“Dilde Gönüllü Kölelikten Kurtulmalıyız”

Çocukluğumda kitap okurken karşıma bilmediğim bir sözcük çıktığında, hemen yakınımdaki bir büyüğe sorardım. O büyük eğer annemse, “sözlüğe bak” derdi. O zamanki aklımla, o sözcüğü annemin de bilmediğini düşünürdüm. Meğer onun yapmak istediği çok önemli bir alışkanlık kazandırmakmış. Bilmediğini araştırma, sözlüklere, ansiklopedilere bakma alışkanlığı…

Ali Püsküllüoğlu’nun “Türkçe Sözlük”ünün yeni baskısı Can Yayınları’ndan çıkınca, az sonra okuyacağınız söyleşi fikri doğdu. Sözlüğü incelediğimde, karşıma bilmediğim pek çok sözcük çıktı. İşte o anda sözlüklerin ve onu yazanların, dilin “isimsiz kahramanları” olduğunu düşündüm. Dilin en çetrefilli sokaklarında, en hassas terazileri kullanarak, en ince farkları tespit eden, bizlere sözcüklerin, “en doğru” ve “en kapsamlı” tanımını sunmak için o çetin uğraşı veren sözlük yazarının, cephe gerisine sabırla cephane taşıyan askerden ne farkı var? Evet sözcükler de dilimizin cephaneleri… Onları bize taşıyan isimsiz kahramanlar sağ olsun.

O kahramanlardan biri olan Ali Püsküllüoğlu’yla içinde bulunduğu “Türkçe savaşımını” konuştuk…

 

Irmak: Bu söyleşi için sorular hazırlamadan önce hakkınızda yazılmış yazıları, sizinle yapılmış röportajları okurken karşıma çıkan “Türkçe, çağdaş, gelişmiş bir bilim ve sanat dili düzeyine ulaşmıştır” sözünüz beni bir hayli şaşırttı. Oysa ben Türkçenin çok zor durumda olduğu yargısına sahiptim. Sizin gibi ömrünü Türkçeye vermiş bir aydınımızın böyle bir yorum yapması elbette insanın içine su serpiyor. Yine de sizden bu düşüncenizi gerekçelendirmenizi isteyeceğim, izninizle…

Ali Püsküllüoğlu: Bu düşüncemi biraz abartılı bulabilirsiniz elbette. Bir dilin gelişmişliğinin kanıtı nedir? Sözcük sayısına, yaygınlığına, çağdaş bilim ve sanatla olan durumuna bakarsınız. Ama dilde varsıllık yalnızca sözcük sayısının varsıllığıyla açıklanamaz. Dilde varsıllık, dilin anlatım gücüdür de. Bu gücü kullanmak o dili kullananların yeteneğine bağlıdır. Türkçe bir anadildir, ama biz “Türkçe” derken, bugün Türkiye’de kullandığımız dilden söz ediyoruz, buna “Türkiye Türkçesi” deniyor. Türkiye’de bu dille bilim ve sanat üretiliyor. Türkiye Türkçesi çağdaş bir kültür dili olmuştur. Bu dille yazılan romanları, şiirleri, bilimsel yapıtları anımsayalım. Türkçeyi pek de güzel kullanmadığı öne sürülen bir yazarımıza Nobel verildi. Çarşı pazardaki yabancı sözcüklere bakarak Türkçenin zor durumda olduğunu düşünmemeliyiz, ancak yabancı dillere olan gönüllü köleliğimizi de gözden geçirmeliyiz. Ne demiş Yahya Kemal, “Bu dil ağzımda annemin sütüdür!” Türkçeye yabancılaşırsak kendimize yabancılaşır ve dağılırız. Türkçeye inanmayan, onu sevmeyen, yabancıyı yeğleyen şom ağızlılara karşın ona özen gösterenlerin çoğunlukta olması bizi gönendirmelidir.

