Atatürk’ün Doğmadığı Bir Türkiye…

Gani Müjde Kahpe Bizans’ın ardından yeni filmini tamamladı. “Osmanlı Cumhuriyeti” sadece bir komedi filmi değil. İçinde dramın da olduğu bir politik mizah örneği… 2008 Türkiyesi… Sevr kabul edilmiş. Topkapı’da bir Padişah. Kurtuluş Savaşı verilmemiş, Atatürk hiç doğmamış… Mizah yazarı, yönetmen Gani Müjde’yle Kasım’da gösterime girecek yeni filmini, sinema tutkusunu, televizyonculuğu, mizahı ve yeni projelerini konuştuk…

Çok yoğun bir yaz geçirdiniz. Hem Televizyon programı hem de film hazırlıkları. Biraz bunlardan söz edelim mi? Öncelikle televizyon programı sizin açınızdan nasıl geçti?

İnsanların tatil yaptığı yerlerde ben çalışıyorum. Her ne kadar sokaktaki insanlar beni çevirip, “Abi ne şanslı adamsın ya! Koy koy geziyorsun valla” diyorlarsa da inanmayın buna. Ben hakikaten çok erken saatlerde kalkıyorum, önce konuklarla ilgili hazırlık yapıyorum, notlarımı alıyorum, sabahın köründe yola çıkılıyor, çıktığımız yollar öyle kolay yollar değil. Bu sene Avrupa kupası vardı biz programı çekerken, ben finallerin çoğunu uyuyarak seyrettim, çok yorucu bir iş. Denize giriyorsunuz ama görev gibi, “Çektin mi abi! tamam çıkıyorum!” Ama yine de çok zevkli bir iş.

Programın her türlü aşamasını, hazırlığından montajına kadar siz mi yürüttünüz?

NTV altyapıyı hazırlıyor, ben sadece onun biçimini belirliyorum. Nerelere gidileceğini, ne yapılacağını belirliyorum. Dört senedir sürüyor, çok başarılı olduğunu söylüyorlar. Sosyal sorumluluk projesi olarak görüyorum ben bu programı. Türkiye’nin eğlenmesini bilmeyen bir kitlesine, doğayı gösteriyorum, bir yaşam biçimi alternatifi sunuyorum. Bence bu sadece bir program değil. Bu yüzden çok keyif alıyorum. Sağolsun sponsorlarımız bizi hiç yalnız bırakmadı. Çok mutluyum böyle bir programı yapmaktan. Aslında ben bırakmıştım televizyonu. Firar etmiştim. Firar ettikten sonra Cem Aydın’ın aklına gelmiş, niye seninle yapmıyoruz dedi. Benim de hoşuma gitti. Hayatımın en güzel programlarından birini yaptım diyebilirim.

Televizyonu bırakma kararınızın nedeni neydi?

Film için bıraktım aslında. Film yapmak bambaşka bir şey. Boleyn kadınlarında hamile kadını yatırıyorlar ya, hiç kalkmasın diye, film de böyle bir şey. Yatman lazım, bir ağacın altına yatıp düşünmen lazım. Ne yapacaksın, nasıl çekeceksin… Bunları düşünmen lazım. O işi de yaparım, bunu da arada götürürüm denilecek bir iş değil. Filmi de bitirdim çok şükür. Osmanlı Cumhuriyeti. 21 Kasım’da gösterime girecek. Ata Demirer, Vildan Atasever başrol oynuyor. Ben yazdım yönettim. Benim üçüncü filmim olacak. Arabesk ve Kahpe Bizans’tan sonraki üçüncü. Ama ikinci yönetmenlik denemem oluyor.

Tabii ki her yaptığınız iş sizin çocuğunuz gibi. birbirinden ayırmanız çok zor. Ama bu son film ile öncekileri karşılaştırdığınızsda ne düşünüyorsunuz. Öncekilerden daha mı başarılı oldu, farklılığı var mı?

