Aile mirasını reddetmiş bir adam. Hollywood’da film yapacakken, senaryoda değişiklik talebi karşısında parasını pulunu düşünmeyecek kadar işine saygılı. Film yapımcılarıyla pazarlık yapmayan, asla kimsenin kapısını çalıp, size şöyle bir film yapayım demeyen bir yönetmen. 60’ın üzerinde sinema filminden ve düşünce yaşamımıza bıraktıklarından başka bir mirası yok. Maddi ölçütlerle belki çok küçük, manevi ölçütlerle ise devasa bir miras… Yetiştirdiği genç oyuncular, bugünün ustaları arasında. Sinema öğrencilerine aktardığı bilgi ve deneyim, mirasın en önemli payına sahip. Ülke meseleleri üzerine derinlemesine akıl yürüten bir düşünce adamı. Her filminin, her karesine yansıyan entelektüel birikim ise, onun yalnızca bir sinema yönetmeni olmadığının kanıtı.

Onunla birlikte yaptığımız, Doğruyu Aradım Güzeli Sevdim, son kitabının ismi. Bu isim, Halit Refiğ’in yaşamını özetliyor. Doğru arayışı, filmlerini kronolojik seyri içerisinde irdelediğimizde kendini gösteriyor. Yalnızca o mu? Kültür, toplum, sanat ve siyaset alanlarında kaleme aldığı makaleler, kendisiyle yapılmış söyleşiler, yaptığı konuşmalar, üretmekle geçmiş ömründe tarihe bıraktığı her şey, onun “gerçek aşkı”nın birer izdüşümü. Onu, sinemanın toplumsal gerçeklerle ilgili olması gerektiği düşüncesine vardıran da bu gerçek aşkı zaten. Sonrasında ulusal sinema kavgasına, oradan da Doğu-Batı toplumları karşıtlığına götüren de yine hep bu arayış.

Ne tesadüf ki, gerçek ve aşk sözcükleri yan yana geldi az önce. Tesadüf mü? Değil elbet. Halit Refiğ için gerçek kadar önemli bir başka kavram da aşk. Bu sözcüğün, yalnızca Doğu dillerinde var olduğunu her fırsatta ifade etmiştir Refiğ, yanına birini daha ekleyerek, “manevi”. İngilizcedeki “love” ile Türkçedeki “aşk” aynı şey mi dersiniz? Ya da “spritual” ile “manevi”, birbirini tümüyle karşılar mı? İşte der Refiğ, Türkçeye yerleşmiş bu iki kelime, bizim için aşkın ve maneviyatın önemini ortaya koyar. Oradan Türk sineması ile Batı sinemasının farkına uzanır usta yönetmen. Türk filmlerinde esas oğlan ya da esas kız, filmin bir noktasında mutlaka bir ikilem içerisinde kalır, “Aşk mı para mı?” Ve mutlaka aşkı seçer! Batı sinemasında ise, paranın gücü ve hâkimiyeti vardır. Maddi veya mesleki açılardan yükselmeden sevdiği kızı elde edemeyecektir başrol oyuncusu. İşte bu yüzden der Refiğ, Türk izleyicisi, kendisine en yakın karakterlerin temsil edildiği Türk sinemasını tercih etmiştir daima. Ülkemizde hangi dönemde olursa olsun, Türk filmi gösteren sinema salonları tıklım tıklım dolar. İçinde yaşadığı toplum ile Refiğ’i buluşturan en temel değer “manaya verilen önemdir” bekli de. Halit Refiğ en başından o ikilemi çözmüştür. “Aşk mı, para mı” sorusuna verdiği yanıt bellidir.

Marx’ın Sınıf Çatışması ve Ülke Gerçeklerinin Keşfi

Halit Refiğ’in üzerindeki ilk etkiler Freud ve Marx’a aittir. Kendi rüyalarına olan ilgiyle başlar Freud okumaya. Filmlerinde bu etkinin izleri görülecektir. Örneğin Teyzem, Türk sinemasının psikolojik boyutu en yüksek filmlerinden biridir. Marx’ın kitaplarını okuduğunda ise kuramsal boyutuyla oldukça ikna edici bulur onu Halit Refiğ. Ama kendi yaşadığı topluma baktığında Marx’ın söyledikleriyle bütünüyle örtüşmeyen veriler olduğunu görecektir. Ülkesindeki sınıfsal ayrımların, Marx’ın ifade ettiği denli keskin olmadığını düşünecektir. İşte bu keşif onu, kendi topraklarına uygun bir sosyalizm nasıl inşa edilebilir, sorusuna götürecektir. Sonraki yıllarda ulusal sinema kavgasını verirken de, kendi toplumuna uygun bir sinema yaratmanın koşullarını arayacaktır yönetmen. Bu bakış açısı, tüm düşünce yapısının anahtarıdır: Müzikte, mimaride, resimde, sinemada, edebiyatta ve toplum mühendisliğinde, ayakları kendi toprağına basarak üretim yapmak. Kendi kaynaklarından beslenmek ve toplumu ilerletebilmek için öncelikle onunla buluşmayı başarabilmek. Ulusal Sinema kavramını da buna çok uygun bir şekilde özetler: “Ulusal sinema, halkın temel değerlerine karşı olmadan, içinde bulunduğu durum konusunda bir bilinçlendirme, bir bilgilendirme, yani belli bir bilincin sineması olma iddiasında idi.”