Irmak: O halde siz Batı öykünmeciliğine rağmen bir gelişmişlik olduğunu söylüyorsunuz… Peki, Batı dillerinden sözcüklerin Türkçeye girmesinin dilimize nasıl bir zararı var?

Ali Püsküllüoğlu: Öykünmecilik bizim özyapımızda var sanki… Kimse bizi yabancı sözcükleri kullanmaya zorlamıyor ama biz kendiliğimizden yapıyoruz bunu. Dilde “gönüllü kölelik”ten kurtulmalıyız. Türkçesi olanların bile yabancılarını yeğliyor, onları kullanıyoruz. Oysa Batılılar ve başka uluslar kendi dilini korumak için çaba harcıyor. Başka dillerden sözcüklerin Türkçeye girmesi önce dilde, sonra toplumda kargaşa yaratabilir. Bunun bilincinde olmalıyız.

Irmak: Bugün bilim dilinde “yabancı terimlerin” kullanımını nasıl değerlendiriyorsunuz? “Bilim evrensel dile sahip olmalıdır. O nedenle bilimsel terimler dünya genelinde İngilizce olduğu için bizde de aynen korunmalıdır” deniliyor, siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Ali Püsküllüoğlu: Ben böyle düşünmüyorum. Terimlerin Türkçe olmasının bilimin anlaşılmasında, öğretilmesinde, öğrenilmesinde büyük yardımı olur. Ayrıca bir düşünelim, “evrensel dil” ne demek? Hangi dile evrensel diyeceğiz? Yeryüzünde tek bir dil olsa iyi olurdu belki ama Bâbil söylencelerine göre Tanrı bunu önlemiş, her ulusa ayrı bir dil vermiş! O halde biz, kendimizi geliştirirken dilimizi de geliştireceğiz, varsıllaştıracağız. Gerçekte bu böyle olmuştur, olmaktadır. Biliyoruz ki bugünkü Türkçe 50 yıl önce kullandığımız Türkçe değil, gelişmiştir. Bir yerde okumuştum, son beş-on yıl içinde Fransızlar bile yirmi bin yeni sözcük yapmışlar. Dil Devrimi’nin 75. yılındayız, bu süre içinde Türkçeye kazandırdığımız yeni sözcükleri toplasak bu sayıya ancak ulaşırız belki. İnsanlarımıza unutturulan Türkçe sözcükleri yeniden kazanma çabamızı da buna ayrıca eklemek gerekir; bu yüzden Türkçenin gelişmişliğinden söz etmekteyiz. Türkçenin kendi öz kaynaklarına dönmesine, yeni sözcükler önerilmesine içimizdeki uluslararasıcılar, Arapça Farsça hayranları hep direnmiştir, direnmektedir. O kafaların Türkçeye büyük kötülükleri olmuştur.

Irmak: Dil ile düşünce arasında sıkı bir bağ olduğundan söz ediyorsunuz. Toplum değiştikçe dil de değişiyor. Yabancı sözcüklerin kullanımının yaygınlaşması ve artması, toplumun düşünüş biçimini etkiler mi bu durumda?

Ali Püsküllüoğlu: Elbette etkiler. Dil, biliyorsunuz, kültür taşıyıcısıdır. Bir başka dilin kültürü baskınlaşırsa doğallıkla düşüncesi de, düşünme biçimi de etkili olur. Nitekim oluyor. Toplumumuz değişiyor, 50 yıl önceki durumda değiliz. Dilimiz de, düşüncemiz de öyle. Bilim ve teknik, toplumsal dönüşümler, bütün bunlar dilde de kendini gösteriyor, zorunlu olarak. Dili gelişenin düşünce olarak dünyaya geniş bir çerçeveden baktığını biliyoruz. Bunu kendi kişisel yaşamımızda bile görürüz.

