerde yoğun bir modernizm eleştirisi vardı, yazarlara ve okurlara dayatılan postmodernizm pek çok yeteneği harcadı ve edebiyatla sınırlı kalmadı tabii. Hayatımıza başka şeyler de getirdi. Örneğin dünyada din olgusunun ve dindarlığın yükselmesi de aynı kavrayışların etkisiyle oldu.

 

Modernizmin eleştirisi dediniz. Modernizmi akılla tarif edecek olursak, sanki postmodernizmi de sezgi ve hislerle tarif edebiliriz. Sizin verdiğiniz örnekler de bunu doğruluyor. İnsanların kendi akıllarına olan güvenlerini sarsan eserler… Şimdi de romanın akılla değil sezgiyle yazılacağı söyleniyor. Sizce roman neyle yazılır?

Neden bunlar birbirinden ayrılıyor ki? Sezgi ve akıl yan yana gelmez mi? Elbette yan yana olmalıdır roman yazarken. Ben bir çok şeyi romansal sezgilerimle çözüyorum. Ama bir romanın aynı zamanda inanılmaz bir matematiği de vardır. Bir yapı kurmak, sağlam bir kurgu yapmak az şey değildir. İnsanın gecelerce uykusunu kaçıran çakışmazlıklar olur. Karakterleri alacaksınız, bir olay çerçevesinde yorumlayacak, sayfalarca götüreceksiniz. Burada akıl ve matematik gerektiren bir eylem de var. Körü körüne modernizmi savunuyor değilim, ama romanın doğuşundan bugüne süreç boyunca, insan üzerine, duyguları, sezgileri, ilişkileri üzerine önemli, güzel şeyler yazılmıştır. Dünya kütüphaneleri bu eserlerle dolu. Bizler hâlâ dönüp onları okuyoruz. Modernizmi, aydınlanmayı nasıl kötüleyebilirsiniz? Bir insanın aklına, sezgilerine, duygularına, bunların farkına vararak sahip olması, dünyayı sorgulama bilincine erişmesi, küçümsenebilir mi? İnsanlık belirli aşamalardan geçti. Modernizm de bir aşamadır. Bugün o günlere dönelim diyemeyiz. Dünya değişiyor. Ama değişmeyen bir sürü değer var.

 

Neden artık Dostoyevski gibi bir yazar çıkmıyor sorusu çok tartışılır. İlk olarak dünya çapında siz de Dostoyevski’nin aşılamadığı düşüncesine katılıyor musunuz?

Her değere kendi çağı, koşulları içinde bakmak gerekir. Dostoyevski elbette çok büyüktür ve eskimemiştir ama bu aşma aşılma takıntılarına gerek yok. Klasikleri bugünle karşılaştırmak da yersiz. Günümüzde de çok başarılı dünya yazarları var, hak ettikleri ilgiyi görüyorlar. Ama yine de gözden kaçanlar, bugün anlaşılmayanlar da olabilir. 50 yıl 100 yıl sonra sonraya kimler kalacak bilemeyiz.

 

Dostoyevski yaşarken Dostoyevski miydi?

Zor, borç içinde bir hayatı olmuş. Borçlarına karşılık yazmak zorunda kalmış çoğunlukla. O zaman belki yazdıklarını küçük paralara satıyordu herhalde. Büyük yazarlar çağlarını aşarlar. Zamanın tozu toprağı savrulup kalkmadan kimin değerli olduğu sonucuna varılamıyor. Ticarileşmeye bağlı olarak inanılmaz bir rekabetin hüküm sürdüğü, yayınevleri arasında kıran kırana savaşların yaşandığı bir çağda yaşıyoruz. Bugün büyük olarak sunulanların kaçı zamana yenilmez bilemeyiz. Hayat ve insan sürekli ve hızla değişiyor. İster istemez yazılanlar, ilgiler, ölçütler de değişecek. Şimdi değerli, nitelikli romanlar ancak gerçek edebiyatseverlere ulaşıyor. Kolayları ve ucuzları ise milyonlar satıyor. Yeni olgu budur.