Ben bu işe ilk başladığımda yaptığım her şeyi çok beğenirdim. Bayılırdım kendime. sonra zaman bana yaptığım işlmere temkinli yaklaşmayı öğretti. Uzun süre çok temkinli davrandım. Rekor kırma derdinde değilim, düzeyli bir seyirci gelsin, film yapımcıyı batırmasın, benim yeni filmler çekmeme araç olsun, benim için önemi bu. Ama bu sefer iddialı konuşabilirim. Hakikaten filmin yer yer beni bile aştığını düşünüyorum. Benim mizah yapımı, benim anlayışımı bile aştı. Çünkü salt komedi değil, komedi-dram. Buradaki seçimlerim, buradaki kamera açıları ve pek çok şeyi düşününce daha önce yaptıklarımın üzerine çıktığımı düşünüyorum. Bu benim son filmim değil ama kalfalık eserim diyebilirim. Ustalık eserimi yapabilecek miyim bilmiyorum ama herkesin keyif alacağına inanıyorum. Bir sürü fokus gruba seyrettirdik ayrıca tabii. Çok olumlu reaksiyonlar aldık. Farklı meslek gruplarından, kesimlerden insanlara seyrettirdik ve gördük ki film herkesi yakalamış. Film Türkiye’de yaşayan herkesin derdine derman arayan bir film biraz da. Bizi yeniden düşünmeye sevk eden bir film. Bunu yaparken de gülerek yaptırtan bir film. Bütün bunları harmanlamak zor tabii. Ama mesela senaryodaki ustalığımı burada gösterdim. Kahpe Bizans’a göre mesela bu filmin mesajı daha net. Orda da vardır ama örtülü bir mesajdır. Bambaşka bir kategoride, bambaşka bir üslupta bir film oldu diye düşünüyorum.

Filmin konusu ne peki? İsmi az çok bir fikir veriyor ama…

Şöyle düşünün, 2008 Türkiyesi. Sevr Anlaşması kabul edilmiş, Atatürk diye bir zatı muhterem hiçbir zaman olmamış, Kurtuluş Savaşı da yapılmamış, 2008 yılına gelmişiz. Topkapı Sarayı’nda bir tane padişah oturuyor ama aynı zamanda ülke işgal altında. Çünkü Amerikan kuvvetleri sizin orduya da ihtiyacınız yok, biz sizin her türlü ihtiyacınızı karşılarız deyip, işgal etmiş. Ankara’dan sonrası yok zaten. İstanbul’un bir kısmı var. Sokaklarda karnaval havasında sürekli bir eğlence aleminin içinde bir padişah ve birden bire bir kıza aşık oluyor. Aşık olduğu bir kızla bazı şeylerin farkına varmaya başlıyor. Farkına varmaya başladığında da başına gelmedik şey kalmıyor.

Bu film sanıyorum çok tartışılır…

Evet çok tartışılacak. Kimileri Avrupa Birliği karşıtı olmakla suçlayacak, kimi fazla devletçi davranmakla suçlayacak. Sen kime vurdun, bize mi vurdun diyecekler. Herkes kendine bir şey çıkartabilir. Ben dogmatik bir Atatürkçü değilim. Sosyal demokrat bir adamım. Türkiye’nin gerçeklerini de inkâr etmemesi gerektiğini de düşünüyorum. Türkiye’nin kendi kurucusuna karşı da bu kadar vefasız olmaması gerekir diyorum. Filmde Atatürk’ten yana tavrımı da koydum.

Oyuncular nasıl karşıladı filmi?

Ata’ya gittim ben, çünkü kafamda komik bir padişah vardı. Ata çok güzel oynadı. Ata’yla paslaştıkça, film geliştikçe anladım ki Ata’nın dram da oynaması gerekiyor. Ata da buna çok istekli. Ata’yı göreceksiniz bazı yerlerde Gerard Depardieu tadında oynadı. Hem komedi dozu hem dram dozu çok iyi bana göre. Sululaşmadan, sulu zırtlak komedi yapmadan çok iyi bir oyun çıkarttı. Kadın oyuncuda çok zorlandık. Oyuncu bulamadık. Bir kişi çok heyecanlandı. Ben de onu arıyordum zaten! O da Vildan Atasever’di. Geldi, yerinde duramıyor, öyle heyecanlı. Olağanüstü bir performans gösterdi bence. Öncesinde de filmlerini, dizilerini biliyor ve beğeniyordum. Buradaki performansı çok yüksekti. Oyuncalıran hepsi çok katıldılar işe. Sümer Tilmaç çok iyiydi sonra. Ali Düşenkalkar kuhteşem bir kötü adam oynadı. Batı filmleri düzeyinde bir kötü adamı, Batman’in Joker’i gibi… Çok da süratli çalıştık. Herkese helal olsun gerçekten de. Birçok mekânı yeniden düzenledik. Mesela Kanyon’u çektik ama orayı yeniden düzenledik. yapımcının yüzünü kara çıkartmıyım bana yeter.