 

Irmak: Adnan Binyazar sizin hazırladığınız “Türkçe Sözlük”le ilgili yazdığı bir yazıda diyor ki, “Batı dillerinden Türkçeye girip yaygınlaşan sözcük ve deyimleri de görmezden gelmiyor”. Benim merak ettiğim şu, burada nasıl bir ölçüt kullanıyorsunuz? Yaygınlaşmanın ölçüsü nedir?

Ali Püsküllüoğlu: Bir sözcük basında, kitle iletişim araçlarında, konuşma dilinde yaygın olarak kullanılmaktaysa ve Türkçe bir karşılığı yoksa ya da bir karşılık bulunmuş olsa da henüz yaygınlaşmamışsa o yabancı sözcüğü sözlüğe almak durumundasınız. Ama örneğin “onaylamak” varken “okeylemek” diye bir sözcüğü sözlüğe almak, Türkçeye kötülük etmektir.

Irmak: Bağımsız bir ulus olarak kendi ayakları üzerinde durabilmek ile dil arasında nasıl bir ilişki var?

Ali Püsküllüoğlu: Tarihte çok görülmüştür, bir dili olmadan insan toplumu siyasal birliğini sağlayamaz, ulus olamaz. Sömürgen ülkeler ele geçirdikleri, sömürdükleri ülkelerde en başta kendi dillerini yerleştirmeye, o insanlara öz dillerini unutturmaya çalışırlar. İnsan toplulukları önce dillerine, kültürlerine sahip çıkar. İnsanları birleştiren öğelerin başında anadil gelir.

Irmak: Günümüzde “Dil, yaşayan bir varlık” önermesini, “aydın kişinin, bir edebiyatçının, yazarın o dille dilediği gibi oynayabileceği, eğip bükebileceği” şeklinde yorumlayanlar var. Dilin yaşayan bir varlık olduğunu siz de söylüyorsunuz, peki sizce de bu önerme bu şekilde yorumlanabilir mi? Dilin yaşayan varlık olması denilirken anlatılmak istenen nedir?

Ali Püsküllüoğlu: “Dilin yaşayan bir varlık olması ”ndan onun her zaman değişebileceğinin anlaşılması gerektiğini düşünüyorum. Öte yandan, yazardan da dilini nasıl kullanacağı konusunda kurallara uyması beklenemez. Dil, toplumsal olduğu denli kişiseldir de. Dilin kuralları, yazarlardan yola çıkılarak saptanır. Dil, onların kullanımıyla varsıllaşır. Yazar, ozan dilini çok iyi biliyorsa, onu eğip bükebilir de. Metin Eloğlu, Can Yücel, Ece Ayhan anımsanmalı.

Irmak: Şu günlerde okuduğum Nurullah Ataç’ın “Karalama Defteri” dilinin duruluğuyla beni kendisine hayran bıraktı. Ataç, bir denemesinde “yanılgı” sözcüğünü Peyami Safa’nın bulduğunu anlatıyor. O dönemde edebiyat dünyasındaki tartışmaların canlılığı, Türkçe üzerine çok daha fazla kafa yorulduğu hissediliyor. Bugünkü edebiyat dünyamızda dili zenginleştirme ve yetkinleştirme konusunda bir çaba gözlüyor musunuz? Ya da aksine, dikkatinizi çeken zaaflar var mı?

Ali Püsküllüoğlu: Benim şiire, yazıya başladığım 1950’li yıllarda bile öyleydi; edebiyat dilden ayrı düşünülmezdi, doğallıkla dil tartışmaları yazın dünyasının bir parçasıydı. Şu şiirde Türkçe nasıl kullanılmış, şu öyküde, şu yazıda… ona da değinilirdi. Bugünkü yazınsal ürünlerde, izleyebildiğimce söylüyorum, dil kaygısının yerinin çok az olduğunu düşünüyorum. Özellikle şiirlerde Türkçeye aykırılıkları kimse umursamıyor. Dili eğip bükmek başka, yanlış kullanmak başkadır. Daha doğru dürüst bir Türkçesi olmayanın, dili eğip bükebilmesi olanaksızdır. Eğip bükerken kırabilir de yani.