 

O çok parlayanlar acaba 100 yıl sonra ne durumda olacaklar?

Yüz yıl sonra kitaplar nasıl olacak? Kitap olacak mı? Nasıl bir dünyada yaşanacak? İnsan nasıl bir insan olacak? Belki de tümüyle görsel bir hayata geçilecek. Geleceği bilemeyiz ama bugünkü koşullar içinden bakarsak bir zamanların parlak yazarlarından bazılarının bugün ancak kıyıda köşede adları geçiyor. Bazıları ise hâlâ hayranlık uyandırıyor.

 

Bir yazınızda genç yazar adayları arasında anlatımıyla, kurgusuyla, konusuyla iyi roman sınıfına sokabileceğim pek az çalışma var, diyorsunuz. Sizce bunun nedeni nedir?

Bir yazarın en önemli dinamiği dünya görüşü, dışarıya baktığı bir penceresi olmasıdır. Burada sorun olduğunu düşünüyorum. İkincisi, okuma eksikliği. Üç kitap okuyan hemen roman yazmaya girişiyor, o cesareti kendinde buluyor. Daha önce neler yapılmış, kimler neler yazmış, merak etmiyor. Geçmişi eskimiş, işe yaramaz buluyor. Oysa yazmak okuyarak öğrenilir. Bilmediğini bilmeyen ise her şeyi kendi keşfetti sanır. Üçüncüsü bir penceresi varsa bile oradan hep aynı yöne ya da dümdüz bakmak. Öyle bakınca ne insanı çok boyutlu görebilirsiniz ne dünyayı. Öte yandan kuşku ve tedirginlik duymadan yazmak da çok zordur. Bunu kaybetmemek için de tarih, felsefe, sosyoloji ve sanat kuramı okumak gerekir. Okuma sürecinde canlanan imgeler, çağrışımlar yazarın yaratıcılığını besler. Örneğin ben bir cümle okurum, ışıklar yanar, yolum aydınlanır, sayfalarca yazarım. Evet, sezgi çok önemlidir, sezgisi olmayan yazamaz ama titiz bir araştırmacı olmak da iyidir. Ayrıca görmeyi öğrenmek, bilmek de çok önemlidir. Bir sokaktan geçersiniz, bir alt kat penceresinden bir oda gözünüze ilişir. Bir adam oturmuş. Radyo çalıyor, bir kadın sofrayı hazırlıyor, cacık kokuyor… Bir saniye sürer geçişiniz ve o evdeki ruh hallerini sezersiniz. İşte yazmak buna yönelik bir şeydir. Siz bir an gördükleriniz, aldığınız koku ve sezdikleriniz üzerine bir yapı kuracaksınız. Daha önce topladıklarınızı da katarak bir hikâye uyduracaksınız. Çünkü orada şu veya bu biçimde bir hikâye var. Hikayesiz bir hikaye belki, ama olsun. Kendi hayatımız sınırlıdır zaten. İlk kitaplarla biter çoğu kez. O zaman gözlerinizi dışarıya çevirmelisiniz. Ancak görünen şeyler değil asıl önemli olan, arkada duran ve görülmeyenler.

 

Romanın öldüğü, büyük anlatıların sonunun geldiği görüşü hakkında ne düşünüyorsunuz?

John Fowles şöyle diyor: “Roman ölmüşse bile cesedi garip bir şekilde hâlâ doğurgan. Artık kimsenin roman okumadığını söylüyorlar bize, demek ki kitaplarımdan birer tane satın alan iki milyondan fazla hayalete müteşekkir olmalıyım…” Bugün edebi türler içinde en çok okunan roman, değil mi? Yayınevleri de yazarlarından roman yazmalarını istiyorlar. Aslında bu sözün söylendiği 1969’dan bu yana da romanda yükseliş var.

 

Kendi romanınız açısından değerlendirecek olursanız yeni biçimsel arayışlara yöneliyor musunuz?