Sinemanın sizin için hayattaki yeri nedir, büyük bir coşkuyla anlatıyorsunuz çünkü…

Ben sinemayı para için yapmıyorum. Sinema filmi yapmak için NTV’yi bıraktım, dizi çalışmalarına ara verdim. Yaklaşık kaybım zaten şu anda 400-500 bin dolardır. Filmden zaten böyle bir para kazanamam. Ama sinema yapmak her şeyin ötesinde benim için. Bir piramitse , onun zirvesidir sinema benim için. Sinema okudum, Mimar Sinan Üniversitesi’nde. Bu okulu bitirmişken televizyon dizileriyle kendimi eğlendiremem. Lütfi Akad’dan, Duygu Sağıroğlu’ndan, Metin Erksan’dan, Halit Refiğ’den ders alıp da ömrümü dizi senaryosu yazarak geçirmek de istemedim. Bu yüzden de beni bundan sonra daha sık olarak sinemada görebileceksiniz. Yeni filmi tasarlamaya da başladım zaten.

İpucu verecek misiniz bize?

Yeni bir kahraman yarattım, çok güzel bir kahraman yarattım. Ama bunu daha sonra anlatayım. Az sonra!

Sinema çok daha kalıcı sanıyorum değil mi, televizyon ise uçuculuk hissi uyandırıyor daha çok.

Kalıcılık meselesi ilginç bir mesele. Evet eserler kalıcı ama biz kalıcı değiliz. Mozart’ın binlerce yerde şu anda senfonisi çalıyor belki ama Mozart öldü. Eskiden şöyle düşünürdüm, bak ne güzel yaşıyor adam, yıllar sonra da. Ama yaşamasak da olur bence. Yaşadığın anı hissetmek çok önemli. Sinemada bu oluyor. Sinema yaparken aldığım haz çok başka. O hazzı çok seviyorum ben. Kalıcı olmak elbette ki önemli. İnsanlar kalıcı olmak için yaşıyorlar. bunun için iki şey yapıyorlar. Biri çocuk, diğeri eser bırakmak. Bunları yapmazsan bir bitki gibi yaşıyorsunuz. Ama yine de yaşadığım ânın hazzı benim için kalıcılıktan daha önemli.

Peki, sizin kitaplarınız da var.

Boyum kadar var.

Kitap yazmanın hayatınızdaki yeri ne?

Ben çok fazla dergilerde yazdım. Pek çok insan dergilerdeki tek tek yazılara ulaşamadığı için onları kitaplarda topladım. Sonra gazeteye geçince, gazetede daha çok kitleye ulaştım. Bu yazıları kitapta toplamayı çok doğru bulmadım. Sıfırdan bir kitap yazmak daha doğru geldi bana. Uğraştım da hakikaten. Geçen gün karıştırıyordum eski defterleri… En az dört kitaplık malzeme birikmiş ve bunların hiçbiri güncel şeyler değil. Kadınların erkeklere söylediği yalanlar var, hayata dair, insana dair tespitler var. Bunları paylaşmanın zamanı geldi diye düşünüyorum. Muhtemelen önümüzdeki yaz şezlonglar için kitap hazırlayacağım.

Filmin hem mizah hem dram olduğunu söylüyorsunuz. Ama Gani Müjde denilince aklı daha çok mizah geliyor….

Tamam doğru söylüyorsun ama senelerce ben politikayla da hep ilgili oldum. Bir ayağım hep Türkiye’deki siyasal durumlar üzerine komedi üretmekte oldu. Sadece komediyle uğraşmadığım için belki de bu film beni en iyi anlatan film olacak.