Irmak: 1986 yılında sizinle yapılan bir röportajda “okul kitaplarının isimlerini Osmanlıcaya çevirme çabasındalar” diyorsunuz. Bugün hâlâ Osmanlıcanın Türkçe üzerinde etkisi olduğunu düşünüyor musunuz? Yoksa Türkçe bu sorununu çözdü mü?

Ali Püsküllüoğlu: Türkçe bu sorunu çözmüş sayılırdı. Şu var ki 12 Eylülcülerin Atatürk’ün Türk Dil Kurumu’na el koyup onu Osmanlıca yandaşlarına vermesiyle, yani şimdiki TDK’nin çabasıyla Osmanlıcaya dönüldü. Ayrıca devletin son yirmi – yirmi beş yılın eğitim yaşamındaki dil tutumu bunu düşündürüyor. Biliyorsunuz, şimdiki TDK, sözlüğe Osmanlıca sözcükleri almakla yetinmemiş, Batı kökenli sözcükleri bile özgün biçimleriyle, özgün yazılışlarıyla almıştır.

Irmak: Yeri gelmişken, TDK’nin devletleştirilmesinin etkilerini konuşalım istiyorum biraz… Ne değişti?

Ali Püsküllüoğlu: Atatürk’ün Türk Dil Kurumu, ülkemizin en tanınmış bilim ve yazın ustalarının, toplanıp Türkçenin sorunlarına çözüm aradıkları, dilimizin özleşmesine ve gelişmesine örgütlü çaba harcadıkları bir yerdi. Çalışmaları toplumca benimsenmişti. Atatürk’ün yol gösterdiği ve kalıtını bıraktığı, Türkçenin kurallarınca kullanılmasında, yazılmasında herkesin güvendiği bir bilim kurumuydu. Atatürk’ün Türk Dil Kurumu aydınlanmacı tutumuyla da toplumumuzda etkin bir kurumdu. Dilin ve kültürün, dolayısıyla düşüncenin, dolayısıyla da toplumun değişmesine önayak oluyordu. Başta cumhuriyet olmak üzere Atatürk devrimlerini karşıdevrimin saldırılarından korumaya çalışıyordu. Yayınlarıyla, ülkenin önde gelen yazarlarının ürünlerini sunan dergisiyle, Türkçenin özleşmesine olan katkılarıyla, ödülleriyle öne çıkmış özerk bir kurumdu. 12 Eylül, biliyorsunuz, bir karşıdevrim eylemidir. Atatürk’ün meclisini, partisini, kalıtını ve kurumlarını yok etmiştir. Ülke hâlâ 12 Eylül’ün etkisinden çıkamamıştır. 12 Eylül, dincilere bütün yolları açmıştır. Bunların iktidarları dili, düşünceyi, eğitimi denetlemeden edemez. Onun için TDK’yi eski sahiplerine vermezler. Dikkat ederseniz özerk olan bütün kurumları yıpratarak ya da ele geçirerek buyruklarına almak istemekteler.

Irmak: Türkçeyi geliştirmek ve yetkinleştirmek için ne tür uygulamalar gerekir? TDK örneğinden de hareketle ne tür kurumlar oluşturulmalı, bu kurumların görevi ne olmalı, nasıl işlemeli?

Ali Püsküllüoğlu: Türkçeyi geliştirmek, yetkinleştirmek kurumların değil onu kullananların işidir; yazarların, halkın işidir. Kurumlar dili bilimin gerekleri içinde işler, dilin ölçütünü, kurallarını saptamaya çalışırlar. Ancak bilim de özerklik ister. TDK özerk bir kurumdu, yönetenler üyelerinin oylarıyla, yani seçimle işbaşına gelirdi. Şimdiki TDK ise bir devlet kurumudur, yani yöneticileri atanmıştır ve siyasal iktidarın güdümü altındadır.