Halit Refiğ bu iddianın farklı alanlardaki temsilcileriyle derin dostluklar kurar. Bunlardan birincisi kuşkusuz Kemal Tahir’dir. Onunla düşünsel boyutu güçlü olduğu kadar, ortak hareket alanları da oldukça geniş bir birliktelik içine girerler. Ortak senaryolar kaleme alırlar. Bunlardan biri de “Haremde Dört Kadın”dır. Refiğ’in, ilk gerçekçi dönem filmidir bu. Ancak, sanatta, edebiyatta, siyasette, Kemal Tahir’in ölümüne dek sürecek olan bu düşünsel birlikteliğin en önemli simgesi Devlet Ana’dır. Kemal Tahir’in topluma ve tarihe bakışını netlikle ortaya koyan bu eser, onun o dönemin sol çevreleriyle de arasında keskin bir ayrılığın doğmasına yol açacaktır. Peki, Devlet Ana’nın tohumları nasıl atılmıştır? Bir yapım şirketinden Halit Refiğ’e tarihi film yapma teklifi geldiğinde, soluğu Kemal Tahir’in yanında alır Refiğ. Osmanlı devlet geleneği ve Türk toplum yapısı o dönem zaten çokça tartıştıkları konulardır. Kemal Tahir, Osmanlı Devleti’nin kuruluşu konusunda bir film yapalım, der. Bu fikri büyük bir heyecanla karşılayan Refiğ, hızla araştırmalara koyulur ve ön senaryoyu hazırlayıp Kemal Tahir’e teslim eder. Fakat film şirketi maddi yükün fazla olacağını düşünerek bu projeden vazgeçer. Böylece o ön senaryo, Türk siyaset ve düşün dünyasında önemli ayrım noktalarına yol açacak olan Devlet Ana’nın küçük bir taslağı olarak tarihi rolünü oynar.

Toplumsal Değerlerin Filmlere Yansıması

Halit Refiğ’in, müzik alanında ortak düşünsel zeminde buluştuğu sanatçı ise Adnan Saygun’dur. Yunus Emre Orotoryası’nı izlediği günden beri büyük bir hayranlıkla takip etmektedir Refiğ, onu. Saygun, bir Batı müziği türü olan operayı, Doğu’nun kültürüyle buluşturabilmiş yegâne bestecidir ona göre. Halit Refiğ, Saygun için “Wagner’den sonraki dünya çapındaki en büyük besteci” der. Dostluklarının ilk gününden itibaren uzun, soluksuz ve derin tartışmalara girerler. Tartışmanın temel noktası kültür ve sanat alanındaki ürünlerin yerel kaynaklardan nasıl besleneceği ve Cumhuriyetin bu kaynakları nasıl değerlendirmesi gerektiği üzerinedir.

Refiğ, mimari alanında da bu kaynakları olması gerektiği gibi kullanabilen bir isim bulmuştur kendine; Sedat Hakkı Eldem. Refiğ’e göre Mimar Sinan’dan sonraki en büyük mimardır o da. Sedat Hakkı Eldem’in özelliği ise bu toprakların coğrafi özelliklerine uygun bir mimari geliştirebilmiş olmasıdır. Hemen vurgular Refiğ, “Türk mimarlığının kaynağını dini mimaride değil, camilerde, kubbelerde, minarelerde değil; ev mimarisinde arama yoluna gitmiş. O zaman da büyük bir zenginlikle karşılaşmış. Çünkü Türkiye’nin Anadolu’nun her yerinde birbirinden farklı ev mimarileri var. Neden? Her yerin kendine mahsus yaşam şekilleri var da ondan.”

