Edebiyat bizi ağır uykumuzdan uyandırabilir mi? Tek başına bir roman, bir öykü, bir şiir bunu yapacak güçte midir? Ya da topyekûn edebiyatın kendisi diyelim, insanlığı “taş uykusu”ndan kaldırabilecek kudrete sahip midir? Kuşkusuz başka şeyler de ister bu uyanış. Hiç değilse bir silkelenmeye, bir hareketlenmeye, bir kendine gelmeye doğru evrilecekse eğer, mutlaka edebiyat dışında bir şeyler daha gereklidir. Peki bu gerçek, o ağır uykunun sorumluluğunu duymamanın mazereti olabilir mi? Edebiyatçılar da, “aydın” olduğunu unutup kendini derin uykunun sıcak kollarına bırakabilir mi?

Biz istediğimiz kadar “bırakamaz” diyelim, ne yazık ki durum bu, çoktan bıraktı. Hadi edebiyatçıların hepsini aynı kefeye koymayalım; yine de çoğunluğun o uyku halinin içinde olduğunu kim yadsıyabilir? En azından yıllardır söylenegelen, hatta öyle ki neredeyse etkisini yitirmeye başlayan bir söylemi buradan yineleyelim: Toplumcu bir edebiyat kalmadı. Edebiyatın, özellikle romanın, bireyi konu aldığı gerçeğinden beslenen “bireyci” bir edebiyat doğdu. Bireyi, köksüzleştirdi. Bulut gibi, rüzgâr esintisiyle oradan oraya savrulan, hiçbir aidiyeti olmayan bir varlığa dönüştürdü bu edebiyat. İnsanın hayat damarlarını kesti attı. Kuşkusuz bunda toplumcu edebiyatın acemiliklerinin, bireyin dünyasını yok sayan yaklaşımının da payı oldu. Christopher Caudwell’in o muhteşem sözü sanki tam da bu nokta için söylenmiş: “Toplumculuğun en ileri aşaması, insanı bir kişi yapmaktır.” Toplumcu edebiyatın eksikliği de belki bunu kavramamaktı. Oysa toplumculuğun o ileri aşamasına ulaşan edebiyat eserleri, tüm toplumu bir sihirli değnek gibi bir anda ağır uykudan uyandırmasa da, böyle bir edebiyat, uyanışın öncülerinden olabilirdi. Aslında hâlâ olabilir.

Bana bu umudu veren yepyeni bir roman: “Taş Uykusu”. “Yeni” tanımlaması, kitabın güncel olmasından öte bir anlam taşıyor. Aslı Tohumcu’nun romanı “Taş Uykusu”, edebiyatımızın önünde “yeni” bir kapı açıyor. Bu kapıyı açabilmesini, edebiyatın uzunca zamandır sırt çevirdiği bir dünyaya yüzünü dönmesine borçlu. Tohumcu, hepimizin her gün inip bindiği bir belediye otobüsünün içine çeviriyor bakışını. Otobüsün içindeki insan yüzlerine bakıyor tek tek. Ama şöyle bir bakıp geçmiyor, en derine, beyinlerin kıvrımlarına dek ulaşıyor. Oralarda neler olduğunu bulup çıkarıyor. Böylece, bir belediye otobüsünde karşılaşabileceğimiz, bizim de bir parçası olduğumuz hayatları görünür hale getiriyor. Pek çoklarının trajik bulmayacağı, buradan bir hikâye çıkmaz diyeceği o hayatların her biri bize kendi gerçeğimizi gösteriyor. Tohumcu, bireylerin hayatlarından yola çıkıp toplumu anlatıyor. Bugünümüzü, kıvrılıp kaldığımız “taş uykusu”nu fark etmemizi sağlıyor. Aslında “Taş Uykusu”, o otobüsün içindeki insanlardan çok, onlara dışarıdan bakan (belki de hiç bakmayan) edebiyatımıza bir eleştiri içeriyor. Kim o insanlar? Emekçiler. Orta sınıf değil, zengin değil, pek çoklarının okumaya bayıldığı türden pırıltılı hayatları yok. Aksine, acının ve şiddetin tam ortasındalar. Neredeyse bir cinnetin eşiğindeler. Bunu göremeyen bir edebiyatımız, o belediye otobüslerine katiyen binmeyen bir medyamız, siyasetçimiz, bolca “toplum mühendisimiz” var. Ama Aslı Tohumcu, o otobüse biniyor, binmekle de kalmıyor, gördüklerini gösteriyor.