Irmak: Bir sözlük hazırlandıktan sonra birkaç yıl içinde o dilde mutlaka değişiklikler olur, diyorsunuz. Bunu söylerken de “özellikle Türkçede” ifadesini kullanıyorsunuz. Türkçe hızlı mı değişiyor?

Ali Püsküllüoğlu: Türkçeyle uğraştığım için öyle söylemişimdir. Örneğin son yıllardaki terör olayları dolayısıyla “intihar saldırısı”, “intihar saldırganı”, “canlı kalkan”, “canlı bomba” ve benzerleri yaygın biçimde kullanılıyor. Bunların saptanması gerekir. Yani “cep telefonu”, “sivil toplum örgütü”, “derin devlet” ve benzeri söz öbeklerini düşünelim. Halkın “bankamatik” gibi iyice yakıştırma sözcükleri de kullandığını biliyoruz. Bunlar şöyle ya da böyle, dilin çevrimine girmiştir. Sözlüklere de elbette girecektir. Onun için, bu gözle baktığınızda sözlükler her baskıda yeni öğeler içerir.

Irmak: “Aynı anlama gelen sözcüklerin çokluğu dili yoksullaştırır” diyorsunuz. Oysa hep aksi bilinir, bir kavramı ifade etmek için kullanılan sözcüklerin çeşitliliği bir zenginlik gibi algılanır…

Ali Püsküllüoğlu: “Aynı anlama gelen sözcüklerin çokluğu dili varsıllaştırmaz” demişimdir, “yoksullaştırır” dediğimi anımsamıyorum. Çünkü, aynı anlama gelen sözcüklerin çokluğunun dil için bir “zenginlik” olduğunu öne sürenler var, sanırım buna karşı söylemişimdir. Onlar dili varsıllaştırmazlar, o tür sözcüklerin çokluğu dile ağırlıktır. Diyelim siz “kelime” dediniz ben “sözcük”, Nurullah Ataç “tilcik”; söylediğimiz aynı şey olduktan sonra ne değişir? Aynı anlama gelen on sözcük de olsa, tek sözcüktür; yani dilde özdeş anlamlılar olabilir ama bunların çokluğu o dilin varsıllığını göstermez, pek de varsıl olmadığını gösterir.

Irmak: Son olarak, kendi kendini yetiştirmiş bir aydınımızsınız. Eğitiminizi sağlık nedenleriyle tamamlayamamışsınız, liseyi yarım bırakmak zorunda kalmışsınız ama kendi çabanızla şimdi sahip olduğunuz birikime ulaşmışsınız. Size bu azmi veren nedir? Mutlaka bir itici güç olmalı, öyle değil mi?

Ali Püsküllüoğlu: Doğrusu, hiç düşünmedim, itici güç var mı, yok mu… Kendimi bildim bileli çalışır dururum işte. Şöyle bir geçmişe bakınca şunu söyleyebilirim ancak, ben dilin ve şiirin içine doğdum. Kadirli, öyle bir yerdi; halk ozanlarının da bol olduğu yerdi. 1950’li yılları anımsıyorum. Ozanların olduğu yerde de dil içinde bir dil vardır. Şimdi nasıl bilmem ama, çocukluğumda Kadirli’nin doğası çok güzeldi. O doğayı yaşayıp da ozan olmamak olacak şey değildir. Yaşar Kemal oralı, biliyorsunuz ben onun sözlüğünü bile yaptım. Yaşar Kemal de ozandır, şiirleri yayımlanmıştır. Yaşar Kemal’in kullandığı varsıl dilin ve söylencelerin içinden gelen biriyim. Türkçeyi seviyorum. Sözünü ettiğiniz itici güç işte bu sevgi olmalı.

Ali Püsküllüoğlu’nun sevgisi bir anne şefkati gibi. Sözlük de, annelerimizin üşümeyelim diye ördüğü hırkalar gibi… Her ilmekte göz nuru var

 

 

 

 

 

 

 

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.