Halit Refiğ’in bu yerel kaynaklardan beslenme ve toplumun değerleriyle buluşma çabası tüm eserlerine yansır. Toplumsal gerçekçi sinemaya örnek olabilecek “Gurbet Kuşları” isimli filmi, bunun en tipik örneğidir. “Gurbet Kuşları”, göç olgusuna eğilirken, bir başka mesaj daha içerir, aile kurumunun, ilişkilerin önemi. Refiğ, ailenin Türk toplumunun temel yapıtaşlarından biri olduğunun farkına varmıştır, toplumu ayakta tutacak olan da yine bu kurumdur. “Gurbet Kuşları”nda bu ailenin parçalanışını ve yeniden toparlanışını izleriz o yüzden. Aile üyelerini birbirinden koparan, bir anlamda Batılı yaşama hevesidir. Oysa Refiğ’e göre, herkes kendi toprağında ekip biçerse, orada elinde avucunda olanla yetinirse mutluluğu yakalayacaktır. Batılı yaşama arzusunun altında yatan maddi hırstır çünkü. Kendi toprağımızda bizi mutlu edecek olan ise manevi bağlar ve değerlerdir.

Doğu’nun Meydan Okuyan Gücü

1970’lerin ilk yarısında Refiğ, “Yaşamak Ne Güzel Şey”, “Adsız Cengaver” gibi sosyal bir içeriği olmayan filmler de yapmıştır. Tam olarak “Yeşilçam sineması” olarak adlandırılamasa da, Refiğ hiçbir dönem kendini Yeşilçamcılardan ayırmayacaktır. Çünkü öyle ya da böyle onların halkla buluşabildiğini görmüştür. Refiğ için önemli ölçüt budur. O filmlerinde de estetik düzeyin yüksek olmasına özen göstermiş, her filmine aynı özeni göstermiştir. 1970’lerin ikinci yarısında cinsel içerikli filmler yaygınlık kazanır ve bu dönemde Refiğ tüm film tekliflerini reddeder. 1975’te Aşk-ı Memnu televizyon dizisini çeker, 1978 yılında ise Yorgun Savaşçı dizi film teklifiyle gelir İsmail Cem. Heyecan verici bir projedir kuşkusuz, ancak beklendiği gibi bitmeyecektir. Dünya tarihinde görülmemiş bir şey gerçekleşir ve filmin tek kopyası yakılır. 12 Eylül rejimi Yorgun Savaşçı’ya tahammül edememiştir. Filmin yakıldığı 1981 yılının üzerinden 28 yıl geçtikten sonra, Ergenekon davasına tepkisini şöyle dile getirir Halit Refiğ: Ergenekon’u icat edenler, Yorgun Savaşçı’yı yakanlardır. Ölümünden kısa bir süre önce de isyan edecektir: “Vatanseverler içerideyken, dışarıda olmaktan esef duyuyorum!” Bu sözleri karşısında alaycı bir ses tonuyla, “Sizi de mi alsınlar yani?” diye soran sunucuya ise meydan okuyan sesiyle yanıt verecektir, “Evet, beni de alsınlar, buradan söylüyorum beni de alın!”

Yaşamının hiçbir döneminde hiçbir siyasal dalga, esen rüzgâr karşısında eğilip bükülmedi Halit Refiğ. Fikrini dost doğru söyledi, yine eğip bükmeden, evirip çevirmeden. Kâh kendine sol diyenlerin, kâh sağ diyenlerin hedefi oldu, yine de o çizgiyi bozmadı, değiştirmedi. Hattı belliydi aslında, takip eden kolayca çözerdi, gerçek arayışı onu toplumla buluşturdu, bu onu daha derinlere, köklere, tarihe ve kültüre yöneltti. Doğu toplumlarının özünü yakaladı. Batı’nın maddiyatçı ve bireyci özünden giderek uzaklaşıp, Doğu’nun aşkına bağlandı.

Halit Refiğ, 50 yıllık sanat yaşamına 60’ın üzerinde film sığdırdı. Sayıyla ölçülemeyecek kadar yazı, teraziyle tartılamayacak kadar da düşünce birikimi. Ardında bir “ekol” bıraktığını söyleyenler oldu. O olsaydı gülümser ve şöyle derdi, “Ekol dediğiniz, yüzyılların birikimi…” Halit Refiğ, ayağını bastığı toprağın altında yatan yüzyıllık birikimin farkına vardı, köklerinden beslenip, aynı toprağa yeni tohumlar bıraktı… Çok sevdiği doğanın yaptığı gibi, yaşam döngüsüne “mana” yüklü ve derin bir katkıda bulundu.

Berfin Bahar, 2009

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.