“Taş Uykusu”nun, çok karakterli bir yapısı var. Yazar, her bir karakterin düşüncelerinde ustalıkla gezinebilmiş. Belediye otobüsünde karşılaştığımız onlarca kişi, bizimle (aslında tabii ki kendileriyle) iç sesleriyle konuşuyorlar. Genç kızı yaşlısı, liselisi öğretmeni, temizlikçisi emeklisi… Hepsi bambaşka hayatlara sahip bu karakterleri kendi dünyalarının diliyle “düşündürmeyi” başarmış Tohumcu. Asla birinin dili ötekine karışmamış. Kendilerine özgü sözcüklerle, kendilerine özgü bir ritmle konuşturmuş karakterlerini yazar. Öyle ki her bir karakteri derinlemesine işleyebilmiş. Hiçbir analiz yapmadan, sadece kişilerin iç konuşmalarını aktararak, ustalıkla… Kuşkusuz bu ustalık, Tohumcu’nun hem gözlem yeteneğinden, hem de o otobüse dışarıdan değil içeriden bakmasından doğuyor. Çok az diyalogla, kişilerden kişilere, düşüncelerden düşüncelere geçişlerde hiçbir problem yaşamadan tamamlıyor kurgusunu Tohumcu. Onlarca karakterin düşüncelerinden parçalar sunuyor. Yolcuların hikâyesi ilmek ilmek örülerek romanın sonuna dek tamamlanıyor.

Peki bir baş karakter yok mu bu romanda? Kuşkusuz var. Otobüsün direksiyonundaki el, bu romanın da direksiyonunu tutuyor. Otobüs şoförü, aslında tüm yolculardan ayrılarak daha duyarlı bir göz olarak bulunuyor romanda. Hem iç dünyasıyla var, hem gözlemleriyle. İnsanlara, dış dünyada olan bitene karşı ilgili. Kendi yaşamı üzerine “düşünüyor”. Ötekiler gibi bir sayıklamadan öte, nedenler ve sonuçlar üzerinde duruyor. Uyumayan tek kişi o belki de. Romanın sonunda bunu çarpıcı bir şekilde iyice anlıyoruz.

Aslı Tohumcu, toplumsal olarak geldiğimiz kimi noktaları da eleştiriyor. Cep telefonuyla kurulan ilişkileri, sanal dünyanın getirdiği röntgenciliği, çevremizde olup biten karşısındaki yapmacık duyarlığı, kadın erkek ilişkilerindeki tahakkümü… Ama bu eleştiriyi öyle bir yapıyor ki, otobüsün içindeki insanlarda bir suç bulamıyorsunuz. O cinnet haline rağmen, şiddetin kol gezdiği bu hayatların aktörlerine öfke duyamıyorsunuz; çocuğunu öldüren babaya, karısını döven kocaya, para için adam öldürmeyi göze alan gence bile… Aslı Tohumcu açıktan söylemese de, bize bu otobüsün içindeki insanların hayatlarından kendilerinin değil, sistemin sorumlu olduğunu hissettiriyor çünkü…

Romanı okuduğunuzda bu ülkede “bir tek mutlu insan yok mu?” diye soracaksınız belki. Ama kabul etmeli ki, edebiyatın işi mutluluğun resmini yapmaktan daha fazlası. Görmekten kaçındığımız, kazara göze çarpınca yüzümüzü buruşturduğumuz, üzeri gazeteyle örtülen, mutluluk haplarıyla unutturulmak istenen sokaktaki gerçeği bir belediye otobüsünün içine sığdırmış Tohumcu. Bakalım bu çaba edebiyatımızı “taş uykusu”ndan uyandırabilecek mi?

 

“Taş Uykusu”, Aslı Tohumcu, 100 s., Kırmızı Kedi Yayınları, 2011

 

 

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.