Romanın iç mantığı neyi gerektiriyorsa o biçim ortaya çıkar. Baştan bilemezsiniz bunu, ararsınız. Örneğin ben çok farklı başlangıçlar yaparım. Bu biraz dört yol ağzında durup hangi yöne gideceğinizi bilememek gibi bir duygudur. Denersiniz. Gerçekten aradığınız yol hangisidir bakarsınız. Aradığım şeylerden biri yapıyla ilgilidir. Nasıl bir yapı kuracağım? Bunu yazmaya oturduğum zaman az çok bilirim. Çünkü önce romanı havadan, kuşbakışı görmeye çalışırım. Bir şehre uçaktan bakar gibi, yollar, kanallar, ağaçlıklar görürüm. Ayrıntıları bilmezsiniz ama planı bilirsiniz. Nelerin olacağını bilirsiniz. Yazmaya başlamaksa maceraya atılmak, o şehre inip keşif turuna çıkmaktır. Yeni anlatım yolları, biçimleri arıyorum elbette. Bunu en yoğun yaptığım roman ise Yeni Yalan Zamanlar, Yeşil‘di. Orada postmodern bir kurgu denedim ve yazma sürecinden çok zevk aldım. Okur açısından da bir keşif yolculuğu oldu. Fakat gerçekten anlaşılması için 15 yıl bekledim. Bu benim için olumsuz bir deneyimdi. Çünkü ben okuruyla yakın bağ kurmak isteyen biriyim. Çok okunmak için değil, bunun için pek kolay bir yazar değilim. Ama fazla kopmak da istemiyorum. Kitaplarıma bakarsanız, her birinin özenle kurulmuş bir yapısı, aksamayan bir kurgusu, okura haksızlık etmemek açısından sürükleyici bir olay örgüsü vardır. Yeni arayışları daha çok dilde yapmaya çalışıyorum. Hakkımda yapılan tezlerde modernist çizgide ilerlemekle birlikte romanlarımda post modern öğelerin de olduğu değerlendirmesi var.

 

Dilde arayış dediniz, üslup nasıl oluşuyor? Bir yazar her romanında aynı dili kullanmıyor, her romanın kendine ait bir anlatımı oluyor. Ama yazarın bir üslubu var. Bu nasıl oluşuyor?

Bu, dili kullanma biçimiyle ve sizin iç sesinizle ilgili. Yazarın asıl işi bir şeye ad koymak, ses vermek değil. Dilini işleyip kendine ait kılmak için dil duyarlılığına sahip olmak, o dili hissetmek gerekli. Yazmanın kural, kuralsızlık ve yaratıcı kaynakları içinde, olanla yetinmemek, akıl, duygu ve sezgilerle dilin olanaklarını araştırıp keşfetmeye çalışmak gerekiyor. Üslup oluşumunun fazlasıyla okuma yazma deneyimi gerektirdiği de herkes bilir.

 

Hakkınızdaki görüşlerden, başkalarının size bakışından etkilenir misiniz?

18 yaşında, Andre Gide’in denemelerini okuyordum. Yazar olacaklara öğütler veriyordu. Örneğin yazı odasının sıcaklığı şöyle olsun, şu saatler uygundur gibi. Önerilerden biri de övgülere ve yergilere kayıtsız olun, bildiğiniz yoldan gidin, idi. Ben bu sözü hiç unutmadım. Edebiyat dünyasında çok farklı anlayışlar, tercihler, görüşler olabilir. Kimileri beğenir kimileri beğenmez sizi. Bu herkes için geçerlidir. Bu yüzden üzerinde durmamalı. Bir yazarın ne yaptığını bilmesi rahatlık verir. Bunun için de önce kendine sorumlu olması sonra da sürekli okuması, olup biteni izlemesi yararlıdır. Ben hala çok okuyorum. Bizde 45-50 yaşına gelmiş yazarlar, artık kimseyi okumuyorlar ve bunu açıkça söylüyorlar. Bense kitaplar karşısında hâl”a okumayı söktüğüm zamanki heyecanı duyuyorum.

 

Notos Öykü, Haziran 2011

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.