Ben de tam bunu söyleyecektim, sizin mizahınızın toplumla derin ve sıkı bir bağı var. Mizah eleştiridir denir ya hep, bu her mizahçı için geçerli değil ama sizin için çok temel bir gözellik bu.

Çok doğru. Eleştirilecek çok yanımız var, başta kendim olmak üzere. Türkiye’de çok az şeyi tartışıyoruz. Bunu engelleyen birsürü yasa var. Her şeyi hakaret olarak algılayan bir insan güruhu türedi. Adama diyorsun ki “Sen çalışmıyorsun!”, “Bana hakaret edemezsin!” diyor. “Çalışmıyorsun demek hakaret değildir eşek! Şimdi hakaret ettim!” Bunu düzenlemek gerekiyor bence. Biz mizahçılar, köşe yazarları henüz çok başındayız bence. Sürekli çalkantılar içinde olan bizim gibi bir toplumun daha çok tartışması, konuşması gerektiğini düşünüyorum.

Türk toplumunun mizaha yatkın olduğu söylenir…

Değil, kendimizi kandırıyoruz. Öyleydi aslında. Gırgır dergisi vardı, 500 bin kişinin her hafta alıp okuduğu, bütün üniversite öğrencilerinin takip ettiği. Buradan çok farklı bir noktaya geldik bugün. Bu dergi çok güçlü eleştiriler yapardı, mizah yoluyla. Hayatı ıskaladığımızı düşünüyorum ben. Televizyon biraz uzaklaştırdı. Televizyondaki kontrollü mizah mizah duygusunu törpüledi. Mizah dergileri marjinalleşti. Bütün bunlara bakınca bir Cem Yılmaz kaldı geride. Mizah malzemesini tüketti Türkiye. Cem, televizyon programı yapmıyor mesela, doğru da yapıyor, tükenecek yoksa. Rayting kurbanı olacak. Televizyonda sıkıntılar var. Kendine özgü bir ahlakı var, mizah tarzı var televizyonun. Yere düşünce gülüyorlar, biri birinin arkasından pis pis bakınca gülüyorlar. İnsanların gülme kriterleri çok değişti. Televizyonda güldürü yüzde 5’e düştü zaten. Bir Avrupa Yakası kaldı. Biz de çocuk dizilerinin arasında komedi yapmaya çalışıyoruz. Böyle bir talep de yok. yapsak karşımıza bir drama koyarlar, bir ağa dizisi yerle bir eder bizi. İşte o yüzden mizahçının da elinde sinema kaldı. Bir karanlık odada 90 dakika boyunca senin emeğine saygılı bir şekilde izleyen bir seyirci var orada. Sinema artık televizyondan bunalan bir kitleyi çekmeye başladı. biz de zaten bundan sonraki hazırlığımızı, hem Gani Müjde olarak, hem Tükenmezkalem olarak daha çok sinema ve dijital platformlara veriyoruz. Çünkü televizyon biçim de değiştiriyor. İleride artık televizyonda program seçerek program seyredeceksiniz. Dijital platformlardan program satın alacaksınız. Akış içinde bir televizyon olmayacak. Dünya oraya gidiyor.

Sonuç olarak demek istediğim şu ki, Nasreddin Hoca’ya layık torunlar değiliz. Fazlaca hassasız. Hoşgörüsüzüz.

Gani Müjde, televizyonun bu şekliyle devam etmeyeceğini söyleyerek umut verdi bize. Demek ki seyircinin seçme şansının daha çok olacağı bir gelecek bekliyor bizi! Bir de adına yakıyır bir şekilde müjdeyi verdi! Yeni film bitti, Kasım’da sinemalarda! Üstelik oldukça farklı bir film bekliyor bizi. Ata Demirer’i padişah rolünde düşünüyorum da, hiç yadırgamıyor insan. Ama, televizyon dizilerinde gördüğümüzden oldukça farklı bir Ata Demirer’le karşılaşacağa benziyoruz… Şimdiden iyi seyirler…

 

CBRL Dergisi, 2008

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.